Şamdanım! Şamdanım!

Ş

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Allah’ın kulu çokmuş, çok söylemesi gayet günahmış. Vakti zamanında bir adamın üç kızı varmış. Bir gün kendi kendine demiş ki:
– Sabahtan kapımı açıp da dünür olarak ilk kim gelirse, Allah’ın emriyle büyük kızımı ona vereceğim.
     Sabah olmuş, uyanmışlar. Bir adam gelip Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile büyük kıza dünür olmuş. Babası da;
– Kardeş, al götür, kız işte orda, demiş.
     Adam kızı almış, götürmüş bir delikten içeriye bırakmış, gitmiş. Ne yemeye bir şey var, ne içmeye bir şey var. Kız kendi kendine söylenmiş;
– Aman, ocağı batsın böyle kocanın! Ne yemeye yemek var, ne de evde kimse var, çıkar giderim babamın evine, demiş.
     Çıkmış, gitmiş. Ertesi gün babası;
– Bugün sabah kapımı dünür olarak ilk kim açarsa, ortanca kızımı ona vereceğim, demiş.
     Bir zaman sonra, yine aynı adam gelmiş;
– Allah’ın emriyle kızına dünürüm, demiş. Babası;
– Kardeş, işte al götür, demiş.
     Adam ortanca kızı da almış gitmiş. Onu da aynı yere bırakmış. Kız, bir durmuş, iki durmuş, üç durmuş, bakmış ki hiçbir şey yok. Ne yemeğe bir şey var, ne koca, ne de ev var!
– Aman! Allah belâsını versin böyle kocanın. Ben burada oturup ne yapacağım? Babamın evine gider otururum, demiş.
     Çıkmış, babasının evine gitmiş. Babaları gene demiş ki:
–  Bugün kim önce gelir de Allah’ın emriyle küçük kızıma dünür olursa onu da ona vereceğim, demiş.
     Aynı adam gene gelmiş.
– Allah’ın emriyle küçük kızına dünürüm, demiş.
– İşte orada duruyor al, götür, demiş.
     Adam küçük kızı da almış aynı yere götürmüş, bırakmış. Bu kız bir gün durmuş, iki gün durmuş, üç gün durmuş, hiçbir şey yok…
– Aman! Kalkayım da çevreme bir bakayım. Ne var ne yok, böyle oturmayla olmaz, demiş.
     Kalkmış etrafı dolanmış. Bir yere varmış, duvara bakmış ki kırk tane anahtar duruyor. Anahtarları eline alıp kapıları açmaya başlamış. Bir kapıyı açmış. Evler, bahçeler, yeşillikler… İçinde olmayan bir şey yok. “Tamam!” demiş. Başka bir kapıyı açmış ki, bir yığın mal duruyor. Derken, kız kapıların kırkını da açmış. Evlerin içi tavuk, mal, inek, kaz, hindi, altın, gümüş, inci, boncuk, yiyecek, öteberi doluymuş.
– Daha ben kocayı ne yapayım, demiş.
     Evinin hanımı olmuş. Her sabah kalkarmış, giyinip, kuşanıp güzel güzel dolanırmış. Her işi yapar; malı da, tavuğu da, yemlermiş.
     Gelelim bacılarına…
     Onlar kıza haset etmeye başlamışlar. Birbirlerini suçlamışlar: “Vay sen gittin de ev karısı olmayı beceremedin.” “Vay ben gittiysem sen de gittin, sen niye karı olmadın?” diye bu iki bacı birbirlerine girmişler. Ondan sonra oturup düşünmüşler.
– Bacı gel, böyle dövüşmeyle olmaz. Ona bir şeyler gönderelim; evin hanımı olmuş mu olmamış mı öğrenelim, demişler.
     Bir altın kemer alıp komşuyla kıza göndermişler. “Eğer bacımız kemeri alırsa, evin hanımı olmuş demektir. Yok eğer almazsa, mesele yok!” diye söylenmişler.
     Kadın kemeri götürüp;
–  Bacıngil bunu sana lâyık gördüler, sana gönderdiler, demiş. Kız da;
– Teyzeciğim, onu buraya bırak git. Akşam olsun beyim gelsin danışayım da öyle alayım, demiş.
     Kadını geri göndermiş. Akşam olmuş, beyi gelmiş, yemek yemişler. Sonra da oturmuşlar. Adam, meğerse peri oğluymuş, her şeyden haberi olurmuş. Kız oturduğu yerden kalkmış, şamdanı getirip ortaya koymuş. Başlamış söylemeye:
     Şamdanım şamdanım! İçindeki mumdanım! Ben söyleyeyim, beyim işitsin. Bacımgilden altın kemer gelmiş. Alayım mı, almayayım mı? demiş.
     Beyi de şamdana dönerek;
    Şamdanım şamdanım! İçindeki mumdanım! Ben söyleyim, hanımım işitsin. O ne demek! Ev de senin her şey de… Bana sormaya lüzum yok. Almak isterse alsın, getirenin ayak kirasını da versin. demiş.
     Kız içinden sevinmiş. “Tamam!” demiş. Sabah olmuş, komşu kadın gelmiş;
– Alacaksan alacaksın, almayacaksan vereceksin, demiş. Kız da;
– Teyze bak! Şu kemerin parası, şu da ayağının kirası deyip, kadını göndermiş.
     Bacıları, kızı denemeye devam etmişler. Ertesi gün de bir çift küpe göndermişler. Kız gene;
– Beyim gelsin de danışayım, ondan sonra alırım, demiş.
     Akşam olmuş, beyi gelmiş. Yemişler, içmişler. Otururken kız şamdanı alıp getirmiş, odanın orta yerine koymuş. Şamdana sormuş;
     Şamdanım şamdanım! İçindeki mumdanım! Ben söyleyeyim, beyim işitsin. Bacımgilden elmas küpe gelmiş. Alayım mı? Almayayım mı? demiş.
     Beyi de şamdana dönüp;
– O ne demek, her zaman izin var, demiş. Sabah olmuş komşu kadın gelmiş.
     Kız kadına demiş ki;
– Tamam onu da aldım. İşte parası, işte senin kiran, demiş. Kadın:
– Üç-dört gün sonra annen, baban, bacıların gelecek. Gelsinler mi, gelmesinler mi, demiş.
– Akşam olsun, beyim gelsin de sorayım, demiş.
     Kadını göndermiş. Akşam olmuş beyi gelmiş. Kız şamdanı ortaya getirmiş;
     Şamdanım şamdanım!  İçindeki mumdanım! Ben söyleyeyim, beyim işitsin. Annem, babam, bacılarım gelecekmiş. Gelsinler mi? Gelmesinler mi? demiş.
     Beyi de şöyle karşılık vermiş:
     Şamdanım şamdanım! İçindeki mumdanım! Tabiî gelecekler, gelsinler! Filan yerde kaz var, filan yerde hindi var, filan yerde de mal/davar var. Canın neyi kesmeyi istiyorsa onu kes! Yedir, içir, ağırla, izzetle! Yol paralarını da ver, gönder! demiş.
     Sabah kadın gelip sormuş.
– Ne diyorsun, gelsinler mi? Kız da içinden gürleyerek;
– Tabiî gelsinler, buyursunlar, demiş. Akşam olup beyi gelince kız beyine;
     Şamdanım şamdanım! İçindeki mumdanım! Ben söyleyeyim, beyim işitsin. Bana kırk tane cariye göndersin! demiş.
     Sabah olunca beyi kırk tane cariye göndermiş. Kız cariyelere tembih etmiş:
–  Kırkınız kırk basamağa oturacaksınız! Bacımgil gelip de hoşbeş ettikten sonra içeriye gelip. “Hanımanne! Hanımanne! Bey seni çağırıyor! Bey seni çağırıyor!” diye kırkınız birden içeri döküleceksiniz, demiş.
     Cariyeler de hep bir ağızdan;
– Tamam, demişler.
     Kız giyinmiş, kuşanmış; bacılarının gönderdiği kemeri de küpeleri de takmış. Elini kolunu altınla inciyle doldurmuş. Cariyelerin kırkını da kırk basamağa oturtmuş. İki tane de kaz kestirmiş, oturmuş yolmaya başlamış.
     Kazı yolarken, cariyeler hep birden;
– Hanımanne! Hanımanne! Bey seni çağırıyor, diye kızın yanına koşmuşlar.
     Kız da bacılarına dönüp;
– Aman bacım, enişteniz de işte böyle. Ne misafir der, ne ana der, ne de baba der beni yanına çağırır. Canı oynaşmak isterse, beni böyle götürür. îş-güç dinlemez, demiş.
     İşini bırakıp yukarı çıkmış. Bacıları birbirine; “Sen karı olmadın, beni de karı etmedin,” diyerek kavga etmişler. “Bak o nasıl karı olduysa biz de olurduk,” demişler, haset etmişler.
     Kız da yukarı çıkmış. Ne kocası var ne de başka biri… Odanın içinde kendini oradan oraya atmış, elini yüzünü yırtmış, boynundaki inciğini boncuğunu kopartmış, bir güzel yorulmuş. Sonra da aşağı inmiş;
– İşte, eniştenizin hali bu. Benimle oynaşmak isterse, her şeyi unutur, beni böyle pestil eder gönderir, demiş.
     Bunu duyan bacıları daha da üzülmüşler. Birbirlerine kaş-göz edip durmuşlar.
     Bacılar, birbirleriyle konuşurken, bir kedi gelmiş, kızın temizlediği kazı, aldığı gibi kaçırmış. Kedi gitmiş kız kovalamış, kedi gitmiş kız kovalamış. Sonunda bir has bahçenin kapısından içeri girmişler. Kız bakmış ki, dut ağacında bir salıncak; içinde de bir kız çocuğu var… Bir karı-koca da uzanmış, yerde yatıyorlarmış. Kız hemen oradaki gül ağacından gül toplamış, bir avuç dolusu gülü ikisinin ortasına dökmüş. Çocuğun ağzına da gül ile dut tomruğu vermiş Boğazına kaçmasın diye de çengelli iğneyle yakasına tutturmuş. Kediden kazı almış bahçeden çıkmış eve gelmiş. Annesini, bacılarını yedirmiş, içirmiş, yolcu etmiş.
     Bir zaman sonra has bahçede yatan karı-koca uyanmış. Bakmışlar ki, ortalarında bir avuç gül. Çocuğun ağzında da gül ile dut tomruğu…
     Kadın adama;
– Hey! Bak, bu insanoğlu çok temiz kalpliymiş. Aramıza gül doldurmuş, çocuğun ağzına da gül ile dut tomruğu vermiş. Allah’a emanet ol. Haydi eyvallah, demiş.
     Kadın çocuğunu da alıp kuyuya atlamış. Adam orada sap gibi kalmış. Çaresiz evine dönmüş. Karısına; “Karı!”, hısımına da; “Hısım!” demiş, evinin erkeği olmuş.
     Gökten üç elma düşmüş, biri yazana, biri dinleyene biri de söyleyene… 

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle