Altın Horoz

A

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellâl iken, pireler berber iken, kediler terzi iken, fareler müşteriyken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, şehrin birinde karısı ve üç oğluyla yaşayan bir adam varmış. Adamcağız her sabah erkenden kalkar, tarlada çapa çapalarmış. Üç beş kuruş para kazanır, onunla da evine ekmek alırmış. Akşam gün batarken de evine dönermiş.
     Böyle böyle aradan yıllar geçmiş. Oğlanlar büyümüş, birer delikanlı olmuşlar. Üçü de birbirinden yakışıklı, sağlam; üçü de birbirinden gürbüzmüş. Ama hepsi de tembelmiş; babalarına bile yardım etmezlermiş. Zavallı adam her gün söylene söylene işe gider, akşam olunca da eli kolu dolu olarak eve gelirmiş.
     Adam, yıllar gittikçe ihtiyarlamış, çalışamayacak duruma gelmiş. Bir sabah tarlada çalışırken yorulmuş. Oradaki bir taşın üstüne oturmuş: “Offf!” “Offf!” diye içini çekmiş. Bu sırada oturduğu taş yerinden oynamış, adam yere yuvarlanmış. Taşın altından bir duman yükselmiş. Bu duman, bir minare boyu yükselmiş, içinden bir iyilik perisi çıkmış. Peri, yere yuvarlanan adamın karşısında el bağlamış. Adama;
– Ne istiyorsun benden? demiş. Adam, hem korkmuş hem de şaşırmış:
– Ben bir şey istemiyorum. Sen kimsin? diye sormuş. Peri;
– Bana “Of” derler. Demin sen beni çağırdın. Söyle ne istiyorsun, diye ısrar etmiş.
     Adam, Peri’nin ısrarına dayanamamış. Demiş ki;
– Çok yaşadım yaşlandım. Çok çalıştım hoşlandım. Oğullarım çalışmıyor, borçlandım. Peri de şöyle cevap vermiş;
– Öyle ise dinle beni. Üç oğlunu çağır söyle. Onlardan Altın Horoz’u iste!
     Peri böyle dedikten sonra kaybolmuş. Adam. yorgun olduğu halde akşama kadar hem bu olanları düşünmüş hem de çalışmış.
     Akşam olunca evine dönmüş, üç oğlunu da yanma çağırmış:
– Oğullarım, yarın sabah gün doğmadan üçünüz de hazır olun! Ben artık yaşlandım. Sizi bu boya, bu yaşa ben getirdim. Şimdi sizden bir tek şey istiyorum. Bana Altın Horoz’u bulup getireceksiniz. Altın Horoz’u bulmadan hiç biriniz yanıma gelmesin, demiş.
     Çocuklar öğleye kadar yatmaya alışkın oldukları için, gün doğmadan kalkmak onlara zor gelmiş. Hem anneleri hem babaları onları yataktan zor zoruna kaldırmışlar. Gençler, homurdana homurdana giyinmişler. Anneleri her birine birer günlük yiyecek hazırlamış, torbalarına koymuş.
     Bu üç genç, gün doğmadan yiyecek torbalarını sırtlarına bağlamış; ana babalarının ellerini öpmüş, yola çıkmışlar.
     Az gitmişler uz gitmişler… Derken üç yolun ağzına gelmişler. En büyük oğlan;
– Kardeşlerim, yolumuz burada ayrılıyor. Ben baştaki, sen ortadaki, sen de sondaki yollardan gideceğiz. Allah hepimizin yolunu açık, bahtını iyi etsin, demiş.
     Bunlar vedalaşarak ayrılmışlar. Büyük oğlan baştaki yoldan gitmiş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir de arkasına bakmış ki, bir arpa boyu yol gitmiş… Yeniden yürümüş, öğleyin bir su başına gelmiş. Bir ağacın altına oturmuş. Yiyecek torbasında ne varsa çıkarıp yemeye başlamış. Tam bu sırada; karşısında kulakları düşük, tüyleri dökülmüş, zayıf bir köpek görmüş. Köpek, oğlana demiş ki;
– Kardaş kardaş can kardaş. Kamım açlıktan bir taş. N’olur ver bana biraz aş.
     Oğlan duymazlıktan gelmiş. Hem yiyor, hem de cevap veriyormuş:
     Hadi git karşımdan pis köpek. Sana yok vereceğim yiyecek. Ben de oldum aç bir köpek…
     Köpek hiç sesini çıkarmamış. Az ileriye gidip orada kıvrılmış yatmış.
     Oğlan da karnını doyurduktan sonra kendi kendine; “Aman çok yorulmuşum. Karnımı da doyurdum. Yola ne zaman olsa devam ederim. Bari şurada biraz kestireyim,” demiş. Oraya uzanmış, uyumuş.
     O horul horul uyuyadursun köpek gelmiş başını iki kere yalamış. Yalar yalamaz oğlanın başındaki saçların hepsi dökülmüş. Başında bir tek kıl bile kalmamış.
     Epeyce uyuduktan sonra ikindiye doğru uyanmış. Az ilerde yatan, uyur gibi yatan köpeğe bir tekme atmış. Köpeğe;
– Hey benimle konuşan pis hayvan! Ben Altın Horoz’u bulmaya gidiyorum. Onu bulamazsam babamın evinde rahat edemem. Gideceğim yeri biliyorsan bana söyle, demiş.
     Köpek gözlerini açmış, başı ile dikenli bir yolu göstermiş. Oğlan da;
– Sen benimle alay mı ediyorsun? O yoldan hiç geçilir mi? demiş.
     Oğlan köpeğin gösterdiği değil de başka bir yola sapmış.
     Yine gitmiş… Gitmiş… Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Bu sefer bir su başına gelmiş. Vakit de akşam olduğu için yemek torbasını çıkarmış, yemek yemeye başlamış. Bu sırada yanına; ihtiyar, zayıflıktan kemikleri görünen, dişleri dökük bir at gelmiş. At demiş ki;
– Kardaş kardaş can kardaş. Yiyeceksizlikten oldum esrarkeş. Vermezsen biraz aş. Kalacağım yine esrarkeş.
     Oğlan da cevap vermiş:
– Git başımdan uyuz hayvan. Nereden geldin böyle yayan. Karnın açsa git de otlan!
     At, hiç seslenmemiş, oradan uzaklaşmış. Oğlanın yine uykusu gelmiş, yatmış uyumuş. O uykuya dalınca at yanına gelmiş. Sırtından iki tane kıl kopartmış; birini oğlanın bir gözünün üstüne, öbürünü de öbür gözünün üstüne koymuş.
     Oğlan az sonra uykudan uyanmış ki, o güzelim gözleri şaşı! Biri bir yana öbürü başka bir yana bakmıyor mu! Şaşırmış kalmış: “Bu neydi benim başıma gelen! Başımda saç kalmadı, gözlerim de şaşılaştı. Ne zor bir şeymiş bu Altın Horoz…” demiş, ağlaya ağlaya yollara düşmüş.
     Artık karanlık da bastığı için yolunu da göremiyormuş. Derken çok uzakta bir ışık görmüş. Hemen o ışığa doğru gitmiş. Bir de bakmış ki, küçük bir kulübe… Hemen kapısını çalmış. Kapıyı iki büklüm ihtiyar bir kadın açmış. Oğlan kadını görünce içinden; “Bu da öbür hayvanlar gibi hem pis hem de çirkin,” diye geçirmiş. Sonra da kadına;
– Ey ihtiyar! Bana yatacak bir yer ver, diye bağırmış.
     Kadın hiç ses çıkarmadan onu içeri almış. Fakat oğlanın içinden geçenleri de biliyormuş. Oğlan içeri girince yine yiyecek torbasını açmış, içinden yiyecekleri çıkartmış, yemeye başlamış. İhtiyar kadın da bir köşeye oturmuş onu süzüyormuş. Oğlan kadına; “Buyur bir lokma da sen al!” bile dememiş.
     Biraz sonra yatıp uyumaya başlamış. O. uyur uyumaz kadın yerinden kalkmış, eline bir sopa almış, oğlana hafifçe dokunmuş. O anda oğlanın boyu birden kısalmış, kısacık bir cüce olmuş. O uzun boylu, sarı saçlı, yakışıklı bir genç olan oğlan; artık kel kafalı, şaşı gözlü, kısacık boylu bir cüce olmuş. Onu gören hiç tanıyamazmış.
     Ertesi gün oğlan, kadına Altın Horoz’un yerini sormuş. O da keskin çakıllarla dolu bir yolu göstermiş. Tabii o yoldan gitmemiş.
     Oğlan günlerce yürüdükten sonra küçük bir köye gelmiş. Orada bir demircinin yanında iş bulmuş, oraya da yerleşmiş. Zaten tembel olan oğlan, Altın Horoz’u bulmaktan da vazgeçmiş.
     Bir gün demircide çalışırken kendine benzeyen; şaşı gözlü, kel kafalı, kısacık boylu birine rastlamış. Aralarında konuşmaya başlamışlar. Oğlan ötekine;
– Arkadaş ben seni tanıyacak gibi oluyorum. Senin adın ne? diye sormuş.
     Öbür adam da adını söylemiş. Bakmış ki, ortanca kardeşi! O da;
– Yoksa sen benim ağabeyim misin? demiş. Oğlan;
– Ah kardeşim, benim başıma gelenler senin başına da mı geldi? demiş.
     İki kardeş birbirine sarılmış. Anlatmaya başlamışlar:
– Yolda önce önüme bir köpek çıktı. Tüyleri dökülmüş, pis bir hayvandı. Haline bakmadan benim etimi istedi. Tabiî, ben de vermedim. Yattım, uyudum; uyandığımda saçlarım dökülmüştü. Daha sonra da sıska bir at, salatamdan istedi, ona da vermedim. Uyuyup uyandığımda gözlerim şaşılaşmıştı. Sonra yolum bir kulübeye düştü. Keşke gitmez olsaydım. Oradan ayrılırken de boyum kısalmıştı. Nedir bu başımıza gelenler?
     Ağabeyi de başından geçenleri ona anlatmış. Altın Horoz’u aramamaya karar vermişler. Böylece bu iki kardeş demircinin yanında körük çekerek, demir döverek çalışmaya başlamışlar. Biz gelelim en küçük kardeşe…
     O da gitmiş, gitmiş… Bir su başına gelmiş. Orada yemeğini yerken tüyleri dökülmüş bir köpek gelmiş. Oğlana;
– Kardaş, kardaş, o etten biraz da bana verir misin? demiş. Oğlan, köpeğin zayıf ve aç haline acımış, etin yarısını ona vermiş. Yemeğin üstüne de bir tas su içmiş, ayağa kalkmış. Köpeğe;
– Ben Altın Horoz’u bulmaya gidiyorum. Acaba ne taraftan gideyim, demiş.
     Köpek ona dikenli, çakıllı bir yol göstermiş. Oğlan, hiç tereddüt etmeden o yola doğru yürür yürümez köpek bir silkelenmiş; pırıl pırıl tüyleri olan, sivri dişli, gürbüz, canlı, güçlü, kuvvetli bir kurt köpeği olmuş. Oğlan bunu görünce şaşırmış:
– Sen nerden çıktın? demiş. Köpek;
– Sen iyi yürekli, zorluklardan yılmayan bir çocuksun. Altın Horoz’a ancak senin gibi biri kavuşur, demiş.
     Oğlan köpeğin yardımıyla zor yerlerden geçmiş, açıklık yerlere gelmiş. Burada da yiyecek torbasını açarak yemek yemeye başlamış. Sakladığı etin yarısını köpeğe vermiş. Kendi de; “Belki biraz ferahlarım,” diye yeşil salatayı yemeye hazırlanmış. Tam o sırada tüyleri dökülmüş, kemikleri sayılan, topal bir at gelmiş. Oğlana;
– Kardaş, o yeşil ottan biraz bana verir misin? Aylardır karnıma böyle bir ot girmedi, böyle bir ot yemedim, demiş.
     Oğlan, atı öyle görünce açlığını unutmuş. Salatayı da ona vermiş. Onun üstüne at, salatayı yer yemez; beyaz kanatlı, pırıl pırıl tüylü bir at olmuş. Oğlan; “Bu nasıl iştir!” diye çok şaşırmış. At, oğlana;
– Sen çok iyi yürekli, yardımsever, sabırlı bir çocuksun. Sen Altın Horoz’u almaya giderken ben yardım edeceğim, demiş. Sonra oğlana sivri sivri taşları olan bir yol göstermiş. Oğlan o yola da hiç düşünmeden girmiş. Düşe kalka yürümeye başlamış. At, oğlanı çok sevmiş. Ona;
– Anlaşıldı! Sende bu sabır varken Altın Horoz’u alırsın. Ben buradayken sen kendini ziyan etme! Hadi köpekle beraber üstüme bin, demiş.
     Oğlan atın dediğini yapmış. Vakit gece olduğu için at onu uzaktaki bir ışığa götürmüş. Işığı yanan kulübenin önünde onları indirmiş.
     Oğlan kulübenin kapısını çalmış. Kapıyı ihtiyar, kambur, çirkin, ak saçlı bir kadın açmış. Oğlan kadını görür görmez eğilip elini öpmüş. İhtiyar kadına;
– Nineciğim merhaba! Bana bu gece için yatacak bir yer verir misin? demiş.
     İhtiyar kadının yüzü gülmüş:
– Buyur oğlum gel! Köpeğine de atına da bir yer buluruz, demiş.
     Hep beraber içeri girmişler. Oğlan yiyecek torbasını çıkartmış. Eti; köpeğe, kalan salatayı ata, bir parça ekmeği de ihtiyar kadına vermiş. Kadın oğlana;
– Oğul sana ne kalıyor, diye sormuş. Oğlan da;
– Bana da birkaç şeker var, o bana yeter. Siz yemenize bakın, üzülmeyin, demiş.
     Kadıncağız hiç sesini çıkartmadan ekmeği yemiş. Yer yemez silkelenmiş; ayın on dördü gibi güzel, genç bir kız olmuş. Oğlan kızı görünce çok şaşırmış. Kız;
– Ben Altın Horoz ülkesinin padişahının kızıyım. Babama düşmanlık eden bir büyücü beni bu hale getirdi. Yıllardan beri böyle pis bir cadı karısı olarak kaldım. Bu halime kimseler saygı gösterip elimi öpmedi. Halbuki, elimi öpen olsaydı kurtulacaktım. Senin iyi huylu olman beni kurtardı, demiş. Oğlan;
– Ben Altın Horoz’u aramaya gidiyorum, demiş. Kız da;
– Babamın ülkesi buraya hayli uzaktır, demiş.
     Sabah olmuş. Yola çıkmak için hazırlanmışlar. O zaman at, üstüne binmelerini söylemiş. Atın üstüne binmişler. At;
– Gözünüzü kapatın, demiş.
     Gözlerini kapatmışlar. Az sonra gözlerini açmışlar ki, kızın ülkesine gelmişler. Kız, koşa koşa babasının yanına gitmiş; boynuna sarılmış, ellerinden öpmüş. Bunun üstüne babası kızına bunca zamandır nerede olduğunu sormuş. Kız da başından geçenleri ne var, ne yok anlatmış. O zaman Padişah, oğlanı dışarıdan çağırtmış:
– Delikanlı, beni kızıma kavuşturdun. Dile benden ne dilersen, demiş. Oğlan da;
– Senin sağlığını dilerim Padişah’ım, demiş. Padişah;
– Benim sağlığımdan sana fayda yok oğul, ne dilersen dile, demiş.
     Oğlan, o zamana kadar;
– Padişah’ım, babam benden Altın Horoz’u istemişti. Bulabilirsem onu alıp götüreceğim, demiş. Padişah;
– Oğlum, o çok zor bir iş… Altın Horoz’un bulunduğu yer çok yüksek bir tepedir. Oraya bir mağaradan geçilir. O mağarada yedi başlı bir canavar vardır. Altın Horoz’u almak için o yedi başlı canavarı öldürmen gerekir. Yalnız canavarın bir başını kesmelisin. Canavarı geçince de beş minare boyu duvarla karşılaşırsın. İşte Altın Horoz, bu duvarın üstündeki küçük bir düzlüktedir. Ona yaklaşabilmek için; tam güneş doğarken, o ötmeye başladığı sırada önüne bir avuç altın buğday serpmen gerekir. Horoz buğdayı yerken hemen onu tutup altından yapılmış bir torbaya koymalısın. Görüyorsun ya oğul, onu almak bir hayli zordur. Başka dileğin varsa onu söyle, demiş. Oğlan;
– Padişah’ım, benim dileğim budur. Babam benden onu istedi. Bir kere de olsa uğraşacağım. Alabilirsem ne iyi! Babamın dileği yerine gelsin, demiş.
     O zaman Padişah adamlarına buyurmuş ki;
– Bu delikanlıya Altın Horoz’un torbası ile bir avuç da altın buğday verin. Benim kılıcım ile iki torba da yiyecek hazırlayın, demiş.
     Adamlar, Padişah’ın dediklerini hazırlamış, oğlana vermişler. Oğlan köpeğini atını da yanına almış, yola çıkmış. Birkaç gün sonra mağaraya varmış. Oğlan, Padişah’ın dediklerini tek tek sabırla yerine getirmiş. Sonunda atı, köpeği, sabrı ve Allah’ın yardımıyla Altın Horoz’u almış.
     Oğlan, Padişah’ın sarayına geri dönmüş. Padişah ile kızı, oğlanı sağ salim görünce çok sevinmişler. Oğlan, kıza;
–  Babama Altın Horoz’u götürüp verdikten sonra seni babandan isteyeceğim, demiş.
     Atına binmiş, köpeğini yanına almış, doğruca evine gelmiş. Annesi babası oğullarını görünce göklere uçmuşlar. Küçük oğlana;
– Oğlum, sen geldin de ağabeylerin nerede, diye sormuşlar. Tam o sırada atla köpek dile gelmiş:
– Onlar çok kötü idiler, çok da tembellik yaptılar. Size layık evlat değiller, diyerek başlarına gelenleri anlatmışlar.
     Oğlan Altın Horoz’u çatının en yüksek yerine yerleştirmiş.
     Ertesi gün güneş doğarken horoz ötmeye başlayınca şehirdeki herkes yatağından fırlayıp, işlerinin başına gitmişler. Böylece orada yaşayanlar, çok çalışarak az zamanda zengin olmuşlar.
     Oğlan da Padişah’ın kızını istemiş, almış. Padişah’ın oğlu olmadığı için oğlanı o ülkeye padişah yapmış. Anne babasına da ayrı ayrı köşkler yaptırarak ihtiyarlık zamanlarında rahat etmelerini sağlamış. Oğlan, ağabeylerini affetmeleri için karısına, ata, köpeğe rica etmiş. Oğlanı çok sevdikleri için onun dileğini yerine getirmişler. Ağabeyleri de eski hallerine dönmüş. Mutlu bir hayat yaşamaya başlamışlar.
     Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine… 

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle