Robinson Crusoe (10)
Robinson Crusoe (10)

Robinson Crusoe (10)

     Onuncu Bölüm (Hatıra Defterinin Devamı; Deprem)
     Başka bir eksiğim de mumun olmamasıydı; saat yedide ortalığın kararmasıyla beraber yatağa girmeye mecbur oluşum hiç de hoşuma gitmiyordu. Nihayet düşünerek buna da bir çare buldum. Bir keçi öldürdüğüm zaman yağını ziyan etmiyor, sonra bu yağı kendi elimle yaptığım bir toprak çanak içine koyarak güneşte kurutuyordum; sonra iplerden fitil yaparak kendime bir kandil yapmak çaresini buldum. Alevi bir mumunki kadar parlak olmamakla beraber, etrafı iyi kötü aydınlatıyordu. Bu işlerim arasında, eşyalarımı karıştırırken elime bir torba geçti. Vaktiyle içi tavukları beslemek için alınmış hububatla doluydu; bir çoğunu da fareler yemişti. İçine barut koymak için bu torbaya ihtiyacım olduğundan, içindekileri götürüp kayanın eteğine silktim.
     Aradan bir ay geçmiş ve ben bu buğdayları unutmuştum bile… Derken bir gün ötede beride topraktan çıkmış tek tük yeşillikler gözüme çarptı: ilkin bunları tanımadığım bazı bitkilerdir sandım. Fakat bir müddet sonra olgunlaşmış on, on iki başak görünce, hayretler içinde kaldım.
     Buna ne kadar hayret ettiğimi anlatmama imkân yoktur. Nihayet düşüne düşüne buraya içinde tavuklar için alınmış tek tük buğday bulunan bir torbayı silkmiş olduğumu hatırladım. Tasavvur edebileceğiniz gibi bu buğdayı Haziran ayının sonlarına doğru itina ile toplamakta kusur etmedim. Bir tanesinin bile kaybolmamasına dikkat ederek, ileride ekmek yapmama yetecek kadar mahsul alırım düşüncesiyle, hepsini mevsiminde ekmeğe karar verdim.
     Üç dört ay durmadan çalışarak duvarımı tamamladım. Uzaktan kulübemi fark ederler korkusuyla kapı yapmadım.
16 NİSAN: Merdivenimi bitirdim; buna binerek çitleri geçtim; sonra merdivenimi içeri aldım. Bu işimi bitirdiğimin ertesi günü az daha hayatımı kaybediyordum. Bakın bu nasıl oldu: Çadırımın arkasında işimle meşgul olduğum sırada, mağaranın tavanının kımıldadığını görünce ödüm koptu. Mağaranın içine çaktığım kazıklardan ikisi korkunç bir şekilde çatırdadı. Tavan başıma yıkılır da altında kalırım korkusuyla, olanca hızımla merdivene koştum. Hemen çitlerin üstünden aşarak oradan uzaklaştım; çünkü kaya parçalarının başıma yıkılacaklarını sanmıştım. Merdivenden inip ayağımı yere basmamla, adada korkunç bir deprem olduğunu anladım. Ayağımın altındaki toprak üç defa sallandı. Her üç sarsıntı da o kadar şiddetli oldu ki, hani en sağlam binalar bile buna dayanamaz, muhakkak yıkılırdı ; benden yarım mil mesafede kocaman bir kaya parçası gök gürültüsünü andıran bir gümbürtüyle yuvarlandı. Okyanus bile heyecana gelmiş gibiydi; zannedersem denizde, adadakinden daha şiddetli bir zelzele oluyordu.
     Bu yer sarsıntısı midemi ayağa kaldırdı; hani denizde olsaydım, fırtınaya tutulmuş geminin sallanmasıyla da midem ancak bu kadar bulanabilirdi. Şimdiye kadar böylesini ne görmüş, ne de işitmiştim… İçimi kaplayan şaşkınlık damarlarımdaki bütün kanı dondurmuş ve sanki ruhumun bütün kuvvetlerini bağlamıştı. Fakat kayanın yuvarlanırken çıkardığı cehennemi gürültü kulağıma çarpmış ve beni içinde bulunduğum hissizlik halinden kurtararak, korku ve dehşet içinde bırakmıştı: Dağdan kopmuş kocaman bir kaya parçası çadırımın üstüne düşmek üzereydi; ağırlığı altında bütün varımı yoğumu ezip mahvedecekti. Dehşetlen âdeta her tarafım buz kesildi..
     Diri diri gömülürüm korkusuyla duvarımı aşıp içeri girmeye cesaret edemediğim için, yere oturup kımıldamadan duruyor, keder içinde ne yapacağımı düşünüyordum. Hava kararıyor, gök, yağmur yağacakmış gibi, kapkara bulutlarla örtülüyordu. Az sonra rüzgâr çıktı ve gittikçe şiddetini o kadar arttırdı ki, yarım saat içinde korkunç bir kasırga halini aldı. O zaman denizin halini görmeliydiniz! Okyanus köpükten bembeyaz kesiliyor, korkunç dalgalar sahili çılgınca dövüyor, ağaçlar köklerinden sökülüyor, kısacası kasırga ortalığı kasıp kavuruyordu. Fırtına üç saat kadar devam etti; sonra gittikçe hafifledi. Tamamen kesilince de, bu sefer ip gibi bir yağmur şakır şakır yağmaya başladı.
     Bu fırtınayla yağmurun, depremin tabii bir neticesi olduğunu düşünerek, depremin bittiğine kanaat getirdim; hemen çadırıma koştum. Fakat yağmurun şiddetiyle çöker diye çadırda uzun zaman kalamadım. Başıma yıkılır diye korkumdan titremekle beraber yine de mağarama çekildim. Yağmur bütün gece devam etti. Adanın zelzele bölgesinde olduğunu göz önünde tutarak, bir mağara içine yerleşmenin doğru olmayacağını ve çadırımı açık ve düzlük bir yerde kurmam lâzım  geldiğini düşündüm.
30 NİSAN: Epey zamandır peksimetimin bir hayli azaldığını fark ederek, geri kalanları gözden geçirdim; peksimet sayısını günde bir taneye indirdim. Benim için bu ne acı!
1 MAYIS: Sabahleyin sular alçalmışken denize bakınca, sahilde epeyce büyük bir şey gözüme ilişti; yaklaşınca, bunların son kasırganın sahile attığı küçük bir fıçıyla geminin bir iki kırık parçası olduğunu gördüm. Gemiye baktım, her zamankinden daha fazla su üstüne çıkmış gibi görünüyordu. Testeremi alarak gemiye gittim ve Haziranın on beşine kadar, geminin işime yarayacak parçalarını kesip kulübeme taşımaya   devam ettim.
16 HAZİRAN: Denize doğru ilerlerken, adada ilk defa bir kaplumbağa gördüm.

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir