Ama Yetmiş Altıncı Gece Olunca
Ama Yetmiş Altıncı Gece Olunca

Ama Yetmiş Altıncı Gece Olunca

     Söze başlamış: 

     İşittim ki, ey bahtı güzel şahım, haremağası dehşet içinde olan külhancıya, “Ey yalancı! Neden bana şarkıları söyleyenin kendin olmadığını söylemekle kalmayıp onları söyleyeni de bilmediğini söyledin? Oysa, biz şimdi şarkıcının senin has arkadaşın olduğunu biliyoruz. Bir de şunu iyi bil ki, burada Bağdat’ta artık senin yanından bir adım bile uzaklaşmayacağım. Ve sen, oraya ulaştığımızda arkadaşınla aynı işlemi göreceksin!” demiş.
     Şaşkın külhancı, haremağasının bu sözlerini işitince, kendi kendine dövünmeye ve içinden, “İşte bunca kaçınmak istediğim şeyle sonunda karşılaşıyorum,” diye düşünmeye başlamış. Haremağası da kölelere, “Şu eşeği alın ve kendisine şu atı verin!” demiş. Köleler de zavallı külhancının gözyaşlarına karşın eşeği almışlar ve onu mabeyincinin atları arasından çok güzel bir ata binmeye zorlamışlar. Sonra, haremağası, onlara özellikle, “Tüm yolculuk boyunca bu külhancıya siz göz kulak olacaksınız ve başından eksilecek bir tek saç, içinizden birisinin kellesinin uçurulmasıyla karşılanacak! Bundan dolayı ona gereken ilgiyi gösterin ve en küçük arzusunu bile yerine getirmek için tetik durun!” demiş.
     Böylece külhancı, tüm bu köleler tarafından korunduğunu görünce, artık öldürüleceğine dair hiçbir kuşkusu kalmamış; sonra haremağasına, “Ey merhametli başefendi, sana yemin ederim ki bu genç adam benim ne kardeşim, ne yakınımdır; çünkü ben dünyada kimsesi olmayan biriyim ve hamam külhancıları arasında zavallı bir külhancıyım. Bu genç adamı hamam artıkları ve kapıdaki odun yığınları üzerinde ölüm halinde uzanmış yatarken buldum ve Allah rızası için ilgilendim. Bu cezaya layık olmak için hiçbir şey yapmadım!” demiş. Ve sonra ağlamaya ve kervan yol aldıkça biri ötekinden akıl almaz bin düşünceyle kafasını yormaya koyulmuş.
     Haremağası da onun yanında yürüyor ve zaman zaman ona, “Kötü sesinle hanımımızın uykusunu berbat ettin, sen ve şu genç adam… O sırada korktuğun falan yoktu!” diyerek kendi bakımından eğleniyormuş. Bununla birlikte, her mola verilişte, haremağası, külhancıyı aynı sofrada yemeye ve ilkin kendisi içtikten sonra aynı testiden şarap içmeye davet etmede kusur göstermiyormuş. Ama her şeye karşın, haremağasının sözünü etmekten kaçındığı dostu Dav-ül-Mekân’dan haber alamadığından ötürü külhancının gözünden yaş eksilmiyor ve her zamankinden daha perişan durumda bulunuyormuş.
     Nüzhet, Dav-ül-Mekân ve mabeyinciye gelince, bunlar kervanın baş tarafında Bağdat doğrultusunda yolculuğu sürdürüyorlarmış. Ve bunca arzuladıkları gayeye ulaşmak için önlerinde sadece bir günlük yol kalmış. Ve son konakladıkları geceden sonra, ertesi sabah, yol almaya hazırlanırlarken, birdenbire karşılarında göğü karartan ve yörelerini geceye döndüren yoğun bir toz bulutu görmüşler. Bunun üzerine mabeyinci onları yatıştırmaya çalışmış ve yerlerinden kıpırdamamalarını söyleyerek yanındaki elli kadar Memluk ile tozun bulunduğu yana doğru ilerlemiş.
     Oysa, pek az bir zaman sonra, önlerindeki toz bulutu dağılmış ve gözlerinin önünde sancakları ve alâmetleri rüzgârda dalgalanan ve davul sesleri arasında savaş düzeninde ilerleyen müthiş bir ordu belirmiş ve birdenbire ordudan bir müfreze ayrılarak onlara doğru dörtnal at koşturmaya başlamış; mabeyincinin her bir Memluk’u beş atlı savaşçı tarafından sarılmış.
     Bunu gören mabeyinci çok şaşırarak onlara, “Bize böylesine davranan sizler kimlersiniz?” diye sormuş. Onlar da “Asıl sizler kimlersiniz? Ve nereden gelip nereye gidiyorsunuz?” diye sormuşlar. Mabeyinci, “Ben, Bağdat ve Havran ülkelerinin sultanı Şah Ömer-ün-Neman’m oğlu Şam Emiri Şarkân’ın başmebeyincisiyim. Beni Emir Şarkân, Bağdat’a, babasına, Şam’ın yıllık vergisini ve armağanları götürmek üzere görevlendirdi,” diyerek yanıt vermiş.
     Bu sözleri duyan tüm savaşçılar mendillerini çıkararak gözlerini silmişler ve hıçkırıklarla ağlamaya başlamışlar. Mabeyinci buna çok şaşırmış. Savaşçılar, ağlamalarına son verince, komutanları mabeyinciye doğru ilerleyerek ona, “Yazık ki, Şah Ömer-ün-Neman artık yok! Şah Ömer-ün-Neman öldü!” demiş. Sonra da, “Fakat sen ey saygın mabeyinci, bizimle gel, seni ordunun orta yerinde olan Büyük Vezir Dendan’a götürelim! Kendisi sana bu felaketin tüm ayrıntılarını anlatır!” demişler.
     Bunu duyan mabeyinci de ağlamaktan kendini alamamış ve “Oh! Ne felaketli bir yolculuk yaptık!” diyerek haykırmış. Sonra da Büyük Vezir Dendan’a götürülmüş; o da istenen görüşmeyi kendisine bağışlamış. Mabeyinci, Vezir Dendan’ın çadırına girmiş; o da kendisini oturmaya davet etmiş.
     Mabeyinci vezire, kendisine verilen görevi ve Şah Ömer-ün-Neman için getirdikleri armağanların ayrıntılarını anlatmış. Ancak kendisine efendisi Şah’ı anımsatan bu sözleri duyan Büyük Vezir Dendan ağlamaya başlamış; sonra da mabeyinciye, “Şimdilik bilin ki, Şah Ömer-ün-Neman zehirlenerek öldürüldü ve sana hemen bunun ayrıntılarını anlatacağım. Ama önce şimdiki durumdan söz etmeliyim! Şöyle ki:
     Şah, Allah’ın rahmetine ve onun sınırsız bağışlayıcılığına kavuşunca, halk tahta onun yerine geçecek kimseyi bilmek için başkaldırdı. Büyükler ve ileri gelenler onları engellemeseydi, taraflar birbirini kıracaktı. En sonunda Bağdat’ın dört kadısının görüşünü almak ve kararlarına uymak için uzlaştılar. Kendilerine başvurulan dört kadı, tahta Şam Valisi Şarkân’ın geçmesi gerektiğine karar verdi. Ben de bu kararı öğrenir öğrenmez, Şam’a gidip Emir Şarkân’ın huzuruna çıkmak ve babasının ölümünü bildirerek kendisinin tahtın varisi seçildiğini bildirmek üzere yola koyuldum. Ama sana şunu da söylemeliyim ki, ey saygın mabeyinci, Bağdat’ta, Dav-ül-Mekân’ın seçimini uygun gören bir kısım da var. Ama, hiç kimse onun ve kardeşi Nüzhet-üz-Zaman’ın çoktandır ne olduğunu, nerede bulunduğunu bilmiyor. Çünkü Hicaz’a gitmek için ayrılmalarından bu yana nerdeyse beş yıl geçtiği halde, onlardan haber alınamadı,” demiş.
     Büyük Vezir Dendan’ın bu sözlerini duyan Nüzhet’in eşi mabeyinci, Şah Ömer’in ölümüne çok üzülmüş olmasına karşın Dav-ül-Mekân’ın Bağdat’a hükümdar olması ihtimalini düşünerek sevincin doruğuna ulaşırcasına kıvanç duymuş. Bunun üzerine Büyük Vezir Dendan’a dönerek ona…

     Anlatısının burasında Şehrazat gün doğduğunu götmüş ve yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir