Ama Yetmiş Beşinci Gece Olunca
Ama Yetmiş Beşinci Gece Olunca

Ama Yetmiş Beşinci Gece Olunca

     Söze başlamış:

     İşittim ki, ey bahtı güzel şahım, mabeyincinin karısı Nüzhet, haremağasına, “Şimdi git, kendisine söyle, bize ayrılığın acısı üzerine bir şarkı okusun!” demiş. Haremağası da gidip hanımının buyurduğu şekilde ricada bulunmuş. Bunun üzerine Dav-ül-Mekân çadırından pek de uzak olmayan bir yere oturup yanağını avucuna yaslayarak, ay uyuyan insanları ve hayvanları aydınlatırken, sesini sessizlikte eritmiş:
     Kulağa hoş gelen uyumlu şiirlerimde yokluğun acısını, zulmün zaferini ve uğrunda kahrolduğum ayrılığı yeterince şarkıya döktüm. Şimdi altın tozlarının hayranlık uyandıran şekilde işlendiği şiirlerimle, artık kıvanç ve ışıltıdan başka şey anlatmak istemiyorum. Kokulu güllerle dolu bahçeleri, siyah gözlü ceylanları ve ceylanların yelelerini anlatmak istiyorum.
     Zevklerimin bahçesini, bahçenin gülleri olan yanaklarını; armutlar, narlar gibi göğüslerini; bal ve şebnem gibi cildini… hâlâ zulüm saçsa da… Ben, bundan böyle, gecikmeden, bağlanmadan, ömrümü sükûn içinde geçirmek istiyorum!
     Kırılgan taze dallar gibi, kırılgan ince bakireler arasında, delinmemiş inciler gibi dokunulmadık güzellikler arasında… Udların ve gitarların tatlı sesleriyle; güllerin, nergislerin donattığı çimenliklerde sakilerin ellerinden içerek… Ve bedenin tüm kokularını içime çekeceğim; dudaklardan bal gibi tükrüğü emeceğim; etli, koyu kızıl renkli dudakları seçerek… Ve gözlerimi ılık göz kapaklarında dinlendireceğim ve bahçelerimin şarkı söyleyen akarsuyu yöresinde oturacağım!
     Dav-ül-Mekân, bu yüce şiiri şarkı halinde okuyunca, onu, kendinden geçercesine dinleyen Nüzhet, artık kendini tutamamış ve çadırın perdesini şiddetle açarak başını dışarı uzatmış ve ay ışığı altındaki şarkıcıya bakmış. Ve kardeşini tanıyarak büyük bir haykırış koparmış: “Ey kardeşim! Ey Dav-ül-Mekân!” diye haykırarak ve kollarını açarak kendini dışarı atmış. Bunu gören Dav-ül-Mekân, genç kadına bakmış ve o da kız kardeşi Nüzhet’i aynı şekilde tanımış. Birbirinin kollarına atılmış, kucaklaşmışlar; sonra ikisi de bayılmış.
     Haremağası bu durumu görünce, şaşkınlığın doruğuna ulaşmış, iyice afallamış; ama hemen çadırdan büyük bir örtü alıp saygıdan ve rastgele geçenlerden korumak için üzerlerine örtmüş ve düşe dalmış gibi başlarında oturup ayılmalarını beklemiş. Gerçekten, kısa bir süre sonra, ilkin Nüzhet, sonra da Dav-ül-Mekân ayılmış. Ve Nüzhet o andan başlayarak geçmiş bütün dertlerini unutmuş ve mutluluğun doruğuna çıkmış ve şu dizeleri okumuş:
     Ey talih, sen bana dertlerimin hiç geçmeyeceğine dair yemin etmiştin. İşte seni yeminini bozmaya zorladım. Çünkü mutluluğum tam ve dostum yanımdadır. Ve sen kendin ey talih, giysinin eteklerini toplayıp bize hizmet eden köle olacaksın!
     Bunu işiten Dav-ül-Mekân, kız kardeşini bağrına basmış ve sevinç gözyaşları göz kapaklarından taşmış ve şu dizeleri okumuş:
     Mutluluk içime işledi, öyle şiddetle ki, gözlerimden yaşlar fışkırdı. Ey gözlerim! Ağlamayı huy edinmiştiniz; dün dertler sizi ağlatıyordu, bugünse mutluluk!
     Bunu duyan Nüzhet, kardeşini kendisi ile birlikte çadıra gelmeye davet etmiş ve ona, “Ey kardeşim, şimdi bana başından geçen her şeyi anlat; sıram gelince ben de sana kendi öykümü anlatayım!” demiş. Ama Dav-ül-Mekân, “İlkin sen bana tüm öykünü anlat!” demiş.
     Bunun üzerine Nüzhet, kardeşine, başına gelen her şeyi hiçbir ayrıntıyı ihmal etmeden anlatmış. Ama onu burada tekrarlamanın yararı yok. Sonra da eklemiş: “Kocam mabeyinciye gelince, onu sana hemen tanıtacağım. Seni kabullenecektir; çünkü çok iyi bir insandır. Ama ilkin sen bana seni Kutsal Kent’in hanında hasta bıraktığım günden bu yana başından geçenleri hemencecik anlat!”
     Bunun üzerine Dav-ül-Mekân onu doyuma ulaştırmakta kusur etmemiş ve öyküsünü ona, “Özellikle, ey Nüzhet, bu eşsiz hamam külhancısının bana karşı iyiliğini sana asla yeterince anlatamam; çünkü bakmak için bir yana ayırdığı bütün parasını harcayıp gece gündüz bana hizmet etti ve benden yana bir babanın, bir kardeşin ve fedakâr bir dostun bile yapamayacağı her şeyi yaptı ve çıkarlarından vazgeçmeye, kendisi beni kollayarak yanımda yürürken, bana ve üzerine bindirdiği eşeğine bakmak için kendini beslenmekten mahrum etmeye kadar vardırdı ve gerçekte, ben bugün hâlâ yaşıyorsam, bunu ona borçluyum!” diyerek öyküsünü tamamlamış. Bunu duyan Nüzhet, “Allah nasip ederse, gücümüz yettiğince, iyiliklerini karşılamaya çalışırız,” demiş.
     Bunu izleyerek Nüzhet haremağasını çağırmış; o da koşarak gelmiş ve Dav-ül-Mekân’ın elini öpmüş ve önünde eğilmiş. Nüzhet ona, “Hayırlı simalı, iyi hizmetkâr; iyi haberi bana muştulayan ilk sen olduğundan, içinde bin dinar bulunan keseyi kendine saklayabilirsin. Ama şimdi koş efendine, kendisini görmek istediğimi haber ver!” demiş. Bunu duyan haremağası çok sevinerek hemencecik efendisi mabeyinciye haber vermeye gitmiş; o da karısının çadırına ulaşmakta gecikmemiş ve onun yanında yabancı bir genç adamı görmekle şaşkınlığın doruğuna ulaşmış; hem de gece yarısında… Fakat Nüzhet, ona her birinin öyküsünü başından sonuna kadar anlatmakta gecikmemiş ve de, “İşte böylece ey saygın mabeyinci, sandığın gibi bir köle ile evleneceğin yerde, Şah Ömer-ün-Neman’ın kızı Nüzhet-üz-Zaman ile evlenmiş bulunuyorsun! Kardeşim Dav-ül-Mekân da karşında bulunuyor!” demiş.
     Başmabeyinci, gerçekliğinden bir an bile kuşku duymadığı bu şaşılası öyküyü duyunca, bizzat Şah Ömer-ün-Neman’ın damadı olmanın verdiği ferahlığın sınırına ulaşmış ve kendi kendine, “Bu, hiç değilse, benim eyaletlerden birine vali olmamı sağlar!” diye düşünmüş. Sonra saygıyla Dav-ül-Mekân’a yaklaşmış ve kendisine iltifatlarını ve bütün belalardan kurtulmuş bulunması ve kız kardeşine kavuşmuş olması dolayısıyla tebriklerini sunmuş. Ve hemen hizmetkârlara yeni misafirine barınak sağlamak üzere ikinci bir çadır hazırlamaları için emir vermek istemiş; ama Nüzhet ona “Buna şimdi gerek yok; çünkü ülkemize ulaşmamıza pek az bir mesafe kaldı; sonra zaten ben ve kardeşim birbirimizi görmeyeli uzun bir zaman geçtiği için, aynı çadırda barınmakla ve kente ulaşıncaya kadar birbirimizi doyasıya görmekle mutluluk duyacağız!” demiş. Mabeyinci de “Arzuladığın gibi olsun!” yanıtını vermiş. Sonra rahatça dertleşsinler diye onları özgür bırakmış ve onlara meşaleler, Şam’da yola çıkmadan önce Bağdat’ın ileri gelenlerine, kendilerine ziyarete geldiklerinde sunmak niyetiyle iki katır ve bir deveye yüklemeye özen gösterdiği şuruplar, meyveler ve her türden tatlılar ve reçeller göndermiş. Ve de Dav-ül-Mekân’a en gösterişlilerinden üç takım giysi yollamış ve onun için, hamudu çeşitli renkten iplerle örülmüş ve sarkan süslerle bezenmiş şahane cins bir hecin devesi hazırlatmış. Sonra göğsü ferahlamış, Tanrı’nın kendisine bağışladığı onuru düşünerek ve de şimdiki önemini ve gelecekteki itibarını düşünerek kendi çadırının önünde enine boyuna dolaşmaya koyulmuş.
     Sonra sabah olunca, kayınbiraderini selamlamak üzere, mabeyinci, eşinin çadırına gitmekte acele etmiş. Nüzhet de ona, “Hamam külhancısını da unutmamak ve haremağasının ona da iyi bir binek sağlamasını bildirmeyi ihmal etmemek ve de kahvaltı ve akşam yemeklerinde kendisine özen göstermek gerek! Özellikle de yanımızdan uzaklaşmamasına dikkat edilsin!” demiş. Bunu duyan mabeyinci, haremağasına gerekli emirleri vermiş, o da bu emri, “İşittim ve itaat ettim!” yanıtıyla karşılamış.
     Ve gerçekten, yanına hemen mabeyincinin hizmetindeki birkaç kişiyi de alarak onlarla birlikte külhancıyı aramaya gitmiş. Ve sonunda, onu kervanın art yanında, korkudan titreyerek, elinden genç dostu Dav-ül-Mekân’ı kaptırmış bulunduğu bu yerden en kısa yoldan kaçmak için eşeğine semer vurmakta iken bulmuşlar. Kendisine doğru koşan ve yöresini saran haremağası ve köleleri görür görmez külhancı ölür gibi olmuş, rengi sararmış, dizleri birbirine çarpmış, tüm kasları dehşetten titremiş ve artık Dav-ül-Mekân’ın, mabeyincinin eşinin öfkesine karşı kendini bağışlatmanın yolunu ancak külhancıyı ele vermekte bulduğundan kuşku duymamış. Çünkü haremağası onu görür görmez “Yalancı!” diye haykırmış.

     Anlatısının burasında Şehrazat sabahın belirmekte olduğunu görmüş ve yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir