Ama Yetmiş Dördüncü Gece Olunca
Ama Yetmiş Dördüncü Gece Olunca

Ama Yetmiş Dördüncü Gece Olunca

     Söze başlamış:

     Ey bahtı güzel şahım, işittim ki, haremağası, “Barış senin üstüne olsun!” demiş. Bunu duyan Dav-ül-Mekân “Tanrı’nın barışı ve acıması ve kutsaması da senin üstüne olsun!” diyerek cevap vermiş. Köle de, “Ey efendim, işte üçüncü kez, hanımım, beni seni bulmaya gönderiyor. Çünkü seni görmek istiyor,” demiş. Ama Dav-ül-Mekân, “Senin hanımın mı? Ama beni aratmak küstahlığında bulunan bu dişi köpek de kim oluyor? Allah onu ve onunla birlikte kocasının belasını versin!” diye yanıtlamış. Ve bu çıkışla da yetinmeyerek, durup dinlemeden, epeyce uzun süre haremağasına hakaretler yağdırmış.
     Haremağası ona hiçbir yanıt vermek istememiş; çünkü hanımı ona, şarkı söyleyen kişinin tatlılıkla ve kendi gönlünün isteğiyle yanına getirilmesini önermiş imiş. Dolayısıyla haremağası elinden geldiğince ona yumuşak sözler söylemiş ve davranışını tatlılaştırmış; öteki konuşmaları arasında, ona “Yavrum, sana karşı davranışımda asla seni kızdıracak ya da sana üzüntü verecek bir maksat yok; sadece şiddetle seni görmek isteyen hanımımla görüşmeni sağlamak üzere, bizim tarafa teşrif etmen için ricada bulunuyorum! Ve zaten, kendisi, ona göstereceğin iyi davranışı değerlendirmeyi de çok iyi bilir!” demiş.
     Bunun üzerine Dav-ül-Mekân etkilenmiş ve ayağa kalkıp haremağası ile çadıra gitmeye rıza göstermiş; bu sırada zavallı külhancı, Dav-ül-Mekân için gittikçe daha fazla korkuya düşüp titremekte iken, onu uzaktan izlemeye karar vermiş ve kendi kendine, “Gençliğine yazık! Kuşkusuz yarın sabah, gün doğarken onu asarlar!” diye düşünüyormuş. Sonra aklına, onu daha da korkutan bir şey gelmiş ve kendi kendine, “Acaba Dav-ül-Mekân, kendisini kurtarmak için suçu benim üzerime yıkıp şarkıları okuyanın ben olduğumu söyler mi ki! Oh! Ama bu, onun adına çok alçakça bir şey olurdu!” diye düşünmüş.
     Oysa bu sırada Dav-ül-Mekân ile haremağası, uyuyan insanlar ve hayvanların arasından güçlükle geçerek sonunda Nüzhet’in çadırının kapısına gelmişler. Bunun üzerine haremağası, Dav-ül-Mekân’dan beklemesini rica etmiş ve tek başına çadıra girerek ona, “İşte söz konusu olan adamı getirdim. Halinden yüksek ve soylu bir kökeni olduğu belli olan güzel yüzlü gencecik bir adam bu!” diyerek hanımına durumu bildirmiş. Bu sözleri duyunca Nüzhet, yüreğinin vuruşlarının çabuklaştığını duyumsamış ve haremağasına “Onu çadırın hemen yanına oturt ve biraz daha yakından dinlemem için kendisine, bize o dizelerden birkaçını daha okumasını rica et! Bundan sonra adı ve ülkesi hakkında bilgi edinirsin!” demiş.
     Bunun üzerine haremağası dışarı çıkmış ve Dav-ül-Mekân’a “Hanımım senden, şarkılarından birkaçını daha söylemeni rica ediyor; çadırdan seni dinleyecek. Senden adını ve doğduğun ülkenin adını da öğrenmek istiyor,” demiş. O da, “Yüreğimin tüm cömertliğiyle ve gerekli saygıyla! Adıma gelince, çok zaman var ki silindi gitti; yüreğimin tükendiği ve bedenimin uçuruma yuvarlandığı gibi… Ve benim öyküm, iğneyle gözün içine yazılsa yeridir. Ben çok içilen şarapla sarhoş olup yaşam boyunca sakat kalmış biri gibiyim. Ve de bir uyurgezer ya da çılgınlığa gömülmüş birini andırmaktayım! ” demiş.
     Nüzhet, çadırından bu sözleri işitince hıçkırmaya başlamış ve çağırdığı haremağasına, “Sor bakalım kendisine, acaba anası gibi, babası gibi, kardeşi gibi çok değerli bir varlığını yitirmiş mi?” demiş.
     Haremağası çadırdan çıkıp Dav-ül-Mekân’a hanımının buyurduğu gibi soru sormuş. O da, “Ne yazık ki, evet! Ben bunların hepsini yitirdim. Dahası, beni seven ve artık kendisinden haber alamadığım bir kız kardeşimi de! Çünkü kader bizi ayırdı!” diye yanıt vermiş.
     Nüzhet de, haremağasının kendisine ulaştırdığı bu sözleri duyunca, “Tanrı bu genç adama, içine düştüğü felaketler için teselli versin ve sevdiklerine ulaştırsın!” demiş. Sonra haremağasına…

     Anlatısının burasında Şehrazat sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir