Çöpüklü Tay
Çöpüklü Tay

Çöpüklü Tay

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Allah’tan başka kimse yokmuş. Develer tellâl iken, pireler berber iken, hamamcının tası, köpeğin tasması yokmuş.
     Zamanın birinde çok kuvvetli bir padişah ile bir de askeri az olan bir padişah varmış. Askeri kuvvetli olan harp ilân etmiş. Bunun üstüne askeri az olan padişah, vezirini vekilini toplamış; her evden bir asker alınmasına karar vermişler.
     Vezir köylere kentlere düşmüş; “Her evden bir kişi askere alınacak!” diye ilan ettirmiş. Köyün birinde bir eve misafir olmuş. O evin de üç tane kızı varmış. Vezir evden gittikten sonra büyük kız babasının yanına sevinerek gelmiş, ne olup bittiğini sormuş. Babası da kızına vaziyeti anlatmış;
– Her evden bir asker istiyorlar, demiş. Kız da;
– Ben de zannettim ki, vezir beni oğluna istiyor da babam; “Acaba kızımı vereyim mi vermeyeyim mi?” diye düşünüyor, diye cevaplamış.
     Kız, babasının yanından ayrılmış. Ondan sonra ortanca kızı gelmiş, babasının yanına girmiş;
– Baba, hayır olsun ne düşünüyorsun? demiş. Babası;
– Bizde benden başka asker olacak kimse yoktur. Onu düşünüyorum, demiş.
     Kız, babasına;
– Ben de dedim herhalde vezir beni lalanın oğluna istiyor da babam onun için düşünüyor, diye cevap vermiş. Sonra da;
– Bana ne! Ne yaparsan yap, demiş. Bu kız da çekmiş gitmiş.
     Bu sefer küçük kız babasının yanına girmiş. Babasına;
– Ne düşünüyorsun? diye sormuş.
     İki kızına da kızan babası, küçük kızına iyi bir dayak atmış. Fakat kız yine de;
– Eğer derdini söylemezsen öldürsen de gitmem, demiş. O zaman babası kızına;
– Beni seviyor musun? diye sormuş. Kızı da;
– Evet seviyorum, demiş. Babasının içi rahat etmemiş:
– Ne gibi seviyorsun, diye sormuş. Kızı da;
–  Seni bütün dünyanın, bütün yemeklerin lezzeti olan tuz kadar severim, demiş.
     O zaman babası;
– Kızım, şimdi beni iyi dinle! Padişah her evden bir asker istiyor. Bizde asker olacak kimse yok. Ben gitsem perişan olursunuz. Gitmesem devlete ihanet etmiş olurum. İşte kızım, benim derdim, düşüncem bundan ibaret, demiş. Kızı demiş ki:
– Baba sen kendini hiç üzme! Beni bir erkek gibi tıraş ettir. Sonra da iyi bir at, bir elbise, bir de kılıç ver! Ben senin yerine asker olurum, demiş.
     Babası sevinçten kızın boynuna sarılmış, ağlamış. Hemen kızının dediklerini yapmış, donatmış. Kız babasıyla helâlleşmiş, yola düşmüş.
     Yol o kadar uzunmuş ki, gide gide yorulmuş. Yolun üstünde bir mezarlık varmış. Bu mezarlığa gelince atını bir mezar taşma bağlamış. Sonra da karnını doyurmuş orada uykuya dalmış. Uykunun tatlı bir yerinde at huysuzluk etmiş. Kız, atının gürültüsüne, sesine uyanmış. Uykulu uykulu bir canavar görmüş. Öyle bir canavar ki, gözlerinden ışıklar şaçılıyormuş. Kız, canavarın heybetinden öyle bir feryat etmiş ki, canavar elindekini oraya bırakmış, kaçmış. Kız şaşırmış; şaşkın şaşkın beklerken bir çocuk feryadı duymuş. Sesin geldiği yere gitmiş. Gitmiş gitmesine de, orada sekiz-dokuz yaşlarında bir kız çocuğu görmüş. Kıza;
– Kimsin? Kimin nesisin? diye sormuş. O zaman küçük kız bir bir anlatmış:
– Ben Yemen Padişahı’nm kızıyım. Gece temiz hava almak için hizmetçiler beni dışarı çıkarmıştı. Dışarıda gezerken birdenbire büyük bir canavar peyda oldu. Hizmetçiler korkudan beni orada bırakıp kaçtılar. Ben de oracıkta bayılmışım. Ondan sonrasını bilmiyorum. İşte hepsi bu kadar.
     Sabah olmuş… Ata binmiş, Yemen’in yolunu tutmuşlar. Küçük kız yolda;
– Abi, şimdi sen beni babama götürüyorsun. O sana der ki; “İste benden ne isteğini vereyim!” O zaman sen iki defa; “Padişah’ım senin sağlığını…” dersin. Üçüncü sefer; “Senden bir at isterim.” dersin. O, buna razı olur. Seni tavlaya götürürler. Orada çok kıymetli atlar var, fakat sen hiç birini beğenme! En arkada biçimsiz bir tay var, onu istersin! O at babamın serveti ile yarı yarıyadır. Adı da Çöpüklü Tay’dır. Belki vermek istemez. O zaman sen de; “Hadi Allahaısmarladık!” der çıkarsın. Ben de hemen senin peşinden çıkarım. Babam bana; “Sen nereye gidiyorsun?” dedi mi; ben de; “Hayatım madem ki bir Çöpüklü Tay’a değmiyor, ben de hayatımı kurtaran bu adamla giderim,” derim. O zaman mecbur verir. Çünkü, babamın benden başka çocuğu yoktur,” demiş.
     Yollarına devam etmişler. Birkaç gün sonra Yemen’e gelmişler. Padişaha; “Padişahım müjde! Kızınız bir delikanlı tarafından kurtarılmış, geldiler,” diye müjdeler gitmiş. Doğruca, saraya gitmişler. Padişah, büyük bir sevinç içinde koşmuş, kızıyla delikanlıyı içeri almış. Epeyce hoş-beş etmişler. Padişah delikanlıya;
– Dile dilediğini, vereyim muradını, demiş. O da, küçük kızın dediği gibi iki kere;
– Sağlığını padişahım, demiş. Padişah;
– Benim sağlığımdan sana ne? Dileğini söyle, demiş. Delikanlı o zaman bir at istemiş. Tavlaya göndermişler. Küçük kızın tarifi üzerine gitmiş Çöpüklü Tay’ın yanına durmuş:
– Bunu istiyorum, demiş. Adamlar pek razı olmamış;
– Kardeşim, şu kadar Arap küheylan atın içinden bu uyuz tayı mı istersin, demişler. Delikanlı;
– Olursa bu olur, olmazsa istemiyorum, demiş. Hemen Padişaha haber iletmişler.
     Padişah;
– Gidersen git! Al sana bin altın, demiş.
     Delikanlı parayı almamış. Saraydan giderken kız peşine düşmüş. Padişah;
– Kızım, sen nereye gidiyorsun? demiş. O zaman kız Padişaha;
– Ben hayatımı ona borçluyum. Beni ölümden kurtaran bu delikanlıya bir Çöpüklü Tay’ı kıymazsan ben de ona bir ömür kölelik yaparım, demiş.
     Padişah, buna hem çok üzülmüş, hem de çok utanmış. Hemen emir vermiş. Çöpüklü Tay’ın semeri vurulmuş, delikanlıya teslim edilmiş. Delikanlı kendi atını orada bırakmış, o biçimsiz ata binmiş gitmiş. Yolda bunları gören çocuklar taşa tutmuşlar. Delikanlı bin bir müşkülatla şehrin dışına çıkmış. “Behey hayvan ne baş belâsı oldun bana!” demiş, hayvana bir kırbaç vurmuş. O zaman at;
– Ey insanoğlu kendi haline bakmaz, beni ne diye kırbaçlarsın! Şimdi söyle seni hangi diyara götüreyim, diye dile gelmiş. Delikanlı kılığındaki kız da;
– Beni İran’a götür, demiş. At;
– Öyleyse gözünü kapa! Hem de çok kuvvetli tutun ki, rüzgâr seni düşürmesin, demiş. Delikanlı atın yelesine sıkıca tutunmuş. On dakika sonra at;
– Aç gözünü, demiş.
     Delikanlı gözünü açmış ki, tay İran denen memleketin Tahran şehrinde bir kıyıda durmuş. At delikanlıya;
– Şimdi beni iyi dinle! Burada Mehmet Bey’in hanına ineceğiz. Orada benim yerim ayrıdır. Hancı benim Yemen Padişahının atı olduğumu biliyor. Sen şimdi çok dikkatli olacaksın. Çünkü şimdi sen bir şehzadesin, şehzade muamelesi göreceksin. Benim yemim üç kilo balık, üç kilo kuru üzüm, bir de bol su… Yemimi verip, terimi kurula! Ondan sonra sen de istirahat et! Yalnız bundan sonra sen erkek oluncaya kadar ismin; “Ahmet” olsun. Benim adım da Yusuf’tur. Bir daha yapacak işlerini bana sormadan yapma, diye tembih etmiş.
     Hana doğru gitmişler. Hana yaklaşır yaklaşmaz hanın sahibi ve işçileri şehzadeyi karşılamışlar. Atı tutmaya çalışmışlar. Delikanlı tayın dediklerini hatırlamış.
– Zahmet çekmeyin, ben atımı babamdan başka kimseye teslim edemem, demiş.
     Atı yerine yerleştirmiş, dışarı çıkmış. Bir de ne görsün; tellâllar bağırmıyor mu: “Yarın at meydanında kazılan çukuru atıyla atlayana İran Şahı kızını verecek!”
     Ahmet hemen atın yanına dönmüş, olanları Yusuf’a anlatmış. Yusuf, Ahmet’e;
– Biz de gidelim ama kızı alırsan ne yaparız, demiş.
     O zaman bizim delikanlı biraz bozulmuş. At bunu fark etmiş.
– Biz de yarın yarışa katılırız, kızı alırız. Gerisi kolaydır… Hayırlı sabahlar olsun cümle âleme, demiş.
     Delikanlı sabaha kadar uyumamış: “Acaba kızı alsak nasıl olur? O kız, ben kız…” diye düşünmüş.
     Sabah erkenden kalkmış, atı hazırlamış. At meydanı denen yere gitmek için yola düşmüş. Yemen’de olduğu gibi şehir ahalisi bunları yuhlamışlar. Bin bir türlü hakaretten sonra, zor güç at meydanına gelmişler. Meydanda yerini göstermişler. Yerine geçmiş, sırasını beklemiş. Bekler ama; gördüğü faciaya aklı ermemiş, pişman olmuş. İş işten geçtiği için de çaresiz yarışacakmış. Çünkü, çukurun içi at ve insan cesetleri ile dolmuş. Dolmuş ama; o çukuru hâlâ bir geçen olmamış.
     Vakit akşam olmak üzereyken sıra Ahmet’e gelmiş. At, Ahmet’e demiş ki:
– Beni şimdi geri çevir! Yoldaki zabıtalara da söyle yolu açsınlar! Beni şehre kadar sür! Dönende eğer burnumun deliklerinden duman çıkıyorsa hemen “Tamam!” de, gözünü yum, demiş.
     Ahmet, hemen zabıtalara talimat vermiş. Atını geriye çevirmiş. Çevirmiş ama; gel gör sabah gelirken yuhları çeken, hakaretleri eden o ahali görsün! Görsün ama ne görsün; atın ayakları bir âfet gibi yerden kesilmiş, kanat takmış gibi uçuyormuş. Ahmet hemen atı geriye döndürmüş. Çukura yaklaşmışlar, o zaman atın burun deliklerinden duman çıktığını görmüş. Ahmet, ata;
– Yusuf, tamamdır, demiş. At o zaman demiş ki:
– Çukuru geçer geçmez beni hemen geri çevir ki, bir daha atlayayım. Hemen bir daha derken; üç sefer atlayayım ki, kimsenin itirazı olmasın.
     Ahmet; “Ya Allah!” demiş atını mahmuzlamış, çukuru atlamış. Milletin alkışı ile atını geri döndürmüş. Bir daha… Bir daha… Derken tam üç defa daha atlamış. Millet Padişahın emri ile dağılmış.
     At, hemen Ahmet’i Padişahın yanına götürmüş. Ahmet, Padişahın elini öpmüş:
– Sağ olasın Padişahım, emirlerini yerine getirdim, demiş. Padişah da vezirine;
–  Delikanlıya kızımı verdiğimi ilân et! Düğün de hemen başlasın, demiş.
     Ahmet sevinçle hana dönmüş; atını yemlemiş, terini kurulamış, saraya dönmüş. Sarayda aynı şehzade gibi karşılanmış. Padişahın ailesi Ahmet’i çok beğenmişler. Sarayda kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Son gece gelince at Ahmet’e öğüt vermiş:
– Kendini hiç belli etme! Şimdilik kıza hiç yaklaşma! Allah ne gösterir? Elbette bunda da bir hayır vardır. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!”
     Orada helâlleşip, ayrılmışlar. O geceden sonra Ahmet, her gün atın yanına gelmiş. Gecelerin sayısı günden güne artmış. Aradan tam kırk gün geçmiş. Kız artık çok sıkılmaya başlamış. Bakmış olmayacak, anasına söylemiş:
– Kocam benden ayrı yatıyor, demiş. Anası da;
– Kızım hele bir dur. Elbet bir çare bulunur, demiş.
     Kızın anası da durumu vezire söylemiş. Zaten bu işe canı sıkılan vezir; “Ona öyle bir oyun oynayayım ki, kıyamete kadar aklı başına gelmesin. Çünkü bu kızı ben oğluma alacaktım, o mani oldu,” demiş.
     Doğruca Padişahın yanına gitmiş. Sohbet arasında Padişaha;
– Kıymetli Padişahım! Yemen Padişahının öyle bir kuşu var ki, her zaman hafız gibi Kur’an okur. Adına da Cennet Kuşu derler, demiş. O zaman Padişah;
– Varsa var! Hayrını görsün, bize ne, demiş. Vezir;
– Aman Padişahım, sen ne söylüyorsun? Bizim niye olmasın? Binlerce kişinin geçemediği çukurdan geçen şahıs herhalde sizin damadınızdır. Söyleyin getirsin, demiş.
     Padişah emir vermiş, damadını huzura çağırtmış. Damat Padişahın elini öpmüş.
– Buyurun, demiş. Padişah;
–  Oğlum! Yemen Padişahının bir kuşu varmış. Hafız gibi Kur’an okurmuş. Bize de bir tane bul, getir! Bunu senden istiyorum, demiş. Ahmet;
– Bana bir gün mühlet ver, demiş. Dışarı çıkmış, soluğu atın yanında almış. Yusuf, hiç şaşmadan;
– Söyle bakalım, sana ne vazife verdiler, demiş. Ahmet meseleyi anlatmış.
     Yusuf da;
– Şimdi git içine yüz tane kuş sığacak bir kafes yaptır. Ama sağlam ve altından olsun. Al hemen gel! Allah’ın izni ile olur, demiş.
     Ahmet, hemen Padişaha çıkmış, kafesi söylemiş. Kafesi yaptırmış, Ahmet’e teslim etmişler. Ahmet kafesi alır almaz Yusuf’un yanına gelmiş. Yusuf ona ne yapacağını tek tek anlatmış:
– Cennet Kayası’na varınca bir kapı açılacak. O kapıdan çok hızlı gireceğiz. On dakika sonra geri çeviremezsen ikimiz de kayaya çarpar paramparça oluruz. Geriye döner dönmez de; “Ey Cennet Kuşları! Allah’ını seven biri de benim kafese girsin!” demeyi unutma, demiş.
     Yıldırım hızıyla oradan çıkmışlar, Cennet Kayası’na gelmişler. İki tane kapı açılmış. Kapıdan içeri girmişler. Geriye dönerken de; “Ey Cennet Kuşları! Allah’ı severseniz benim kafesime girin!” diye bağıra bağıra dışarı çıkmışlar. Kafesin içi kuş dolmuş. Sevinerek Padişah’ın yanına gelmişler; kafesi bırakmış, çıkmışlar. O zaman Padişah çok sevinmiş ama vezir bozulmuş. Hem bozulmuş, hem de korkmaya başlamış. Hemen odadan dışarı fırlamış, kızın anasını bulmuş. Kadına;
– Bu senin damadın çok zalim bir adamdır. Ben bundan çok korkuyorum, demiş.
     Ahmet yine kızın yanına çıkmış, oturmuş. Fakat çok sert olduğu yüzünden belliymiş. Kız, bir fırsatını bulur bulmaz soluğu anasının yanında almış. Anasına;
– Damadın geldi, demiş. Anası da;
– Biliyorum, geldi ama işler çok fena! Tam yüz tane Cennet Kuşu getirmiş, demiş.
     Anasıyla konuşmuş, dertleşmiş. Yine odasına dönmüş. Aradan birkaç gün geçmiş, kız yine anasının yanına gelmiş:
– Ana bu adam serseridir, yatağıma gelmez. Bir battaniye ile divanın üzerinde uyur, demiş.
     Kızın anası soluğu vezirin yanında almış. Vezir, ona bir oyun oynayacağını söylemiş, Padişah’ın yanına gitmiş. Sohbet ederken Padişaha;
–  Padişah’ım, Yemen Padişahının bir atı var ki, dünyada emsali bulunmaz. Bindin mi gözünü yum, açtın mı dünyanın öbür ucuna götürsün, demiş. Padişah da;
– Varsa, Allah sahibine bağışlasın, demiş. Vezir;
–  Aman Padişahım unutuyorsun. Onun bir Cennet Kuşu varsa, senin yüz tane… Bizim aslan gibi bir damadımız var, demiş. Padişah damadını huzuruna çağırtmış:
– Ahmet oğlum! Yemen Padişahının bir atı var. Ben onu istiyorum, demiş.
     Ahmet bir gün izin istemiş, soluğu atın yanında almış. Olanı biteni ata anlatmış. O zaman at;
– Ahmet, bu iş çok zor! Çünkü; onlar benim sülâlemdir. Anam, babam, kardeşlerimdir. Kendileri de Aygır Gölü’ndedir. Artık yapacak bir şey yok. Sana bir defa söz verdim ölene kadar arkadaşız. Şimdi beni iyi dinle! Git Padişaha söyle; altından öyle bir semer yaptırsın ki, dünyada eşi benzeri olmasın, demiş.
     Ahmet doğru Padişahın yanına gitmiş. Atın dediği gibi söylemiş. Padişah kabul etmiş, semeri hemen yaptırtmış. Ertesi gün, yola çıkmışlar. Aradan bir saat geçmiş, Aygır Gölü’ne gelmişler. At, Ahmet’e demiş ki:
– Şimdi beni iyi dinle! Şu semeri bu kayanın üstüne koy. Kendin de şu çınarın başına çık. Bir saat sonra otuz sekiz kardeşimle annem çıkacaklar. Kardeşlerim sağa sola koşar, oynarlar. Yorulduktan sonra yatarlar. Biraz sonra annem de şuraya gelir. Bu kayayı çok sever; çünkü ben burada doğmuşum. Hem de aynı anda beni kaybetti. Şöyle ki, ben doğar doğmaz kardeşime bir deniz canavarı saldırmış. Annem onu korumak için koşmuş. Meğerse buralarda da avcılar bizi beklermiş. Hemen beni almış götürmüşler. Şimdi annem beni öldü ya da felâkete uğradı biliyor. Onun için her zaman buraya gelir, ağlar. Ondan sonra her zaman kardeşlerimle beraber gelir, onları daha sahipsiz bırakmadığı gibi burada kendisi nöbet bekler. Buraya gelip, bu altın semeri burada görürse hemen; “Ah şimdi bu gençliğimin sonunda ihtiyarlığımın önünde bir insanoğlu olsa; bu altın semeri belime vursa da yoruluncaya kadar koştursa!” der. Sen de o zaman selviden; “Ben buradayım, dediğini yaparım!” dersin. O da; “Gel ey insanoğlu!” der. Sen de dersin ki; “Yemin et!” O da; “Ediyorum,” der. O zaman sen; “Yusuf’un ruhu için yemin et!” dersin. Eğer yemin ederse iner, o zaman semeri vurursun, bir güzel koşturursun. “Yoruldun mu?” dersin. O yine; “Ey insanoğlu, yoruldum al semerini, bırak beni!” der. Sen de hemen benim yanına getirirsin. O zaman annemden, kardeşlerimden birini isterim, inşallah o da verir çıkar gideriz, demiş.
     Ahmet, semeri almış, kayanın üstüne koymuş, kendi de selvinin tepesine çıkmış. Bir buçuk saat beklemiş, canı sıkılmış, uykusu gelmiş. En sonunda bakmış ki, Aygır Gölü dalgalanmış geliyor. Biraz sonra otuz dokuz tane su beygiri çıkmışlar. Yusuf’un dediği gibi sağa sola koşup yorulmuşlar. Sonra da kıyıdaki kumların üstüne uzanıp yatmışlar.
     Ana at, dolanıp yorulduktan sonra kayanın önüne gelmiş. Altın semeri görünce şaşırmış. Aynen atın dediği gibi demiş. O zaman Ahmet;
– Ben buradayım, demiş. Anası;
– Ey insanoğlu, tamam, gel, demiş. Ahmet de;
– Yemin et ineyim, demiş. At da yemin etmiş.
     Ahmet inmiş, semeri vurmuş yoruluncaya kadar da koşturmuş. At;
– İn insanoğlu in, demiş.
     Ahmet, atı Yusuf’un yanına getirmiş. Anası Yusuf’u tanımış; bir zaman ağlaşmışlar. O sırada kardeşleri de yanlarına gelmişler. Hiçbiri Yusuf’u tanımamış. Çünkü; Yusuf onlara benzemiyormuş, Çöpüklü bir beygir olmuş. Anneleri onlara;
– Size her zaman ağlayarak söylediğim kardeşiniz Yusuf budur! demiş. Onlar da sevinmişler.
     Yusuf, annesinden kardeşinin birini istemiş. O zaman annesi;
– Bundan sonra bizleri ancak ölüm ayırır. Hepimiz seninle beraber geleceğiz, demiş.
     Yusuf’la Ahmet çok sevinmişler. Hep beraber yola çıkmışlar. Yusuf annesine;
– Şehre girerken çok heybetli azgın bir vaziyette gireceğiz. İnsanları öldürmeyip, korkutacağız, demiş.
     Şehre gelmişler. Şehirde gürültü çıkararak milleti korkutmuşlar. Padişahın tavlasına gelmişler. Ahmet, atları tavlaya bırakmış. Bakıcıya da tembih etmiş:
– Bu atlara çok iyi bakacaksın! Atların her birine beş kilo taze balık ile beş kilo kuru üzüm vereceksin. Eğer iyi bakmazsan derini yüzer yarana da tuz ekerim, demiş.
     Bu arada Padişaha da; “Damadın Ahmet, otuz dokuz tane atı tavlaya teslim etti,” haberi gelmiş.
     Ahmet çok sinirli olarak karısının yanına gelmiş. Böylece aradan birkaç gün geçmiş. Vezir durmadan bir fesatlık yapmayı düşünüyormuş. En sonunda aklına bir şeytanlık gelmiş. Padişahın yanına gitmiş:
– Padişahım, Yemen Padişahının sihirli bir elması varmış. Kaf Dağı’ndan getirtmiş. Canı hangi meyveyi istese o meyve olurmuş. Meyveyi yedikten sonra yine aynı elma oluyormuş, demiş. O zaman Padişah;
– Ne yapalım? Varsa hayrını görsün, demiş. Vezir;
– Padişahım! Onun bir kuşu varken; bizim yüz tane oldu. Onun bir atı varken; bizim otuz dokuz tane oldu. Bizim şu aslan gibi damat bu elmayı da getirse, demiş.
     Padişah, hemen enişteyi çağırtmış, isteğini söylemiş. O da biraz müsaade istemiş. Atının yanına gitmiş. At şaşırmış; Ahmet’e sormuş:
– Hayırdır inşallah, demiş. Ahmet de olanları anlatmış. O zaman Yusuf sevinmiş:
– Git söyle, hemen hareket ediyoruz, demiş.
     Ahmet, Padişah’a söylemiş, hemen hareket etmişler. Bu sefer yolculuk tam bir hafta sürmüş. Birçok zorlukla karşılaşmışlar. Sonunda Kaf Dağı’nın dibine gelmişler. Yusuf, Ahmet’e demiş ki;
– Şimdi beni iyi dinle! Artık senin erkek olma zamanın geldi. Eğer beni geriye çeviremezsen yolumuz doğrudan doğruya, “Veyil Deresi”ne iner; geri dönmemiz de mahşere kalır. Şimdi sen her zaman olduğun gibi soğukkanlı davran! Ben hızla gittim mi, dönüşümde şu karşıda görülen ağaçtaki elmadan alabildiğin şekilde al, demiş.
     Yıldırım hızı ile harekete geçmişler. Geçer geçmez de Ahmet yine atını geriye çevirmiş. Dönerken de dala asılmış, üstündeki birkaç elma ile beraber koparmış; ama tam o sırada dağ taş seslenmeye başlamış. Türlü türlü sesler çıkıyormuş. Fakat Yusuf’un hızı ile her şeyi halletmişler. Arkalarından bir ses; “Eğer erkek isen kadın; kadın isen erkek olasın!” diye beddua etmiş.
     Yusuf, Ahmet’e sormuş:
– Oğlan oldun mu? O da;
– Evet, demiş.
     Sonunda Padişahın yanına gelmişler, elmayı teslim etmişler. Dışarı çıkarken Yusuf, yine her zaman ki gibi Ahmet’e nasihat etmiş:
– Şimdi hanımın uyuyor. İçeriye öyle bir hışımla gir ki, neye uğradığını şaşırsın. Elindeki şu kırbaçla da bize verdiği eziyetlerin karşılığını çıkarıncaya kadar kırbaçla! De ki; “Benim kim olduğumu bilmeden seni bana verdiler. Sen de beni olmadık tehlikelere yolladın!” der bırakırsın, demiş. O zaman anasının yanına gider, olup bitenleri anlatır. Onlar da pişman olurlar, onunla niye ayrı yattığına hak verirler. Böylece bizim de işimiz sona ermiş olur, demiş.
     Ahmet, atın dediklerinin hepsini yapmış. Padişah da Ahmet’ten özür dilemiş, yeniden kırk gece kırk gündüz düğün yapmış. Yemiş, içmiş, muratlarına ermişler…

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir