Robinson Crusoe (12)
Robinson Crusoe (12)

Robinson Crusoe (12)

     On İkinci Bölüm (Robinson Kendine Başka Bir Yer Seçiyor)
     4 TEMMUZ’DAN 14 TEMMUZ’A KADAR: İşim gücüm tüfeğim elimde olduğu halde, adada dolaşmak oldu. Gezintilerimi sık sık tekrar ediyor, hastalıktan yeni kalkıp kuvvetini toplamaya çalışan bir kimse gibi, uzun uzun dolaşıyordum.
     On aya yakın bir zamandan beri bu ıssız adada bulunuyordum. Buradan kurtulmak ümidim tamamen kaybolmuştu. Bu vahşi yere hiç bir zaman bir insan ayağı basmamış olduğuna kesin olarak inanıyordum. Ancak 15 Temmuz’da adayı dolaşmaya çıkabildim. Önce size bahsettiğim küçük koya gittim. Bütün sallarımı oraya çekmiştim. Dere boyunca yürümeye başladım. İki mil kadar gittikten sonra, küçük bir dere gördüm; suyu iyi ve bal gibi tatlı idi. Fakat mevsim yaz, yani kurak olduğu için, bazı yerlerinde hiç su yokmuş gibiydi.
     Bu derenin kıyısında, güzel bir yeşillikle kaplı çayırlar buldum. Dere kenarından uzaklaştıkça, çayırlar hafif bir meyille yükseliyordu. Nihayet su altında kalmayacak kadar yüksek olan yerlerde gayet uzun saplı bir yığın tütün fidelerine rastladım. Daha bilemediğim bir sürü bitki vardı. Yabani şeker kamışları da gördüm.
16 TEMMUZ: Ertesi gün aynı yoldan giderek, bir gün evvelkinden daha ilerilere sokuldum. Çayırlarla derenin daha içerilere kadar uzanmadığını ve arazinin ormanlarla kaplı olduğunu gördüm. Burada çeşit çeşit meyveler buldum; yeri kaplayan kavunlar mı istersiniz, ağaçlardan sarkan üzümler mi ararsınız, lıepsinden vardı. Olgun ve renkli salkımlar koparılmak için bekliyordu. Bu keşfim beni hem şaşırttı, hem sevindirdi.
     Bütün günü orman kenarında geçirdim; karanlık basarken evime dönmeyi uygun bulmayarak, ilk defa açıkta yatmaya karar verdim. Ortalık iyiden iyiye kararınca, adaya ilk çıktığımda bana sığınak vazifesi görmüş olanına benzeyen sık yapraklı bir ağaç seçerek, üzerine rahatça yerleştim ve derin bir uyku çektim. Ertesi sabah keşfime devam ederek, dört mil kadar yürüdüm : Kuzeye doğru gidiyor, sıra tepeleri, gerimde ve sağımda bırakıyordum.
     Bu kadar gittikten sonra, kendimi batıya doğru meyilli düz bir yerde buldum; suları serin küçücük bir dere; bir tepeden çıkarak, karşı tarafa yani doğuya doğru akıyordu. Bütün bu yerler o kadar hoş havalı, o kadar yeşil ve o kadar çiçekli görünüyordu ki, insan eliyle ekilmiş bir bahçe zannedilebilirdi. Burada baharın devamlı olarak hüküm sürdüğünü anlamak kolaydı.
     Bu nefis manzaralı vadiyi biraz indim, sonra durarak doya doya seyretmeye başladım. Bir an içimi kemiren bütün üzüntülerimi unutarak, bütün bu seyrettiğim yerlerin benim olduğunu düşündüm; bundan gizli bir zevk duydum. Bu bölgenin sahibi, mutlak kralı bendim. Çok miktarda kakao, portakal, limon ağaçları gördüm. Hepsi yabaniydi; pek azında meyve vardı. Kopardığım yeşil yeşil limonların yenmesi hoştu.
     Bu kısa yolculuktan dönerken, bu vadinin bereketini, güzelliğini hayran hayran seyrediyor, bu ormanlar ve yamaçların gerisinde yerleşmenin ne kadar hoş olacağını düşünüyordum. Çadırımı kurduğum yerin adanın en fena yeri olduğunu anladım. Bunun üzerine oradan taşınıp, bu hoş ve bolluk yerde yerleşmeyi aklıma koydum.
     Bu tasavvuru uzun zaman kafamda taşıdım; bu yerlerin güzelliği hayalimi alabildiğine zenginleştirmişti. Fakat vaziyeti iyice gözden geçirip de, şimdiki yerimin denize yakın olduğunu düşününce, bu yakınlığın bana hayırlı olabileceğini anladım. Beni bu yerlere sürükleyen kader, bana felâket arkadaşları gönderebilirdi; gerçi böyle mesut bir hâdise pek olacağa benzemiyordu amma, adanın göbeğindeki tepelere yerleşmekle, kurtulmamı imkânsız bir hale getirmiş olmaz mıydım? O vakit yerimi değiştirmemeye karar verdim.
     Halbuki o cennet gibi güzel yerlere gönlümü öylesine kaptırmıştım ki Temmuzun geri kalan hemen bütün günlerini burada geçirdim. Yerimi değiştirmemeye karar verdiğim halde, küçük bir çiftlik kulübesi kurarak, arzumu yerine getirmekten kendimi alamadım, Burayı da çitlerle ördüm. O günden sonra, kendime, biri sahilde gemilerin gelişine göz kulak olmak için, diğeri de kırda mahsulü ve üzümleri toplamak için, iki evi olan bir adam gözüyle bakmaya başladım.
     14 AĞUSTOS’TAN 26 AĞUSTOS’A KADAR: Yağmur hiç kesilmeden yağdı, durdu. O kadar ki, hiç dışarı çıkılacak gibi değildi. Halbuki yiyeceğim de gittikçe tükeniyordu; nihayet iki defa dışarı çıkmayı göze aldım; bir keçi vurdum, bir de kocaman bir kaplumbağa buldum. Bununla kendime nefis bir ziyafet çektim.
     30 EYLÜL : Adaya ayak bastığım o uğursuz günün yıldönümü! Direğimin üzerindeki çentikleri hesapladım; adaya çıkalı üç yüz altmış beş gün olmuş. O gün güneş bataııa kadar, tam on iki saat ağzıma bir şey koymadım. Sonra bir salkım üzümle bir parça peksimet yiyerek orucumu bozdum ve gidip yattım.

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir