Ama Seksen Dokuzuncu Gece Olunca
Ama Seksen Dokuzuncu Gece Olunca

Ama Seksen Dokuzuncu Gece Olunca

     Demiş ki: 

     “Ve de Şeytan’ın kendisi bile, tüm marifetleriyle ortaya çıksa, düşmanlarımızı içine düşüreceğim ağdan kurtaramaz! Onları kahretmek için önerdiğim plan şudur:
     Eteklerinde düşmanlarımızın konakladığı Duman Saçan Dağ’a gitmek için yelken açacak gemilere bindirerek elli bin savaşçı gönder! Öte yandan da, kara yoluyla, geri kalan tüm ordunu bu imansızları ansızın bastırmak için yollarsın! Böylece, her yandan sarılmış olurlar ve içlerinden hiçbiri kahrolmaktan kurtulamaz. Benim planım budur!” diye yanıt vermiş. Kral Afridonyos da, yaşlı kadına, “Gerçekten, görüşün, üstün bir görüş, ey yaşlıların kraliçesi ve bilgelerin imparatoriçesi!” demiş.
     Böylece savaşçı yüklenmiş gemiler yelken açmış ve Duman Saçan Dağ’a ulaşmışlar ve yüksek kayalıkların ardında gürültü çıkarmadan toplanan adamları kıyıya çıkarmışlar. Ve karayoluyla gelen ordu da düşmanın karşısına çıkmakta gecikmemiş. Böylece, o sırada, çarpışan kuvvetlerin durumu şu şekilde imiş:
     Bağdat ve Horasan’dan gelen Müslüman orduları Şarkân’ın komutasında yüz yirmi bin atlıdan oluşuyor; dinsizlerin ordusu ise; biri bir milyon, diğeri altı yüz bin savaşçıdan oluşan iki kol halinde bulunuyormuş. Böylece dağlara ve ovalara gece inince, ordugâhı aydınlatan ışıklarla yöre, koca bir mangala benziyormuş.
     Ve o sırada Kral Afridonyos ve Kral Hardobyos, prenslerini ve ordu komutanlarını büyük bir danışma kurulu sağlamak üzere toplamışlar ve ertesi günden başlayarak Müslümanlar’a karşı her yandan aynı zamanda savaşa girişilmesini kararlaştırmışlar. Ama kaşlarını çatarak onları dinleyen yaşlı Felaketler Anası, ayağa kalkmış ve Kral Afridonyos ile Kral Hardobyos’a ve orada bulunanlara, “Ey savaşçılar, ruhlar kutsanmadıkça, bedensel savaş, feci sonuçlar ortaya çıkarmaktan başka işe yaramaz! Ey Hristiyanlar, savaşmadan önce Hristos’a yaklaşmanız ve kurutulmuş patriklik dışkısının tütsüsüyle ruhunuzu arıtmanız gerek!” demiş. İki kral ile savaşçılar, “Sözlerinizi saygıyla karşılarız, ey saygıdeğer anne!” demişler.
     Patrikliğin dışkısının yakılmasıyla ortaya çıkan bu tütsünün neden oluştuğuna gelince: Konstantiniyye’nin Büyük Patriği büyük aptestini bozunca dışkısı toplanıp misk, amber ve aselbent ile karıştırılarak pasta haline getirilir; kuruduktan sonra toza dönüştürülerek; bu da altın kutulara konularak, tüm Hristiyan krallarına ve tüm Hristiyan kiliselerine gönderilirmiş. Ve böylece patriğin dışkısının tozu her törensel vesileyle Hristiyanlar’ı kutsamak ve özellikle yeni evlileri, yeni doğan çocukları tütsülemek ve yeni din adamlarının duasını yapmak için üstün vasıflı bir buhurdanlık gereci oluştururmuş. Ama büyük patriğin dışkısı ancak on eyalete yettiğinden ve bütün Hristiyanlar’ın ihtiyaçlarını karşılamadığından, papazlar bu tozu, azizliği daha düşük derecedeki, örneğin daha düşük seviyedeki patriklerin ve patrik yardımcılarının dışkılarını da bunlarla karıştırıyormuş. Bu sahtekârlığı saptamak da pek öyle kolay değilmiş. Ve yine de bu toz, erdemlerinden ötürü, bu Rum domuzlarınca pek değerli tutuluyor, tütsülenmenin ötesinde göz hastalıklarında damla, mide ve bağırsak hastalıklarında mide ilacı olarak da kullanılıyormuş. Fakat bu kullanımı ancak kral ve kraliçelerin en varlıklı olanları sağlayabiliyormuş; çünkü fiyatı çok yüksekmiş ve bir dirhem ağırlığındaki miktarı, bin altın dinara satılıyormuş. Ve işte patriklik dışkısından çıkan tütsünün esası buymuş. 

     Anlatısının burasında Şehrazat gün doğduğunu görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir