Ama Doksan Beşinci Gece Olunca
Ama Doksan Beşinci Gece Olunca

Ama Doksan Beşinci Gece Olunca

     Sözünü sürdürmüş:

     İşittim ki, ey bahtı güzel Şahım, tacirler, bunun üzerine, iki kardeşe Felaketler Anası’nın düzenleyip onlara öğrettiği öyküyü anlatmışlar. Ve iki kardeş çilekeş ihtiyarın çektiği acıların ve manastırın mahzenlerinden kurtarılışının öyküsünü işitmekle çok duygulanmış. Tacirlere, “Peki nerede şimdi bu aziz çilekeş? Onu yine manastırda mı bıraktınız?” diye sormuşlar. Onlar da, “Manastırın bekçisi keşişi öldürünce, hemen azizi bir sandığa kapattık ve katırlardan birine yükledik ve büyük bir hızla oradan kaçtık. Şimdi onu size bırakıyoruz. Ama, manastırdan kaçmadan önce orada yüzlerce kilo altın, gümüş ve her türden mücevher saklandığını saptadık; zaten birkaç dakika sonra görüşeceğiniz çilekeş aziz size bunu daha iyi açıklar,” demişler.
     Ve bu tacirler, hemencecik gidip katırın yükünü çözmüşler ve sandığı açarak çilekeş azizi iki kardeşin önüne getirmişler; Hıyarşembe çiyesi kadar kara, zayıf ve pörsük imiş ve sırtında kamçı darbelerinin yara yerleri ve de cildinde vurulduğu zincirin etine gömülmüş izleri varmış.
     Aslında Felaketler Anası olan bu kişinin görünümü karşısında iki kardeş önlerinde çile çekenlerin en azizinin bulunduğuna inanmış; özellikle çilekeşin alnının, hain yaşlı kadının derisine sürdüğü gizemli merhem dolayısıyla güneş gibi parladığını görünce, ona doğru ilerleyerek ve ondan kutsanma dileyerek el ve ayaklarını öpmüşler ve hatta çilekeş bir aziz sandıkları bu kimsenin katlandığı acılardan etkilenerek ağlamaya başlamışlar.
     Bunun üzerine kadın onlara, ayağa kalkmaları için işaret etmiş ve kendilerine, “Şimdi ağlamayı bırakın ve benim sözlerime kulak verin!” demiş. Bunun üzerine iki kardeş hemen itaat etmiş ve o da kendilerine: “Bilin ki, ben efendimin iradesine sessizce boyun eğmekteyim; çünkü biliyorum ki, onun başıma getirdiği felaketler sadece benim sabrımı ve alçakgönüllülüğümü denemek içindir. Şükürler olsun ona, şükürler olsun! Yüce Tanrı’nın denemelerine dayanamayanlar asla cennetin zevkini tadamazlar. Ve eğer ben şimdi kurtuluşumdan dolayı mutluysam, bu, acılarımın sona erdiğinden değil, Müslüman kardeşlerimin arasına katıldığımdan ve İslam davası için dövüşen savaşçıların atlarının ayakları altında ölmek ümidindendir! Çünkü kutsal savaşta ölen insanlar ölmezler, ruhları ölümsüzdür!” demiş.
     Bunun üzerine iki kardeş azizin ellerine uzanıp yeniden öpmüş ve ona yiyecek getirsinler diye emir vermek istemişler; ama o, “Neredeyse on beş yıldır oruç tutmaktayım ve şimdi Tanrı bunca nimet sağlamışken, bu orucu bozacak ve imsaktan uzaklaşacak kadar dine aykırı davranmak istemem! Ama gün batarken, bir parça ekmek yerim!” diyerek reddetmiş. Bunun üzerine ısrar etmemişler; fakat akşam olunca, sofra kurdurmuşlar; kendileri ona ikramda bulunmak istemişler; ama hain kadın onlara, “Şimdi yemek yeme zamanı değil, Yüce Tanrı’ya yakarma zamanıdır!” diyerek onları geri çevirmiş ve hepsi birden mihraba yönelerek namaz kılmaya başlamış. O da bütün gece ve onu izleyen iki gece, öylece hiç istirahat etmeden ibadet etmiş durmuş.
     Bunun üzerine iki kardeş, ona karşı, onu her an çilekeş bir âdem, bir aziz sanarak büyük bir saygı duymuş ve ona kendisine ait hizmetçiler ile aşçıların oturacağı büyük bir çadır vermişler ve üçüncü günün sonunda, hâlâ beslenmek için hiçbir şey almamakta ısrar edince, iki kardeş bizzat hizmet etmeye gelmiş ve çadırına gözün ve gönlün dileyebileceği hoş şeyler getirmişler. Ama o, hiçbir şeye dokunmak istememiş ve bir parça ekmek ile biraz tuzdan başka hiçbir şey yememiş. Bu yüzden iki kardeşin ona karşı saygıları daha da artmış ve Şarkân, Dav-ül-Mekân’a “Aslında, bu zat bu dünyanın nimetlerini kesinlikle reddediyor! Eğer benim kafirlerle vuruşmak gibi bir görevim olmasaydı, onun kulu kölesi olurdum ve kutsamasını üzerimde duymak için tüm hayatımı ona bağlardım. Haydi gidip ondan, bize biraz nasihatte bulunması için ricada bulunalım! Zira yarın Konstantiniyye üzerine yürümek zorundayız; onun sözlerinden yararlanmak için bundan iyi fırsat bulamayız!” demiş.
     Bunu duyan Büyük Vezir Dendan da, “Ben de, bu çilekeş azizi görmek ve ondan kendim için de hayır duada bulunmasını dilemek isterim; zira bu kutsal savaşta ölümü tatmak ve Yüce Tanrı’nın huzuruna çıkmak isterim; çünkü bu hayattan alacağımı aldım artık!” demiş.
     Bunun üzerine üçü birden bu hain yaşlı kadın, Felaketler Anası’nın oturmakta olduğu çadıra yollanmış ve onu orada ibadetten kendinden geçmiş halde bulmuşlar. Bu durumda, onun ibadetini bitirmesini beklemişler; ama üç saatlik bir bekleyiş sonunda, döktükleri hayranlık gözyaşlarına ve hıçkırıklarına karşın, yaşlı kadın, bu diz üzerinde ibadet halindeki duruşundan ayrılmamış ve onlara en küçük bir ilgi bile göstermemiş; yine de ona doğru ilerleyip önünde yeri öpmüşler. O zaman ayağa kalkmış ve onlara barış dileyip hoş geldiklerini söyledikten sonra, “Bu saatte beni görmeye niçin geldiniz?” demiş.
     “Ey çilekeş aziz, buraya geleli birkaç saat oldu. Ağlayışlarımızı işitmedin mi?” diye yanıt vermişler. O da, “Tanrı huzurunda bulunan kimse, bu dünyada olup bitenleri görüp işitemez!” diye yanıt vermiş. Onlar da kendisine, “Ey aziz çilekeş, biz seni büyük savaşa girişmeden önce kutsamanı dilemek ve senin ağzından, yarın Tanrı’nın yardımıyla sonuncusuna kadar kıracağımız kafirlerin nezdinde geçirdiğin esirlik öyküsünü öğrenmek için görmeye geldik!” demişler. Bunu duyan lanetli yaşlı kadın, “Vallahi! Eğer siz müminlerin komutanları olmasaydınız, şimdi size anlatacaklarımı asla anlatmış olamazdım! Çünkü siz bundan sonuç olarak çok büyük bir yarar sağlayacaksınız! Dinleyin öyleyse!” demiş…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir