Robinson Crusoe (13)
Robinson Crusoe (13)

Robinson Crusoe (13)

     On Üçüncü Bölüm (Robinson İyi Bir Marangoz ve Usta Bir Çiftçi Oluyor)
     Daha yukarılarda, bütün adayı bir baştan bir başa dolaşmak istediğimi ve derenin çıktığı yere kadar gelerek, orada bir .çiftçi kulübesi yaptığımı söylemiştim. Buradan adanın öbür tarafını ve denizi görmeme mani olacak hiçbir şey yoktu. O tarafları da görmek istedim. Tüfeğimi, baltamı, köpeğimi aldım, torbama da her zamankinden daha fazla barut, kurşun ve iki üç salkım da üzüm koyarak yola çıktım. Bütün vadiyi geçince, batıda denizi gördüm; hava gayet açık olduğu için, denizin karşı yakasında gözüm belli bir şekilde bir kara parçası ilişti. Bu bir ada mıydı, yoksa kıtanın bir parçası mıydı, bunu bir türlü kestiremiyordum. Bu kara parçası çok yüksekti ve batıdan güney batıya doğru uzanıyordu. Bulunduğum adadan yetmiş beş kilometre kadar uzaktaydı.
     Bu kara parçasının durumu hakkında bütün bildiğim, buranın Amerika kıtasına bağlı olduğundan ibaretti; ihtimal oralarda vahşiler oturuyordu. Kazara oraya çıkmış olsaydım; muhakkak ki vahşiler beni şimdiki durumumdan daha feci bir akıbete uğratırlardı. Vaziyeti daha dikkatle inceleyince anladım ki, bu arazi İspanyol topraklarına dahilse, muhakkak vakit vakit gemilerin geçtiğini görecektim; yok tersine, şimdiye kadar gemiye falan rastlamadıysam, buraların Brezilya’yı Yeni Gırnata’dan ayıran ve vahşilerin oturdukları sahiller olması lâzım gelirdi. Bunlar insan eti yiyen, dünyanın en korkunç yamyamlarıydı; ellerine geçen insanları öldürmekten geri kalmazlardı.
     Böyle şeyler düşünerek yoluma devam ediyordum. Adanın bu tarafı bana bulunduğum tarafından çok başka göründü; manzarası şirin, ovaları yeşillik ve çiçekli, ormanları yüksek ve sık ağaçlıydı. Bir sürü papağan gördüm. Bir tanesini yakalayıp kendime alıştırmak ve konuşmasını öğretmek için can atıyordum. Nihayet sopamla bir yavru papağan düşürdüm. Sonra yarasını sağılttım, hayvancağız kendini toparladı. Evime götürdüm; ona konuşmasını öğretinceye kadar seneler geçti. Ama sonunda ismimi gayet teklifsiz bir şekilde çağırmasını öğretebildim. Bu yüzden başımdan bir vaka geçti; gerçi ehemmiyetsiz amma yeri gelince anlatacağım.
     Deniz sahiline varınca, adanın bu tarafına karşı olan hayranlığım büsbütün arttı; gözüme çarpan her şey, hisseme adanın en işe yaramayan tarafı düşmüş olduğuna dair olan kanaatimi kuvvetlendiriyordu. Kulübemin bulunduğu sahilde bir buçuk senede üç taneden fazla kaplumbağa bulamamışken, adanın bu sahili kaplumbağayla dolup taşıyordu. Etrafta türlü cinsten kuşlar oynaşıp duruyordu.
     Buraları cennet gibi yerler olmakla beraber, yerimi değiştirmek için içimde en küçük bir arzu duymuyordum. Geldiğim yere alışmıştım; şu güzelim yerleri seyrettiğim anda bile, yuvamdan uzaklaşıp yabancı bir memlekete gitmişim gibi geliyordu bana! Sahil boyunca yoluma devam ederek doğuya doğru ilerledim. On iki mil kadar gittikten sonra, bana işaret vazifesini görsün diye, sahile uzun bir sırık diktim. Evime dönmek üzere yola çıktım. Bir başka sefer evimin doğu tarafından gidip, işaret koyduğum yere gelinceye kadar, adanın diğer yarısını da dolaşmaya karar verdim.
     Köpeğim yolda bir keçi yavrusu yakaladı. Hemen atik davranıp hayvancağızı köpeğin ağzından kurtardım. Zaten ne zamandır, diri diri bir keçi yakalayıp üretmek ister dururdum. Keçinin boynuna bir tasma geçirdim, sonra buna bir ip bağlayarak peşimden sürükleye sürükleye çiftlik evime getirdim.
     Bir hafta evden dışarı çıkmadım; yorgunluğumun acısını çıkardım. Artık ailemize katılmış olan papağana bir kafes yaptım. Keçiyle ayrıca meşgul oldum; kendisine her gün elimle yiyecek veriyor ve sık sık okşuyordum. Az zamanda o kadar alıştı, o kadar sokulgan oldu ki, bir daha hiç yanımdan ayrılmak istemedi.
     Elimde yeter derecede alet bulunmadığı, kendim de bu alanda becerikli olmadığım için, marangozluk işleri çok zamanımı alıyordu. Mesela, mağaramda kullanılmak üzere bir tahta rafı ancak kırk iki günde yapabildim. Halbuki gerekli aletleri ve atölyesi olan iki kişi bir ağaçtan böyle altı tane rafı bir günde yapabilirdi. Ben ise ormanda seçtiğim kalın bir ağacı üç günde zar zor kesiyordum. Sonra onu üç parmak kalınlığında parçalara bölmek için balta kuvvetiyle iş görüyordum.
     Kasım ayı gelince, ektiğim arpa ve pirinçlerden iyi bir mahsul alacağımı umuyordum. Ektiğim arazi o kadar büyük değildi. Fakat bir gün bütün mahsulü kaybedeceğimi anladım. Yabani keçiler ve yukarıda tavşan adını verdiğim hayvanlar tarlaya zarar veriyorlardı; bir kere arpa filizlerinin tadını aldılar ya, gece gündüz tarladan ayrılmıyorlar, ekini, başak bağlamasına meydan vermeden yiyip bitiriyorlardı.
     Bu zararı önlemek için tarlanın etrafına bir çit sarmaktan başka bir çare bulamadım. Geceleri de köpeğime nöbet beklettim. Bu vaziyet karşısında hırsızlar tarladan uzaklaşmak sorunda kaldılar. Bundan sonra ekin gözle görülecek şekilde gelişti, olgunlaştı. Ama tam ekinler başaklanacağı sırada bu sefer de kuşlar başıma belâ oldular. Çünkü bir gün mahsulün ne âlemde olduğunu anlamak için çit boyunca dolaşırken, türlü cinsten kuşların tarlanın etrafını sarmış olduklarını gördüm; hepsi pusuya yatmış, hırsızlıklarına başlamak için gitmemi bekliyorlardı. Bu manzara karşısında yüreğim cız etti. Ümitlerimin suya düştüğünü, başıma gelecek kıtlığı ve mahsulümün mahvolduğunu görür gibi oldum. İşin fenası bu felâketi önceden tahmin ettiğim halde, bunu nasıl önleyeceğimi bilmiyordum. Tüfeğimi doldurdum. Sonra tamamen gidiyormuşum gibi yaparak, tarladan birkaç adım uzaklaştım. Daha yeni gözden kaybolmuştum ki, bütün kuşlar ağaçlardan buğday tarlasına üşüştüler. Sanki bağırsaklarımı kemiriyorlar ve sanki yedikleri her bir buğday ianesiyle elimden bir kilo ekmeğimi alıyorlardı. Hemen usulca çite yanaşıp üzerlerine ateş ettim. Üç tanesini öldürdüm. Sonra birkaçını alıp diğerlerine örnek olsun diye tarlanın ortasına diktiğim uzun bir sırığa astım. Ötekilerini korkutmak için baş vurduğum bu çare çok iyi neticeler verdi. O günden sonra kuşlar tarlama gelmedikten başka adanın bu tarafında bir daha da görünmediler. Buna, tahmin edileceği gibi, pek çok sevindim. Aralık ayının sonlarına doğru mahsulü biçtim. 

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir