Culfa
Culfa

Culfa

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Bir zamanlar memleketin birinde bir karı-koca yaşarmış. Geçimlerini culfalık/dokumacılık yaparak sağlarlarmış. Onu memlekette tanımayan yokmuş.
     Culfa karısını çok severmiş. Kadın hem çok güzel, hem de çok titizmiş. Culfanın, yani dokumacının karısı tavukları çok sevdiği için bahçesinde iki de tavuk beslermiş. Onları o kadar çok severmiş ki, ad bile koymuş; biri Çillikız biri de Sarıkız imiş.
     Kadın bir gün hamama gidecekmiş. Kocasına;
– Bak ben hamama gidiyorum. Ben gelene kadar bu halıdan kilimden birer karış dokuyacaksın. Bahçeye göz kulak olacaksın, tavuklara da bakacaksın, hem de tavukları bahçeye sokmayacaksın, demiş. Culfa;
– Peki, demiş.
     Hanımı gider gitmez acele acele halıyı dokumaya başlamış. Bir ara bakmış ki, Sarıkız bahçeye girmiş çiçekleri tırnaklarıyla bozuyor. Tavuğa ne kadar bağırdıysa da tavuk oralı olmamış. Elindeki yün makarasını tuttuğu gibi tavuğa fırlatmış. Tavuk oraya düşmüş, çırpınmaya başlamış. Culfa, bakmış ki tavuk ölecek, hemen koşmuş tavuğu kesmiş. Arkasından da “Eyvah! Ben şimdi ne yapayım. Hanım gelirse beni öldürür!” demiş. Hem pişman olmuş, hem de karısından çok korkuyormuş. Ellerini kollarını temizlemiş, tavuğu yolmuş, içini de temizlemiş. Bu memleketin padişahı çok adaletliymiş. “En iyisi ben bunu padişaha götüreyim, göstereyim. Belki bana acır da parasını verir. Ben de yeni bir tavuk alırım, hanım da bana kızmaz!” diye düşünmüş.
     Adam tavuğu fırında kızartmış. Almış doğruca padişahın sarayına gitmiş. Padişahın nöbetçileri;
– Nereye gidiyorsun, diye içeri koymamışlar. Culfa;
– Ben padişahı görmek istiyorum, demiş.
     Nöbetçiler itiraz ettikçe Culfa da elindeki tepsiyle içeriye girmeye çalışmış.
– İlla da gidip padişahı göreceğim, demiş. Bağırıp çağrışmaları duyan padişah;
– Gelsin bakalım, bırakın gelsin, demiş. Culfa elindeki tepsiyle padişahın yanına girmiş. Padişah;
– Nedir o, diye sormuş. Adam elindekini ortaya koymuş:
– Padişahım, çam sakızı çoban armağanı… Size bir öğle yemeği getirdim. Bu kızarmış tavuğu buyurun afiyetle yiyin, içimden koparak getirdim, demiş.
     Padişah gülmüş;
– Allah! Allah! Nereden çıktı bu Culfa? demiş. Culfa;
– Efendim, işte içimden koptu getirdim, demiş. Padişahın yanında iki de veziri varmış. Padişah;
– Yemek saati değil, bir şey değil. Bunu nasıl yiyeceğiz? Hem kim bölecek, diye sormuş. Vezirler;
– Padişahım, bunu Culfa getirdi, Culfa bölsün biz yiyelim, demişler. Culfa;
– Peki, demiş.
     Culfa, önce tavuğu tutup boynundan kopartmış, kuru boynu padişaha uzatmış;
–  Padişahım, siz âlemin başısınız, buyurun bunu siz yiyin, demiş.
     Padişah kuru boyunu almış. Sonra. tavuğun bir kanadını koparıp bir vezire vermiş:
– Siz padişahın bir kanadısınız, bunu siz yiyin, demiş. Tavuğun öbür kanadını koparıp diğer vezire vermiş:
– Siz de padişahın öbür kanadısınız, siz de bunu yiyin, demiş.
     Eeee! Geriye tavuğun beyaz etiyle butları kalmış. Culfa kendi kendine seslice sormuş:
– Bunu kim yesin? Kendi sorusuna kendi cevap vermiş:
– Bunu da Culfa yesin, siz onları yerken ben de bunları yiyeyim, demiş.
     Culfa elini kolunu sıvamışken kendi getirdiği tavuğu afiyetle yemiş, kemiklerini de sıyırmış, koymuş.
     Bunlar kahkahalarla gülmüşler. Culfa’nın yaptığı iş çok hoşlarına gitmiş. Padişah boş tepsiyi görünce;
– Tepsiye ne koyacağız, demiş. Vezirleri;
– Efendim, tepsiye ne koyalım, demişler. Padişah;
– Ne koyacaksınız, tepsiyi altınla doldurun Culfa’ya verin, demiş.
     Getirdiği tavuğun tepsisine altın doldurup;
– Buyur Culfa! Bu senin hediyen, demişler.
     Culfa tepsiyle altını almış, sevinerek eve gelmiş. Bakmış ki, hanımı daha gelmemiş. Hemen tepsiyi rafa koymuş, oturup halı dokumaya başlamış. O sırada hanımı gelmiş. Önce tavuklara bakmış. Tavukların birinin eksik olduğunu görünce kapıdan;
– Culfa! diye bağırmış. O da;
– Buyur hanım, demiş.
– Tavuğun biri eksik, nerede? demiş.
– Burada tepsinin altında, diye cevap vermiş. Hanımı şaşırmış:
– Tepsinin altında olur mu? Ne oldu tavuğa? diye sormuş.
     Bir taraftan da halıya kilime bakıyormuş. Halının dokunmadığını fark etmiş. Culfa’ya;
– Sen halı da dokumamışsın? Bu kadar zaman ne yaptın, nereye gittin? demiş.
      Culfa;
– Tavuk temizledim, fırına gittim, padişahın yanına gittim. Bir sürü zaman geçti, demiş.
     Hanımı çok sinirlenmiş. Culfa hanımına;
– Sinirlenme git tepsinin altına bak, demiş. Hanımı;
– Olur mu hiç? Tepsinin altında tavuk durur mu? diye bağıra çağıra gelmiş, tepsiyi kaldırmış bakmış. Bir tepsi altını görünce şaşırmış:
– Aman Allah’ım! Bunu nereden aldın? Nasıl oldu? demiş. Culfa, olanları birer birer hanımına anlatmış.
– Ben tavuğu götürdüm, padişah da bana bir tepsi altın doldurdu verdi, demiş.
     Bundan sonra Culfa ve karısının hayatı tamamen değişmiş. Çok zengin olmuşlar.
     Culfa, bir gün çoktan görmediği bir arkadaşına rastlamış. Hal-hatır sormuşlar. Bunun zengin olduğunu duyan arkadaşı;
–  Arkadaş, sen de ben de culfaydık. Aynı halıyı dokuduk. Sana ne oldu da birden zenginleştin? Birdenbire arttın? Bak ben sefalet içindeyim, bunu bana anlat, demiş. Culfa da olup biteni aynen anlatmış. Arkadaşı heveslenmiş:
– Öyleyse ben de bir tavuk kesip padişaha götüreyim, demiş.
     Adam bir tane tavuk almış, getirip, kesmiş. Sonra da temizlemiş, kızartmış, almış padişaha götürmüş. Nöbetçiler koymamışlar. Bu, güçlükle padişahın huzuruna çıkmış. Tepsiyi padişahın önüne koymuş:
– Buyur padişahım, demiş. Padişah şaşırmış:
– Bu ne oğlum, demiş. Adam;
– Padişahım, çam sakızı çoban armağanı… Size öğle yemeği getirdim, buyurun yiyin, demiş. Padişah vezirlerinin yüzüne bakmış:
–  Bunu kim böler? O gün Culfa çok güzel bölmüştü. Yine Culfa’yı sesleyelim, demişler. Hemen bir asker çağırmışlar:
– Git, Culfa’yı bize sesle, demişler.
     Asker gitmiş, Culfa’yı seslemiş, gelmiş. Culfa gelmiş, bakmış ki, ortada bir tepsi içinde bir tane kızarmış tavuk duruyormuş. Padişah tepsinin başında, arkadaşı da kapının arkasında ayakta bekliyormuş. Culfa’ya;
– İlle bunu böl, biz yiyelim, demişler. Culfa;
– Peki efendim böleyim, demiş.
     Yine kollarını sıvamış, tavuğun kuru başını kesmiş padişaha uzatmış:
– Buyur padişahım, bu sizin. Siz âlemin başısınız, bunu siz yiyin, demiş.
     Kazın bir kanadını bir vezire, bir kanadını öbür vezire vermiş:
– Siz padişahın kanatlarısınız, siz kanat yiyin, demiş.
– Geri kalan döşüyle butları da bana kaldı, diye de ilave etmeyi unutmamış.
     Oturup yemişler. Bir yandan da gülüp eğlenmişler. Yeme âlemi bittikten sonra Padişah;
– Peki buna ne vereceksiniz, demiş. Culfa;
– Ne vereceksiniz, iyi bir sopa atın, merdivenlerden aşağı bırakın, benim sunumumdan yararlanmaya kalkmış, demiş.
     Oradaki nöbetçiler adama dayak atıp merdivenlerden aşağıya atmışlar. Ağlaya sızlaya gidedursun; onun getirdiği tepsiye altın doldurup Culfa’ya vermişler. Culfa altınları alıp eve getirmiş.
     Gece olmuş, padişah yatağına yatmış, bu olay gözünün önüne gelmiş. Yattığı yerde kendi kendine gülmeye başlamış. Sultan Hanım merak etmiş:
– Ağa, sen bir padişah olasın hem de adaletli bir padişah, durduk yere kendi kendine gülesin. Niye gülüyorsun? Bana da söyle ben de güleyim, demiş.
– Hiç… Canım bu gün bir olay oldu da ona gülüyorum, demiş.
     Padişah, sultanın ısrarı üzerine neye güldüğünü anlatmış. Sultan sinirlenmiş:
– Olur mu hiç? Senin gibi adaletli bir padişah böyle yapar mı? Adam varlıklı mı, yokluklu mu? Bir tane tavuk almış, getirmiş size sunmuş. Bir de adama dayak atıp, merdivenlerden aşağı atmışsınız. Allah buna razı olur mu? Bu adalet mi? demiş.
     Hemen yataktan kalkmış, nöbetçiyi çağırmış:
– Şimdi Culfa’yı al, bana getir, demiş. Nöbetçi gitmiş, Culfa’nın kapısını çalmış:
– Seni Sultanımız istiyor, demiş. Culfa uykulu uykulu;
– Allah! Allah! Bu saatte mi, demiş. Nöbetçi;
–  Evet, Sultanımız seni istiyor, herhalde çok hoşuna gitti, bir tepsi altın daha verecek, demiş.
     Culfa, sevinmeye başlamış. Nöbetçinin yanına düşmüş, gelmiş. Nöbetçi onu yatak odasının kapısına götürmüş. Culfa;
– Buraya mı gireceğim, demiş. Nöbetçi kapıyı vurmuş. Sultan içerden;
– Gel! İçeri gir! diye seslenmiş. Culfa yatak odasına girmiş:
– Buyur, demiş. Sultan Hanım gayet sinirli;
– Culfa bu adalet mi? Onun getirdiği tavuğu yiyin, sonra da bir güzel dayak atıp merdivenden yuvarlayın? Üstelik altınları da sen al? Bu adalet mi? Söyle bakayım? demiş. Culfa;
– Sultanım, “Altınları bana verin!” diye ben istemedim. Beni tavuk bölmeye seslediler, ben de geçen seferki gibi böldüm, demiş. Sultan;
– Madem her şeyi güzel bölüyorsun, Şimdi benim sana vereceğim şeyi de böl! Eğer onu böldün böldün, bölemezsen başını vurduracağım, demiş. Culfa çok korkmuş:
– Efendim, ben bilmem. Ben bir şey yapmadım. Benim hatam ne? demiş.
     Sultan Hanım kalkmış, dışarı çıkmış. Az sonra elinde beş yumurta ile içeri girmiş. Culfa’ya;
– Bak biz üç kişiyiz. Şu beş yumurtayı üçümüze üçer tane bölüştüreceksin, demiş.
     Culfa hiç tereddüt etmeden;
– Peki Sultanım, demiş.
     Culfa yumurtaları eline almış. Üç tanesini Sultana uzatmış:
– Sultanım, bu üç yumurta sizin, demiş.
     Elinde iki yumurta kalmış. Padişah’a bir yumurta uzatmış:
–  Padişahım, iki yumurta sizin var, bir tane de ben veriyorum, oldu üç. İki yumurta bende var, bir tane de elimdeki etti üç. Hepimizin üçer yumurtası oldu, demiş.
     Sultan içinden; “Allah! Allah! Bunun da altından çıktı!” demiş.
– Bırakın gitsin, demiş. Sonra da Padişah’a dönüp;
– Yarın Culfa’yı sesleyeceksiniz. Bir tepsi altın verip gönlünü alacaksınız, günahtır, yoksa adaletsizlik olur, demiş.
     Ertesi gün kalkmışlar. Olanlara Padişah çok üzülmüş;
– Bir kere oldu hanım. Ben de pişman oldum, gerçekten iyi yapmadık, demiş.
     Culfa’yı çağırtmış, bir tepsi altın vermiş, göndermişler. Padişah bundan sonra her müşkül işinde Culfa’ya danışmaya başlamış. Onun verdiği akıl çok hoşuna gidiyormuş. Bu sebepten onu sarayına danışman almış.
     Birkaç zaman sonra bu memlekette savaş çıkmış. Öbür devletle savaşmak için yer ve zaman kararlaştırmışlar, Padişah düşünmüş düşünmüş işin içinden çıkamamış. Sonunda akıl danışmak için Culfa’yı sesletmiş:
– Sana biraz asker vereceğim. Sen hem bizden önce hem de düşmandan önce oraya git çadırları kur! Biz vezirlerle askerleri toplayıp gelelim, demiş. Culfa;
– Peki, demiş.
     Eve gelmiş, hanımına;
– Padişah beni savaşa gönderiyor, demiş. Hanımı da;
– Tabiî, bu kadar altının arkasından bunların çıkacağı belliydi, ama git bakalım, Allah büyüktür, demiş. Culfa;
– Yalnız biliyorsun ki ben seni çok seviyorum. Ben senden nasıl ayrı kalacağım, demiş. Hanımı üzgün üzgün;
– Ne yapalım, katlanmak zorundayız, demiş. Culfa hanımına;
– Sen bana bir tane yuvarlak pide ekmeği getir. Senin resmini ekmeğin üstüne çizeyim, ona bakarak seni hatırlarım, demiş. Hanımı;
– Allah! Allah! Öyle şey olur mu? demiş. Culfa;
– Olur olur, demiş.
     Hanımı gitmiş, ekmeği getirmiş. Culfa eline bıçağı almış, güya resim yapıyormuş gibi hanımının yüzüne bakarak bir yerine kaş, bir yerine göz çizip, kendi kendini avundurmuş, koynuna koymuş. Sonra da hanımıyla vedalaşmış; “Allahaısmarladık!” demiş, Padişah’ın yanına gelmiş. Padişah da orduyu hazırlamış, direktif vermiş:
– Culfa ne derse yapacaksınız. Onun emirlerini benim emirlerim kabul edeceksiniz, onun sözünden dışarı çıkmayacaksınız, demiş. Askerler;
– Peki, demişler.
     Culfa, askerleri almış, yola çıkmış. Üç gün, beş gün, bir haftalık yoldan sonra yorgun bir halde savaş alanına varmışlar. Bakmış ki, karşı tarafın askerleri de gelmiş, çadır kurmuşlar. Culfa, karşı tarafın komutanı ile anlaşmış, onlar da uzak yoldan gelmiş, yorgunlarmış. O gece istirahat edip yatacaklar, askeri dinlendireceklermiş. Böyle kararlaştırdıktan sonra herkes çadırına çekilmiş.
     Yatma zamanı gelmiş. Culfa yatmadan tuvalete gitmek istemiş. Bir eline kılıcını bir eline de şamdan almış, dışarı çıkmış. Dışarıda bakmış ki, hanımı için çizdiği ekmek koynunda… “Aman, ekmek koynumda kalmış. Günah olur!” demiş. Koynundaki ekmeği çıkarıp orada bir taşın üzerine koymuş. Kendi de ihtiyacını gidermeye bakmış. O sırada düşman tarafından bir köpek gelmiş taşın üstündeki ekmeği kaçırmış, düşman tarafına doğru kaçmış. Bunu gören Culfa köpeğin peşinden koşmuş. Nöbetçiler, bir elinde kılıç, bir elinde şamdan düşman tarafına doğru koşan ve de bağıran Culfa’yı görünce askerleri uyandırmışlar;
– Kalkın ne duruyorsunuz? Padişahın dediklerini unuttunuz mu? Culfa elinde kılıcıyla tek başına düşman üzerine koşuyor. Siz niye yatıyorsunuz?
     Culfa öbür tarafta çadırların arasında köpeği arıyormuş ki, ekmeği alsın. Bir ses duymuş, arkasına bakmış ki, bütün askerler don-gömlek; ellerinde kılıçlar arkasında hazır vaziyette bekliyormuş. O yine köpeği aramaya başlamış. Askerler savaş başladı zannedip; “Allah! Allah!” diyerek hücum etmişler. Artık dönüşü olmayan bir yola girmişler. Düşman askerini uykudayken kılıçtan geçirmişler. Öldürdüklerini öldürmüşler, öldüremediklerini esir almışlar. Tek bir askerin burnu bile kanamamış. Bir kurşun harcamadan, bir zarar görmeden, hiç kayıp vermeden, bir gecede savaşı kazanmışlar. Düşmanın topu, tüfeği, atı, arabası her şeyleri bunlara kalmış.
     Ertesi gün biraz dinlenmişler: “Artık zafer bizim. Burada bir işimiz kalmadı. Padişah’a haber gönderelim. Hem biz dönüyoruz, hem de gelmesin!” demişler. Kalkmış çadırlarını sökmüşler. Atlarını yıkayıp dönüşe hazırlamışlar. Ellerinde birçok ganimetle yola koyulmuşlar.
     Yol boyunca kamışlıklara rastlamışlar. Öyle güzel kamışlarmış ki, Culfa kamışları görünce çok sevinmiş. Çünkü dokuma işinde kamış kullanıyormuş. Hemen atını durdurarak aşağıya inmiş. Bıçağını çıkarıp bir deste kamış kesmiş. Onu atının bir tarafına asmış. Bir deste kamış daha kesmiş. Onu da atının diğer tarafına asmış. Padişahın dediklerini hatırlayan askerler de atlarından inip birer deste kamış kesmiş atlarının yanlarına asmışlar. Culfa görmüş ama; “Bana lazımsa onlara da lâzım olur. Madem aldılar, alsınlar.” diye hiç sesini çıkarmamış.
     Culfa emir vermiş, atlara binmişler. Biraz geldikten sonra yolda bir kayalığa rastlamışlar. Culfa; “Aman dokuma tezgâhında ayağımı koyduğum taş eskidi, şuradan güzel bir taş alayım,” demiş. Çok güzel mermer taşlar bulmuş, taşı bir güzelce yontmuş. Askerler de atlarından inmişler. O nasıl bir taş almışsa bunlar da aynı taştan bulup, yontmuşlar. Atlarının eyerine asmışlar. Yeniden yola koyulmuşlar.
     Gele gele şehre gelmişler. Şehre girerken bir nehir varmış. O nehir öyle coşkun akıyormuş ki, geçmenin imkânı yokmuş. Gelen asker orada kalmış. “Ne yapalım, nasıl geçelim?” diye düşünmüş, çare aramışlar. Culfa’nın aklına kamışlar gelmiş: “Herkes getirdiği kamışı mermeri yere indirsin!” diye emretmiş. Askerler kamışları indirmiş. Bütün kamışları köprü olacak şekilde birbirlerine bağlamışlar, üzerine de mermerleri dizmişler. Onları bir köprü haline getirmiş, nehrin üstüne asmışlar. Kimsenin ayağı bile ıslanmadan karşıya geçmişler. Askerler; “Bu kadar akıl, bu kadar zekâ kimsede olmaz.” diye hayret etmişler. Culfa da içinden; “Halbuki kamışları mermerleri ne için almıştım, neye yaradılar. Neyse askerleri sudan kurtardık ya!” diye düşünerek, Padişah’ın yanına gelmişler. Padişah bunları kapıda karşılamış.
     Padişah, askerlere neler olup bittiğini sormuş. Onlar da olup biteni teker teker anlatmışlar:
– Padişahım, bir gecede savaş kazandık. Hiç kaybımız olmadı. Yolda bir sürü sıkıntı yaşadık. Ama Culfa’nın öngörüsü sayesinde her şeyin üstesinden geldik, demişler.
     Anlatılanlar Padişah’ın çok hoşuna gitmiş. Culfa’ya;
– Artık sen benim vezirim ol! Bundan sonra bizimle beraber sarayda yaşayacaksın, demiş.
     Culfa, Padişah’ın veziri olmuş. Onlar yiyip, içip muratlarına ermişler, sizler de muradınıza erin.

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir