Manastırın Öyküsü
Manastırın Öyküsü

Manastırın Öyküsü

     Bilin ki, ben kutsal yerlerde sofular ve maneviyatı yüce kişilerle birlikte uzun süre kaldım ve onlarla birlikte, hiçbir zaman kendimi onlardan üstün görmeyerek, alçakgönüllülükle yaşadım; çünkü Yüce Tanrı bana tevazu ve her şeyden el etek çekme huyunu vermiştir. Ve de geri kalan günlerimi dinsel görevlerimi tamamlayarak ve olaysız bir yaşamın sakinliği içinde geçirmeyi düşünüyordum. Ama bahtı hesaba katmadan düşünüyordum bunları…
     Bir gece, daha önce hiç görmediğim denizi görmeye gitmiştim, içimde su üzerinde yürümek için dayanılmaz bir istek duydum ve kararlı olarak denize yöneldim ve büyük bir şaşkınlık duyarak içine batmadan, hatta çıplak ayaklarım bile ıslanmadan su üzerinde yürümeye koyuldum. Ve deniz üzerinde belli bir süre yürüdükten sonra kıyıya geri geldim. O zaman, bilmeden sahip olduğum bu doğaüstü yetenekten aklım karışarak, içimden kibirlendim ve “Kim benim gibi deniz üzerinde yürüyebilir?” diye düşündüm. Bu düşünceyi zihnimde ancak oluşturmuştum ki, Tanrı, yüreğime yolculuk aşkını sokarak beni cezalandırdı. Ve kutsal yerleri terk ettim. O zamandan beri, dünya yüzünde orada burada avare dolaşıp durmaya koyuldum.
     Böylece, kutsal dinimizin görevlerini titizlikle yerine getirerek Rum ülkelerinde dolaştığım bir gün, tepesinde Hristiyan bir keşişin gözettiği bir Hristiyan manastırı bulunan yüce bir dağa ulaştım. Matruna adındaki bu keşişi daha önce kutsal yerlerde tanımıştım. Beni görür görmez saygıyla karşılamak için koşup geldi ve dinlenmem için manastıra çağırdı. Oysa, hain kefere, beni mahvetmek istiyormuş; çünkü manastıra girer girmez, beni sonu karanlıkta kalan bir kapıya ulaşan uzun bir dehlize soktu. Ve beni birdenbire bu karanlığın dibine itiverdi ve kapıyı kapatıp beni hapsetti. Bana yiyecek, içecek bir şey vermeden orada kırk gün bıraktı; böylece dinime karşı duyduğu kinle benim orada açlıktan öleceğimi düşünüyordu.
     Bunu izleyerek, olağanüstü bir gezi dolayısıyla manastıra keşişlerin en yüce rütbelisi geldi; bu gibi yüksek rütbeli kişilerin âdeti olduğu üzere, yanında çok yakışıklı on genç keşiş ile bunların güzelliğine eş güzellikte bir kızdan oluşan bir maiyeti vardı; bu genç kız kalçalarını ve göğüslerini belirten bir rahibe giysisine boydan boya bürünmüştü. Temasil adındaki bu genç kız ve genç keşiş arkadaşlarının bu başkeşiş ile olan ilişki ve korkunç davranışların ne olduğunu ancak Tanrı bilirdi.
     Amirinin böylece geldiğini gören Keşiş Matruna, benim hapsedilmemi ve kırk gündür aç bırakıldığımı ona anlatmış olacak ki, adı Dekyanos olan başkeşiş, mahzenin kapısını açmasını ve ona, “Bu Müslüman, şu saatte, alıcı kuşların bile yaklaşmak istemeyeceği kadar etten soyunup iskelet haline gelmiş olmalıdır!” diyerek kemiklerimi atılmak üzere dışarı çıkarmasını emretmiş. Bunun üzerine Matruna ile genç keşişler mahzenin kapısını açtılar ve beni dizüstü dua ederken buldular.
     Bunu görünce Keşiş Matruna, “Ah! Alçak büyücü! Şunun kemiklerini kıralım!” diye haykırdı. Ve hepsi birden üzerime baston ve kamçılarla üşüşüp öylesine dövdüler ki, ölüyorum sandım. Ama şimdi anlıyorum ki, yüce Tanrı beni bu deneylerden geçirerek kendisinin elinde bir gereçten başka bir şey olmadığım halde geçmişte deniz üzerinde yürüyebildiğimi görerek kibir duyduğumdan ötürü cezalandırmak istiyordu.
     Keşiş Matruna ve öteki genç köpekoğulları beni bu acınacak hale koyduktan sonra zincirlediler ve karanlık yer altı mahzenine attılar. Eğer Tanrı’nın yüreğini merhametle doldurduğu genç Temasil, başkeşişin manastırda kaldığı sürece her gün beni gizlice ziyaret ederek bir arpa ekmeği ve bir testi su vermeseydi, kuşkusuz orada açlıktan ölecektim.
     Başkeşiş de pek hoşlandığı bu manastırda uzun süre kaldı; hatta sonunda burayı sürekli ikametgâh seçti ve burasını terk etmek zorunda kalınca genç Temasil’i Keşiş Matruna’nın himayesine terk etti.
     Mahzende hapsedilmiş olarak beş yıl kaldım. Kendi bakımından genç kız da büyüyor ve zamanın en güzel kızlarına meydan okuyacak bir güzel oluyordu. Sizi temin ederim ki, ey Şah’lar, ne bizim ülkemizde ne de Rum ülkelerinde onun eşini bulmak mümkündür. Ancak bu manastıra kapatılmış olan tek mücevher o değildi. Çünkü, altın, gümüş, mücevherat ve her türden hesaba sığmaz sayısız zenginliklerden oluşan hazineler vardı orada. Bundan dolayı sizin acele bu manastıra saldırarak genç kıza ve hazinelere sahip olmanız gerekir! Ve bildiğim gizli yerlerin ve dolapların, özellikle altınla işlenmiş en güzel vazoları içeren, keşişlerinin başı Dekyanos adlı olan kişinin dolabının kapılarını açmanız için ben size rehberlik edeceğim. Ve size krallara layık harika genç Temasil’i teslim edeceğim; zira güzelliğinin ötesinde güzel şarkı söylemek yeteneğine de sahip olup, kentlerde yaşayan Araplar ile bedevilerin tüm şarkılarını bilir; size ışıklı günler ve tatlı ve mutlu geceler geçirtecektir.
     Benim yeraltı mahzeninden kurtuluşuma gelince, bunu beni kendilerini ve gelecek kuşakları Kıyamet Günü’ne kadar Tanrı kahredesi Hristiyanlar’ın ellerinden çekip almak için yaşamlarını ortaya koyan bu iyi yürekli tacirlerin ağzından dinlemiş bulunuyorsunuz.
     İki kardeş bu öyküyü işitince, sahip olacakları bunca şeyi ve özellikle yaşlı kadının, gençliğine karşın, zevk sanatında çok uzman olduğunu söylediği genç Temasil’i düşünerek çok sevinmişler. Ama Vezir Dendan, bu öyküyü büyük bir güvensizlik duygusuna kapılmadan dinleyememiş ve şayet oradan kalkıp gitmediyse bunu, sadece iki Şah’a duyduğu saygıdan dolayı yapmamış. Çünkü bu garip çilekeşin sözleri asla kafasına girmemiş ve onu inandırmak ve doyurmaktan uzak kalmış imiş. Bununla birlikte bu izlenimini kendine saklamış ve yanılmış olma korkusuyla hiçbir şey söylememiş.
     Dav-ül-Mekân’a gelince, ilkin ordusunun başında manastır üstüne yürümek istemiş; fakat yaşlı Felaketler Anası ona, “Korkarım ki Başkeşiş Dekyanos, bütün bu savaşçılardan korkarak ve genç kızı da birlikte alarak manastırdan kaçar” diyerek onu bundan vazgeçirmiş. Bunun üzerine Dav-üI-Mekân başmabeyinciyi, Emir Rüstem’i ve Emir Behrimen’i çağırmış ve onlara, “Yarın gün doğumunda, size katılmakta gecikmeyeceğimiz Konstantiniyye üzere yola çıkacaksınız. Sen, ey mabeyinci, ordunun başkomutanlığını benim yerime üstleneceksin; sen Rüstem, kardeşim Şarkân’ın yerini dolduracaksın ve sen Behrimen, Büyük Vezir Dendan’ın yerini alacaksın! Özellikle de orduda bizim yokluğumuzu duyurmamak için çok özen gösterin! Zaten bizim yokluğumuz ancak üç gün sürecek!” demiş.
     Sonra Dav-ül-Mekân, Şarkân ve Vezir Dendan en yiğitlerinden yüz savaşçı ve manastır hazinelerini yükleyecekleri yüz katır seçmişler ve daima Tanrı’nın sevgili bir çilekeşi olduğuna inandıkları o hain yaşlı kadın Felaketler Anası’nı da birlikte almışlar ve onun tarifine uyarak manastırın yolunu tutmuşlar.
     Başmabeyinci ve Müslüman birliklerine gelince…

     Anlatısının burasında Şehrazat günün belirmekte olduğunu görmüş ve yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir