Robınson Crusoe (14)
Robınson Crusoe (14)

Robınson Crusoe (14)

     On Dördüncü Bölüm (Robinson Çömlekçi, Değirmenci, Ekmekçi Oluyor)
     Fakat ekinleri biçmekle iş bitmemişti: Çünkü ekmek yapmak için taneleri ne şekilde öğüteceğimi bilemediğim gibi, öğütüp hamur yapmaya muvaffak olsam bile bunu nasıl pişireceğime akıl erdiremiyordum. Önce daha fazla mahsul elde etmek için bu buğdayların bir tanesine bile elimi sürmemeye karar verdim. Buğdayları baştan ekip de, mahsul alana kadar altı ay geçerdi; bu zaman zarfında ben de ekmek yapmak için lüzumlu aletleri yapabilirdim.
     Yağmurların devamlı surette yağması yüzünden evimde kapanıp kaldığım zaman boyunca, lüzumlu aletleri yapmaya uğraştım. Bir yandan çalışıyor, bir yandan da papağanımla eğlenmekten geri kalmıyordum. Böylelikle papağan adını söylemeyi öğrendi: MİNİK PAPAĞAN… Bunlar adaya yerleştiğimden beri benimkinden başka bir ses tarafından söylendiğini işittiğim ilk sözlerdi. Bu küçücük hayvan ben çalışırken bana arkadaşlık ediyor ve onunla olan konuşmalarım bana üzüntülerimi unutturuyordu.
     Uzun zamandan beri acaba kendime topraktan bir çanak yapamaz mıyım diye düşünüp duruyordum; çünkü böyle kaplara fazla ihtiyacım vardı. Fakat nasıl bir usul kullanacağımı bilmiyordum. Memleketin sıcak iklimini göz önüne alarak, elverişli balçık bulabildiğim takdirde, bu çamura çanak çömlek şekillerini verebileceğimden emindim. Bunlar güneşte kuruyunca, kullanılmaya gelecek kadar sert ve dayanıklı olacaklardı.
     Balçıktan çanak çömlekler yapmayı başarıncaya kadar ne hallere girdiğimi anlatsam, okuyucularım bana acırlar, daha doğrusu halime gülerler; kapların şekilleri öyle acayip, öyle biçimsiz oluyordu ki! Balçık kendi ağırlığına   dayanacak   kadar sağlam olmadığı için, parçalar halinde düşüp dağılıyordu. Ah, hele kapların güneşin kızgın ışıklarında çatlamaları yok muydu ! Ya hele, kurumadan evvel veya kuruduktan sonra yerlerini değiştirirken o kırılmaları! Kısacası iki ay didinip   durmama karşılık elime küp adını veremeyeceğim kocaman iki biçimsiz bir kaptan başka bir şey geçmedi.
     Bununla beraber güneşte adamakıllı pişmiş ve   sertleşmiş olduğundan, bu iki kabı kırılmalarına mani olmak için hazırladığım kamış sepetler içine koydum. Bu iki kabın daima kuru kalacağını ümit ediyor, onların içine buğdaylarımı ve öğüttükten sonra da unumu koymayı düşünüyordum.
     Büyük kaplar yapmayı pek beceremediysem de, tas, tabak, testi gibi ufak kaplar yapmaya muvaffak oldum. Çamur elimin altında her gün türlü şekil alıyor ve güneşte şaşılacak derecede sertleşiyordu. Sonra çamur kapları küle gömüp etrafına ateşi yakmak suretiyle pişirmek usulünü buldum. Bundan sonra da; bana faydası dokunacak ne kadar kap kaçak varsa, hepsini yaptığımı söylememe bilmem lüzum var mı ?
     Ateşe dayanan bir kap yaptığımı gördüğüm zaman duyduğum sevinçten daha büyük bir sevinç zannetmem ki insan duyabilsin! Kaplar soğuşun da içine et pişirmek için su koyup ateşe oturtayım diye âdeta bekleyemiyordum. Tencere   ateşte fokur fokur kaynadı; içine attığım keçi etinden nefis bir et suyu oldu.
     Bundan sonra en çok istediğim şey, buğdayı öğütebileceğim bir taşa sahip olmaktı. Zira bir değirmen yapmak öyle sanat isteyen bir şeydi ki, böyle bir şey   yapabileceğimi aklıma, bile getirmedim. Günlerce adada kocaman bir taş aradım. Elimde alet olmadığı için dağlardan kaya parçaları da koparamazdım. Hem koparsam da kayalar kumlu olduğu için, kolayca ufalanıyorlardı. Birçok zamanımı böyle taş aramakla geçirdikten sonra, ormanda sert bir ağaç kütüğü aramayı akıl ettim. Böyle  bir kütüğü kolayca buldum. Kımıldatabildiğim en büyük kütüğü alarak, baltamla ona yuvarlak bir şekil verdim, dışını   yontup düzelttim; uzun uzun çalışarak kütüğün içini oymaya muvaffak oldum; böylece kendime ağır ve kocaman bir havan yaptım. Bu suretle hazırladığım âletleri bir tarafa kaldırarak ikinci mahsul alacağım günün gelmesini bekledim.
     Bu güçlüğü de atlattıktan sonra bu sefer de başka bir mesele çıktı: Kepeği undan ayırmak için bir eleğe ihtiyacım vardı. Buna da bir çare bulmak için uzun zaman kafa patlattıktan sonra, nihayet gemiden aldığım eşyalar arasında tayfaların kravatları bulunduğu aklıma geldi; bunlardan kendime bir elek yaptım.
     Bundan sonra iş ekmek pişirmeye dayanıyordu; hamuru hem yoğurmak hem de pişirmek lâzım geliyordu. Sonra mayam da yoktu. Nihayet ekmek pişirmeye de bir çare buldum. Fazla derin olmayan geniş toprak kaplar yaptım. Onları ateşte pişirip hazırladıktan sonra bir tarafa kaldırdım. Ekmeğimi fırına atmak istediğim zaman, ocağımı yakacaktım. Onun ateşi kömür olup da ocağın taş zeminini örtecek şekilde etrafa dağılınca, ocağın taşının adamakıllı kızmasını bekleyecektim. Sonra da ocağın kömürleriyle küllerini bir tarafa süpürgeyle güzelce süpürdükten sonra hamurumu taşın üstüne koyacak ve üzerini bu iş için hazırladığım geniş kaplarla örtecektim. Bundan sonra da harareti arttırmak için bu kapların etrafını kömür ve küller le saracaktım.
     Adada yaşadığım üçüncü yılın büyük bir kısmını bu işleri yapmakla geçirdiğimi söylersem, hiç şaşmayınız; tabii bazı günler ziraat ve hasat işleriyle uğraştım. Zamanı gelince buğdayımı biçtim, elimden geldiği kadar buğdayı eve taşıdım, başakları büyük sepetlere doldurdum; vaktim oldukça taneleri elimle başaklardan ayıracaktım. 

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir