Ama Doksan Altıncı Gece Olunca
Ama Doksan Altıncı Gece Olunca

Ama Doksan Altıncı Gece Olunca

     Söze başlamış:

     Başmabeyinci ve Müslüman birliklerine gelince, Şah Dav-ül-Mekân’ın emrine uyarak, ertesi gün şafak sökerken çadırları sökmüşler ve Konstantiniyye’ye ulaşmak üzere yola koyulmuşlar.
     Kendi bakımından yaşlı Felaketler Anası, hiç zaman yitirmemiş. Hepsi birden çadırlardan ayrılır ayrılmaz, katırının üzerinde bulunan sandıklardan birinden kendisi tarafından yetiştirilmiş iki güvercin çıkarmış. Bu güvercinlerin her birinin boynuna Konstantiniyye Kralı Afridonyos’a seslenen birer mektup bağlamış ve bu mektuplarda yaptığı her şeyi anlatmış ve şunları bildirerek mektubu sonuçlandırmış:
     “Böylece, ey kral, Rum ülkelerinde yetişmiş en yiğit kişilerden denenmiş on bin savaşçıyı hemen manastıra yollamanız gerek! Bunlar, dağın eteğine ulaştıklarında beklesinler; ben gelmeden yerlerinden kıpırdamasınlar; benim gelmemi gözlesinler! O zaman bunlara, iki Şah ile veziri ve yiiz Müslüman savaşçısını teslim ederim. Bununla birlikte, ey kral, benim bu düzenimin manastırın muhafızı Keşiş Matruna ölmüş olmadıkça tamamlanamayacağını söylemeliyim; Hristiyan ordusunun ortaklaşa yararı için onu feda edeceğim; çünkü bir keşişin yaşamı, Hıristiyanlığın selameti karşısında bir hiçtir. Ve Efendimiz Hristos’a şimdi ve her zaman şükürler olsun!”
     Ve mektup taşıyan güvencinler yükseklerden uçarak Konstantiniyye’ye ulaşmışlar ve kuşbazlar güvercinlerin boynuna asılı mektupları alıp hemen Kral Afridonyos’a götürmüşler. Ve kral mektubu okur okumaz gerekli on bin kişiyi toparlamış ve her birine birer at vermiş ve ayrıca düşmandan sağlanacak ganimeti taşımak için birer hecin devesi ile birer katırı bunlara eklemiş. Ve bunları hemen manastır doğrultusunda yola çıkarmış.
     Şah Dav-ül-Mekân ve Şarkân ile vezir Dendan’a ve yüz savaşçıya gelince; bunlar bir kez dağın eteğine gelince, kendi başlarına manastıra tırmanmak zorunda kalmışlar, çünkü yaşlı Felaketler Anası, yolculuktan dolayı son derece yorgun bulunduğundan, “İlkin sizler dağa çıkın, ben daha sonra siz manastırı elinize geçirince, gizli hazineleri göstermek üzere dağı tırmanırım!” diyerek dağın eteğinde kalmış.
     Böylece, kendilerini gizleyerek birer birer manastıra ulaşmışlar ve duvarların altına gelince, kaşla göz arasında merdiven dayayarak hep birden bahçeye sıçramışlar. O sırada gürültüyü duyan Keşiş Matruna bahçeye koşmuş ama bu onun yaptığı tek hareket olmuş; onun farkına varan Şarkân, savaşçılarına “Gebertin şu köpeği!” diye haykırmış ve keşiş birdenbire yüz mızrakla birden delik deşik olmuş; inançsız ruhu kıçından çıkmış ve cehennemin ateşlerine gömülmeye gitmiş. Ve buyruk üzere manastır yağma edilmeye başlanmış.
     İlkin Hristiyanlar’ın bağışlarının toplandığı kutsal mahalle girilmiş; orada duvarlara baştan aşağı asılmış, yaşlı çilekeşin kendilerine söylediğinden de fazla, büyük miktarda mücevherat ve çok değerli eşya bulmuşlar. Sandık ve torbaları bunlarla doldurup katır ve develere yüklemişler. Ama, çilekeşin kendilerine anlattığı Temasil adlı genç kıza gelince, ne ondan, ne onun kadar güzel diğer on genç keşişten, ne de iğrenç başkeşiş Dekyanos’tan bir iz bulabilmişler. Bunun üzerine genç kızın ya dolaşmak için dışarı çıktığını ya da bir odaya saklanmış bulunduğunu düşünmüşler ve tüm manastırı araştırmışlar ve onu beklemek üzere orada iki gün kalmışlar; fakat genç Temasil bir daha görünmemiş. Şarkân da sabırsızlanarak, sonunda “Vallahi! Ey kardeşim, yüreğim ve düşüncem Konstantiniyye’de kendi başlarına bıraktığımız ve kendilerinden hiçbir haber alamadığımız İslam savaşçılarıyla çok uğraşıyor” demiş. Dav-ül-Mekân da, “Ben de, Temasil adlı bu kız ile genç yoldaşlarından el çekmemiz gerektiğine inanıyorum; çünkü bundan bir şey çıkmayacağını anlıyorum. Ve şimdi zaten yeterince boşu boşuna beklediğimiz ve develerimize ve katırlarımıza manastırdaki servetin büyük bir bölümünü yüklediğimiz için, Tanrı’nın bize bağışladığıyla yetinelim ve Tanrı’nın yardımıyla kafirleri kahretmek ve başkentleri Konstantiniyye’yi almak için hazırlanan ordumuza katılalım!” demiş.
     Bunun üzerine, dağın aşağısında bulunan yaşlı çilekeşi almaya gitmek ve ordularına doğru yol almak üzere manastırdan aşağı inmişler. Ancak vadiye henüz ulaşmışlarken, yüksekliklerde, her yanda, Rum savaşçıları boy göstermiş ve savaş haykırışları kopararak, her yandan birden aynı zamanda onları sarmak üzere aşağı doğru inmeye koyulmuşlar. Bunu görünce, Dav-ül-Mekân, “Bizim manastırda bulunduğumuzu Hristiyanlar’a kim bildirmiş olabilir?” diyerek haykırmış. Ama Şarkân, sözünü sürdürme olanağı tanımadan ona, “Ey kardeşim, tahminler yürüterek kaybedeceğimiz zaman yok; yiğitçe kılıçlarımızı çekelim ve yerlerimizde sağlamca tutunarak bu lanetli köpekleri bekleyelim ve onları öylesine kıyıma uğratalım ki, içlerinden hiçbiri kurtulup ocağının ateşini yeniden canlandırma olanağı bulamasın!” demiş. Dav-ül-Mekân da, “Eğer daha önce haberli olsaydık biraz daha etkin dövüşebilmek için savaşçılarımızdan daha büyük bir bölümünü yanımıza alırdık!” demiş. Ama Vezir Dendan, “Yanımızda on bin adam da olsa, bu dar boğazda bize hiçbir yarar sağlamazdı. Ancak, Tanrı bize bütün güçlükleri aştıracak ve bu kötü durumdan kurtaracaktır. Zira, buralarda Rahmetli Şah Ömer-ün-Neman ile dövüştüğümüz zamanlarda, bu vadinin bütün çıkış yerlerini ve içerdiği tüm buzlu sularının kaynaklarını öğrendim. Bu kafirler tarafından tüm çıkış yerleri tutulmadan beni izleyin!” demiş.
     Ama tam bir sığınacak yer bulmaya giderlerken, önlerinde çilekeş aziz belirmiş ve onlara, “Böyle nereye koşuyorsunuz, ey müminler? Düşman görünce kaçıyor musunuz? Hayatınızın sadece Tanrı’nın elinde bulunduğunu, başınıza ne gelirse gelsin onu kaybetmenin veya saklamanın kendi kudretinde olduğunu bilmiyor musunuz? Benim mahzende, hiçbir şey yemeden, sırf Tanrı istediği için yaşadığımı unuttunuz mu? Öyleyse, ileri Müslümanlar! Şayet ölüm mukadderse, cennet sizi bekliyor!” diye haykırmış.
     Çilekeş azizin bu sözlerini duyunca yüreklerine yiğitlik dolduğunu hissetmişler ve acımasızca üzerlerine çöken düşmanı dimdik ayakta karşılamışlar. Oysa, tüm varlıkları ancak yüz üç kişiymiş; ama bir mümin, bin kâfire bedel değil miymiş? Gerçekten, Hıristiyanlar mızrak ve kılıç mesafesine gelir gelmez başlarının uçurulması Müslümanlar için bir oyun haline gelmiş ve Dav-ül-Mekân ile Şarkân, kılıçlarının her savruluşunda havaya beş kafa birden uçuruyorlarmış. Bunun üzerine kafirler iki kardeş üzerine onar onar atılmaya başlamışlar; ama bir an sonra on kelle birden havaya fırlamış ve kendi bakımlarından, yüz savaşçı da üzerlerine saldıran bu köpekleri unutulmaz bir kıyıma uğratmış; bu böylece çarpışanları ayıran gece gelinceye kadar sürmüş.
     Bunun üzerine müminlerle başlarındaki üç komutan, geceleyin korunmak üzere dağın yamacındaki bir mağaraya sığınmışlar; ve çilekeş azize ne olduğunu düşünmeye başlamışlar ve onu boşu boşuna aramışlar; sonra aralarında sayım yapıp canlı olarak ancak kırk beş kişi kaldıklarını anlamışlar. Dav-ül-Mekân, “Şimdi bu aziz kişi, bu kargaşada, imanının şehidi olarak ölmüş müdür, kim bilir?” demiş. Ama Vezir Dendan, “Ey Şah, çarpışma sırasında ben onu, o azizi gördüm. Bana savaşırken kafirleri yüreklendiriyor gibi geldi ve de bana, en korkunç türden kara bir ifrit gibi göründü!” demiş.
     Ancak Vezir Dendan tam bu fikrini söylerken, çilekeş mağaranın kapısında görünmüş; elinde de gözleri ölürken dehşetle fırlamış, saçlarından tuttuğu bir kesik kafa varmış ve bu kafa, korkunç bir savaşçı olan Hristiyan ordusunun başkomutanının kellesi imiş.
     Bunu görünce, iki kardeş hemen ayağa kalkmış ve “Ey çilekeş aziz, seni kurtaran ve ululayayım diye bize geri gönderen Tanrı’ya şükürler olsun!” demişler. Bunun üzerine bu lanetli hain, “Değerli oğullarım, ben kendimce, o kargaşada ölmek isterdim ve kendimi binlerce kez çarpışanların ortasına attım; ama bu kafirler, kendileri bana saygı duydular ve kılıçlarını göğsümden uzakta tuttular. Ben de onlara esinlediğim güvenden yararlanarak komutanlarının yanına yaklaşabildim ve tek bir kılıç vuruşuyla, Tanrı’nın yardımı sayesinde, kafasını uçurdum! Ve bu kafayı size, şimdi başsız kalmış olan bu orduya karşı savaşı sürdürürken yüreklendirmek için getirdim! Bana gelince…

     Anlatısının burasında Şehrazat sabah olduğunu görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir