Ama Doksan Dokuzuncu Gece Gelince
Ama Doksan Dokuzuncu Gece Gelince

Ama Doksan Dokuzuncu Gece Gelince

     Söze başlamış:

     Mağara ağzının yöresine büyük miktarda odun yığmaya başlamışlar ve odunları ateşe vermişler. Bunun üzerine mağara içindekiler, gittikçe artan sıcaklığı duyumsayarak bundan kurtulmayı kararlaştırmışlar. Hepsi biraraya gelerek büyük bir kitle oluşturup hepsi birden dışarı atılmış ve alevler arasından kendilerine süratle bir çıkış sağlamışlar. Fakat ne yazık ki, alevlerden ve dumandan gözleri körelmiş durumdayken; baht onları, canlı canlı, kendilerini hemen öldürmek isteyen düşmanların eline düşürmüş.
     Ama Hristiyanlar’ın komutanı onları engellemiş ve onlara, “Hristos adına! Onları hemen öldürmeyelim! Bunun yerine, Konstantiniyye’de Kral Afridonyos’un huzuruna çıkaralım. Kuşkusuz onları esir almamızı görmekten pek sevinecektir. Boyunlarına zincir vuralım ve atların arkasında sürükleyerek Konstantiniyye’ye götürelim!” demiş.
     Bunun üzerine iplerle onları bağlamışlar ve birkaç savaşçının nezaretine terk etmişler. Sonra bu esir alışı kutlamak için tüm Hristiyan ordusu yiyip içmeye koyulmuş ve öylesine içmişler ki, gece yarısına doğru, hepsi ölü gibi sırtüstü yatıp sızmış.
     O anda Şarkân, tüm yöresine bakınmış ve yerlere serilmiş bütün bu bedenleri görünce, kardeşi Dav-ül-Mekân’a, “Bizi bu kötü durumdan kurtaracak bir çare var mı, acaba?” demiş. Ama Dav-ül-Mekân, “Ey kardeşim, gerçekte bilmiyorum; çünkü burada kafeste kuşlar gibiyiz!” diye yanıt vermiş.
     Şarkân da öylesine bir hiddete kapılmış ve öylesine derinden soluk almış ki, gösterdiği aşırı gayretle göğsünü saran ipleri koparmış. Bunun üzerine ayağa fırlamış; kardeşine ve Vezir Dendan’a koşmuş ve onları da bağlarından kurtarmak için acele etmiş; sonra kendilerini gözetmekle görevli müfrezenin komutanına, yaklaşmış; öteki on Müslüman savaşçının zincirlerini açacak anahtarları üzerinden almış; onları da kurtarmış. Bunun üzerine, zaman yitirmeden, sarhoş Hristiyanlar’ın silahlarını kuşanmışlar ve atlarını alarak kurtulmalarından dolayı Tanrı’ya şükredip yavaşça oradan uzaklaşmışlar.
     Ve çok süratli bir gidişle dağın tepesine ulaşmışlar. Bunun üzerine Şarkân, onları bir an durdurup kendilerine, “Şimdi Tanrı’nın yardımıyla güven içinde olduğumuza göre, size aktarılacak bir fikrim var!” demiş. Hepsi birden, “Neymiş bu fikir?” diye sorunca, “Bu dağın tüm yamaçlarında dağılarak her birimiz ayrı bir tepede yer tutalım! Ve sesimizin olanca gücüyle, ‘Allahüekber!’ diye haykıralım! Bu durumda bütün dağlar ve vadiler ve de kayalıklarda sesimiz yankılanır ve kafirler, hâlâ sarhoş olduklarından, tüm Müslüman ordusunun yetişerek üzerlerine saldırmak üzere olduklarını sanırlar. Bu durumda, şaşkınlıkla, karanlıkta birbirlerine saldırırlar ve sabaha kadar iyice birbirlerini kırarlar!” demiş,
     Bu sözleri işitince, diğerleri işitip itaat ettikleri cevabını vermişler ve Şarkân’ın kendilerine önerdiği her şeyi yapmışlar. Ve de dağlardan gelen ve karanlıkta bin kez yankılanan bu sesleri duyunca, kafirler korkuyla ayağa kalkmışlar ve “Hristos adına! Müslüman ordusu yöremizi tüm sarmış!” diye haykırarak hemen zırhlarını kuşanmışlar. Ve şaşkınlıkla, birbirlerinin üzerlerine atılmışlar ve kendi kendilerini büyük bir kıyıma uğratmışlar ve ancak sabahleyin savaşı terk etmişler; o zaman da küçük müminler topluluğu süratle Konstantiniyye doğrultusunda oradan uzaklaşmış.
     Dav-ül-Mekân, Şarkân ve Büyük Vezir ile savaşçılar sabaha doğru böylece yürüyüşe geçtikleri zaman önlerinde çok yoğun bir tozun yükselmekte olduğunu görmüşler…

     Anlatısının burasında Şehrazat sabah olduğunu görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir