Ama Doksan Sekizinci Gece Olunca
Ama Doksan Sekizinci Gece Olunca

Ama Doksan Sekizinci Gece Olunca

     Söze başlamış:

     Yeniden gece olunca, savaşçılar birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmışlar ve her bir taraf kendi karargâhına çekilmiş; Müslümanlar’ın karargâhı, her zaman mağaradaki 40 gizli yermiş ve bir kez mağaraya girince, aralarında sayım yapmışlar ve anlamışlar ki içlerinden otuz beş kişi o gün savaş alanında kalmış; bu da sayılarını iki Şah ile vezirin dışında on savaşçıya indirmiş; bu durum onları, her zamankinden daha fazla, sadece kılıçlarının üstünlüğüne ve Tanrı’nın yardımına sığınmaya zorlamış.
     Bununla birlikte Şarkân, bu durumu görünce, göğsünün hatırı sayılır derecede daraldığını duyumsamış ve büyük bir feryat koparmaktan kendini alıkoyamayarak, “Şimdi ne yapacağız?” demiş. Ama bütün inanç sahibi savaşçılar kendisine, hep bir ağızdan “Allah’ın iradesi olmadıkça hiçbir şey yapılamaz!” diye yanıt vermişler. Ve Şarkân, o geceyi hiç uyumadan geçirmiş.
     Fakat, ertesi sabah, ayağa kalkmış ve arkadaşlarını uyandırarak onlara, “Arkadaşlar, kardeşim Dav-ül-Mekân, Vezirimiz Dendan ve ben dahil hepimiz ancak ön üç kişiyiz. Düşünüyorum da, bu durumda, düşmana karşı bir çıkış yapmamız, önceden yaptığımız gibi yiğitçe dövüşsek de, ölümcül olacaktır; düşmanlarımızın sayılamayacak kadar çok olmasından dolayı uzun süre dayanmamız mümkün değil! Hiçbirimiz canımızı kurtaramayız. Bu durumda, kılıç elde, bu mağaranın ağzında beklemeli ve düşmanlarımızı kendiliklerinden gelip bizi burada aramaları için tahrik etmeliyiz. İçeri girip bize saldırmayı kim göze alırsa, bizim kuvvetli olduğumuz bu mağara içinde kolayca parçalarız. Bu da düşmanlarımızı kırıp geçirirken, saygıdeğer çilekeşin vaat ettiği destek kuvvetin gelişini beklemek üzere bize zaman kazandırır” demiş.
     Bunun üzerine hepsi, “Fikir, tam anlamıyla güzel ve biz bunu hemen uygulamaya koymalıyız!” demiş. Aralarından beş savaşçı mağaradan çıkmış ve düşman karargâhından yana dönmüş ve büyük haykırışlarla onları tahrik etmeye başlamış. Sonra, bir müfrezenin kendi yanlarına doğru gelmeye başladığını görerek mağaraya çekilmişler ve girişin iki yanını tutarak beklemişler.
     Böylece, her şey Şarkân’ın öngördüğü şekilde olmuş. Çünkü Hristiyanlar mağaranın girişini aşma denemelerinden her birinde, yakalanmış ve ikiye bölünmüşler ve hiçbiri dışarı çıkıp geride kalanları bu tehlikeli saldırıya karşı dikkatlerini çekme olanağı bulamamış. Böylece, o günkü Hristiyan kırımı öteki günlerden çok daha fazla olmuş ve bu kırım, ortalık kararıncaya kadar sürüp gitmiş. İşte, Tanrı kullarının yüreğine yiğitlik yerleştirmek için imansızları böyle kör eder…
     Ama ertesi gün Hristiyanlar toplanıp görüşlerini tartışmışlar ve “Müslümanlar ile bu savaş, onları sonuncuya kadar kırmazsak bitmek bilmeyecek. Bu durumda saldırıp bu mağarayı almak yerine, onu her yanından askerlerimizle saralım ve oldukça bol miktarda kuru odun toplayarak yöresine bunları yerleştirelim! Bu odunları ateşe vererek hepsini canlı canlı yakalım! O durumda, kendilerini yanmaya terk edeceklerine, sessizce teslim olurlarsa onları esir alır ve Konstantiniyye’de Kralımız Afridonyos’un huzuruna çıkarırız. Aksi takdirde, onları cehennem ateşlerini canlandırmak üzere yanmış kömüre dönüşmeye bırakırız. Böylece Hristos da onları dumana boğar ve kendilerini, gelmişlerini, geçmişlerini lanetler ve Hristiyanlığın ayakları altında ezilen halı yapar!” demişler. Ve bunu söyleyip, mağara ağzının yöresine odun yığmaya başlamışlar. 

     Anlatısının burasında Şehrazat sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir