Sana Allahaısmarladık Demeyeceğim
Sana Allahaısmarladık Demeyeceğim

Sana Allahaısmarladık Demeyeceğim

     Thomas Kendal, Tudor Café’de hem akşam yemeğini yiyor, hem de yüksek matematik üzerinde çalışıyordu. Sakin bir yerdi.
     Thomas yan tarafında oturan bir kızın sesini duyunca elindeki kalem düştü. Sıcak bir sesti bu:
     “Bilakis seni hatırlayacağım Kurt,” diyordu. “Birlikte geçirdiğimiz o güzel günler hiç unutulur mu? Çok geç oldu. Acele etmelisin, yoksa vapuru kaçıracaksın. Özür dilerim, seninle iskeleye gelemeyeceğim. Bavulunu unutma.”
     Ağır, haşin bir ses;
     “Senden ayrılamayacağım sevgilim,” dedi. “Biliyorsun kalbim senindir!”
     “Biliyorum Kurt ama şimdi gitmelisin.”
     “Küçük Lissa’m…”
     Thomas, iri yarı bir Alman gencinin dışarı çıktığını gördü. Arkasından acıyarak baktı. Kız rahatlamış gibi içini çekti. Sonra gelip bir fincan kahve ısmarladı. Gözlerinde yaş yoktu. İnce, nazlı bir kızdı. Thomas, kahvesini içerken onu süzdü. Parmakları ince ve zarifti. Kirpiklerinin gölgesi yanaklarına düşüyordu.
     Kahvesini bitirince kız çekilip gitti. Thomas da yüksek matematiğe döndü. Problemin sonuna gelmeden yoruldu.
     Ertesi gün çalıştığı müessese onu bir haftalık bir seyahate yolladı. Döndüğü gece yine Tudor Café’ye gitti.
     Yemeğini yerken yine arkadan o kızın sesini duydu:
     “Elbette seni hatırlayacağım Luigi,” diyordu. “Birlikte geçirdiğimiz o güzel saatleri nasıl unuturum. Ama eğer sen trene yetişmek istiyorsan acele etmelisin.”
     “İstemiyorum, seni seviyorum Lisse’ciğim…”
     “Luigi, şekerim, artık gitmek zamanı. Unutma annen seni Milano’da bekliyor. İstasyona gelmeyeceğim. Dayanamam. Burada allahaısmarladık diyelim.”
     Thomas şaşırdı. Nasıl bir kızdı bu? Daha bir hafta önce sevgili Kurt’uyla vedalaşmıştı. Şimdi aynı sözlerle bir başkasını uğurluyordu.
     Hiç de öyle hafif bir kıza benzemiyordu. Thomas onun dolgun dudaklarını, güzel profilini hatırladı. Zavallı yabancılara acıdı.
     Kahveden, son derece yakışıklı, uzun boylu bir İtalyan çıktı. Kız da gelip kahve içti.
     Thomas da kızın peşinden tezgaha yürüdü ve bir kahve ısmarladı. Kızın gözleri lacivertti. Thomas;
     “Şekeri alabilir miyim?” dedi.
     “Elbette, buyurun. Ne berbat hava değil mi?”
     “Evet, Arkadaşınızın gitmek zorunda oluşuna üzüldüm.”
     “Luigi mi? O İngiltere’nin havasından hoşlanmaz!”
     Thomas kahvesini yuttu. Konuşmasının sebebi sadece meraktı. Birkaç erkeğe birden âşık gibi davranan bu kızı merak etmişti.
     Doğrusu bu kızdan beklenmezdi. Öyle ufak, öyle nazik ve tatlıydı ki…
     Bir hafta sonra yemeğini ısmarlarken yine o kızın sesini duydu:
     “Saçmalama Max, elbette seni hatırlayacağım,” diyordu. “Çok naziktin ama ne yazık ki acele etmelisin. Yoksa uçağı kaçıracaksın!”
     “Sevgilim aceleye lüzum yok. Azıcık daha kalayım.”
     “Daha valizini alacak, arkadaşlarına veda edeceksin. Özür dilerim ama gitmelisin. Seninle hava alanına gelemeyeceğim Max, dayanamam. Burada…”
     Thomas yerinden fırlayarak;
     “Allahaısmarladık diyelim,” diye haykırdı.
     Geniş omuzlu genç adam şaşırdı. Kızın gözleri büyüdü. Thomas devam etti:
     “Anlamıyor musunuz? Bütün yabancılara bu kız aynı lafları söylüyor.”
     Max denilen adam yerinden fırladı ve Thomas’ın çenesine bir yumruk indirdi. Thomas yere yıkıldı.
     “Git Maş, uçak kaçacak.”
     Garson rica ediyordu:
     “Bey yerden kalkmadan onu lütfen dışarı çıkarın. Burada rezalet istemeyiz. “
     “Max, lütfen git.”
     “Peki, gidiyorum.”
     Thomas doğrulmaya çalıştı. Kız eğilip endişeyle yüzüne baktı.
     “Affedersiniz, Max boks şampiyonudur. Çok canınız acıdı mı?”
     Garson kahve getirmeye gitti. Kızın kolu Thomas’ın boynundaydı.
     “Affedersiniz,” dedi.
     “Hadi şuraya oturalım da anlatın bakalım. Max’a niçin öyle söylediniz?”
     Garsonun elinden kahveyi aldı.
     “Hadi şunu için.”
     “Affedersiniz, kendimi kaybettim.”
     “Beni hafif bir kız sandınız değil mi?”
     “Hayır.”
     “Biliyorum. Kurt’a, Luigi ve Max’a veda ederken konuştuklarımı duydunuz, değil mi?”
     “Evet. Gençler çok efendiydiler. Siz de öyle bir kız olamazdınız.”
     Anladım ama niye zavallı Max’a bağırdınız? Durun önce kendimi takdim edeyim. Adım Melissa Bryant. Sizinki de Thomas Kendal değil mi?”
     “Max’ı ikaz etmek istedim. Size âşık olmasın diye. Doğrusu, onunla da öbürleriyle de dövüşmek istedim. Size âşık oldukları için hepsini pataklamak istiyordum.”
     “Ama değiller ki… Ben yabancı öğrencileri misafir eden bir yurtta sekreterim. Zavallılar çok yalnızlar. Hemen âşık olduklarını sanıyorlar. Ayrılırken böyle acıklı sahneleri tercih ediyorlar. Ama evlerine gider gitmez beni unutuyorlar.”
     “Onları geçirmeye gitmiyorsunuz?”
     Melissa güldü:
     “Nasıl giderim? Yatağıma bir an önce kavuşmak istiyorum. Kalplerinin kırık olduğunu sandıkları vakit çok yorucu oluyorlar.”
     Thomas cevap vermedi. Sonra birden kalktı.
     “Melissa, Miss Bryant, sizi evinize götürebilir miyim? Sonra yarın akşam .beraber yemek yiyelim. Hafta sonuna meşgul değilseniz sizi ailemle tanıştırayım.”
     “Mr. Kendal, ne demek istiyorsunuz?”
     “Çok mühim bir şey, ama çabucak söylenmez ki!”
     Sokağa çıktıkları zaman Melissa, Thomas’ın koluna girdi.
     “Ne söyleyeceksiniz?”
     Thomas onu süzüyor, şarkı söylemek, şiir yazmak istiyordu.
     “Sana yalnız tek bir şey söylemeyeceğim. Sana asla ‘Allahaısmarladık’ demeyeceğim!”

(İngiliz Öyküsü-Anonim-Çeviren: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir