Ama Yüz Beşinci Gece Gelince
Ama Yüz Beşinci Gece Gelince

Ama Yüz Beşinci Gece Gelince

     Söze başlamış: 

     Bu görünüm üzerine Dav-ül-Mekân, “Ya Allah! Bu ne beladır!” diye haykırmış ve baygın yere düşmüş. Bunu gören Vezir ve emirler onun çevresine toplanmışlar ve giysilerini sallayarak ona hava vermişler; Dav-ül-Mekân sonunda kendine gelmiş ve “Ey kardeşim Şarkân, ey yiğitlerimizin en yücesi! Hangi şeytan seni bu onarılmaz duruma soktu?” diye haykırmış. Sonra da gözyaşlarına, hıçkırıklara boğulmuş ve Vezir Dendan ve Rüstem ve Behrimen emirler, özellikle de başmabeyinci ona katılmışlar.
     Ve ansızın Vezir Dendan mektubu görmüş, onu eline alıp orada bulunan herkesin önünde Şah Dav-ül-Mekân’a okumuş ve “Ey Şah, şimdi bu lanetli çilekeşin görünüşünün bana neden o kadar nefret esinlediğini anlıyorsun!” demiş. Şah Dav-ül-Mekân da gözyaşlarına gömülmüş; “Vallahi! Bu yaşlı kadını kendi ellerimle yakalayacak; fercine eritilmiş kurşun akıtacak, kıçına da sivri bir kazık sokacağım; sonra da onu saçlarından tutarak Konstantiniyye’nin büyük sur kapısına çivileyeceğim! ” diye haykırmış.
     Bunu izleyerek Dav-ül-Mekân, kardeşi Şarkân için büyük bir cenaze merasimi hazırlatmış ve cenaze alayını gözünün tüm yaşlarını dökerek izlemiş ve onu bir tepenin eteğinde alçı ve altınla yapılmış büyük bir türbeye gömdürmüş. Sonra, uzun günler boyunca, ağlamayı öylesine sürdürmüş ki, kendisi de bir gölge gibi kalmış. Oysa Vezir Dendan, kendi acısını bastırarak onu görmeye gelmiş ve ona, “Ey Şah, acılarını artık yatıştır ve gözlerini sil! Kardeşinin şu anda Yüce Yargıç Tanrı’nın ellerinde bulunmakta olduğunu bilmez misin? Ve zaten zamanı gelince, yazılı olan her şeyin yerini bulacağı bu âlemde onarılmaz olana karşı bu matemin ne yararı var? Öyleyse ayağa kalk, ey Şah, yeniden silah kuşan; bu inançsızların başkentinin kuşatılmasını olanca gücümüzle sürdürmeyi düşünelim! Tam olarak öcümüzü almanın en iyi yolu budur!” demiş.
     Oysa, Vezir Dendan’ın Şah Dav-ül-Mekân’ı bu tarzda yüreklendirdiği sırada, Nüzhet’in kardeşi Dav-ül-Mekân’a yazdığı bir mektubu ulaştıran bir ulak çıkagelmiş ve bu mektupta şunlar yazılı imiş:
     Ey Kardeşim, sana iyi haberi bildiririm. Burada hamile bıraktığın karın genç cariye, sağlıkla doğum yaparak Ramazan ayındaki ay kadar ışık saçan bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi. Bu çocuğa Kânmekân adının verilmesinin hayırlı olacağını düşündüm. Bilginler ve müneccimler, doğumu mucizeler ve olağanüstü olaylarla birlikte gerçekleşen bu çocuğun unutulmayacak şeyler yapacağı kehanetinde bulunuyorlar. Bu münasebetle bütün camilerde senin adına çocuk için ve senin düşman üzerindeki zaferlerin için dualar ettirmekten ve hayırlı dileklerde bulundurmaktan geri durmuyorum. Burada hepimizin, özellikle ferahlık ve barışın doruğunda bulunan ve bizim gibi senden haber bekleyen dostun hamam külhancısının, sağlık içinde bulunduğumuzu bilmeni isterim. Burada bu yıl çok yağmur yağdı; ürünün bol olduğu söyleniyor. Ve dahi barış ve güvenlik senin ve yörendekiler üzerine olsun!
     Dav-ül-Mekân, mektubu gözden geçirdikten sonra, uzun uzun soluk almış ve “Şimdi ey vezir, Tanrı’nın oğlum Kânmekân’ı bana lütfetmesiyle matemim yatıştı ve yüreğim yeniden canlanmaya başladı! Ve artık rahmetli kardeşimin bu matemine âdetlerimize göre kendisine yaraşır bir merasimle son vermeyi düşünmemiz gerekiyor!” diye haykırmış. Vezir de ona, “Doğru düşünüyorsunuz!” diye yanıt vermiş. Ve hemen Şarkân’ın mezarının çevresine, Kuran okuyanlar ve imamların yerleştiği büyük çadırlar kurdurmuş ve büyük miktarda koyunlar ve develer kurban edilerek etleri askerlere dağıtılmış ve bütün gece ibadetle ve Kuran okumakla geçmiş. Ama sabah olunca, Dav-ül-Mekân, Şarkân’ın yattığı Acemistan ve Keşmir’in değerli kumaşlarıyla donatılmış olan kabrine yaklaşmış ve tüm ordunun önünde… 

     Anlatısının burasında Şehrazat sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir