Ama Yüz İkinci Gece Olunca
Ama Yüz İkinci Gece Olunca

Ama Yüz İkinci Gece Olunca

     Söze başlamış: 

     Ve ona Felaketler Anası’nın mektubunu okumuş. Bunun üzerine Kral Hardobyos ferahlığın doruğuna ulaşmış ve “Ey kral, benim sütanam Felaketler Anası’nın akla durgunluk veren hilelerine hayran ol! Gerçekten o bize tüm Hristiyan ordusundan daha yararlı olmuştur. Sadece düşmanlarımıza bakışını fırlatmakla bile, kıyamet gününde tüm cehennem zebanilerinin bakışlarından fazla felaket üretir!” diye haykırmış. Kral Afridonyos da, “Hristos bizi bu değer biçilmez kadının bakışından hiç mahrum etmesin; ve onun hileden ve düzenden yana üretkenliğini sürdürsün!” demiş.
     Ve hemen ordusunun komutanlarına, askerlerine çıkış ve saldırı saatinin bildirilmesi buyruğunu vermiş. Bunun üzerine her yandan askerler, Haç’a ve Kutsal Kemer’e yakarmışlar; küfrederek, lanet ederek, bağırıp çağırmışlar ve Konstantiniyye’nin büyük kapısından hep birlikte dışarı çıkmışlar.
     Hristiyanlar’ın savaş düzeninde ve ellerinde yalın kılıç ilerlediğini görünce başmabeyinci tehlikeyi kavramış; hemen adamlarını silah başına çağırmış ve onlara şu sözleri haykırmış: “Ey Müslüman savaşçılar, inancınıza güvenin! Ey askerler, eğer geri çekilirseniz, mahvolursunuz; ama sıkı tutunursanız, zafer sizindir! Ve zaten, cesaret, bir an süren sabırdan başka bir şey değildir ve dünyada Tanrı’nın genişletemeyeceği darlık yoktur. Onun için Yüce Tanrı’dan sizi kutsamasını ve size bağışlayıcı bir gözle bakınasını dilerim!”
     Müslümanlar bu sözleri işittikleri zaman, artık cesaretleri sınır tanımaz olmuş ve hep bir ağızdan, “Lâ îlâhe îll’Allah!” diye haykırmışlar ve kendi bakımlarından, Hristiyanlar da papazları ve keşişlerinin seslerine uyarak Hristos’a yakarmışlar. Haç ve Kutsal Kemer üstüne ant içmişler ve birbirine karışan haykırışlarla iki ordu dehşetle savaşa girişmiş; seller halinde kan akmış; kafalar gövdelerden uçurulmuş. O sırada iyilik melekleri Müslümanlar’dan yanaymış; kötülük melekleri de imansızların davasına sarılmışlar ve korkakların ne yanda, gözüpek olanların ne yanda olduğu seçilmiş; kargaşada yiğitler sıçrayıp kendilerini göstermişler; kimi öldürmüş, kimi atlarının üzerinden düşürülmüş; savaş alabildiğine kanlı olmuş, ölüler yeri kaplayarak atların göğüslerine gelecek kadar yığın oluşturmuşlar. Ama müminlerin büyük yiğitliğinin, lanetli Rumlar’ın adetçe büyük üstünlüğü karşısında ne hükmü olabilirmiş ki! Böylece, gece bastırıncaya kadar Müslümanlar geri püskürtülmüş; çadırları yağma edilmiş ve karargâhları Konstantiniyye yanlılarının eline geçmiş.
     İşte tam bozguna uğrayıp geri çekilirlerken, Dav-ül-Mekân’ın manastırdan dönerken Hristiyan ordusunu bozguna uğratıp vadiden çıkagelen muzaffer ordusu ile karşılaşmışlar. Bunun üzerine Dav-ül-Mekân başmabeyinciyi çağırmış ve yüksek sesle, toplanan birlik komutanlarının önünde, dayatmadaki tutarlığı, geri çekilmedeki yerindeliği ve yenilirken bile sabrını yitirmezliği dolayısıyla onu tebrik edip kutsamış. Sonra, bütün Müslüman savaşçılar, şimdi, kitlesel bir ordu halinde birleşmiş olduklarından, artık öç alma umudundan başka şey düşünmeksizin, sancaklarını dalgalandırarak Konstantiniyye’ye doğru yola çıkmışlar. Hristiyanlar bu müthiş ordunun, üzerlerinde inanç sözcükleri yazılı sancaklarını dalgalandırarak yaklaştığını görünce yüzleri safran gibi sararmış ve Hristos’a, Meryem’e, Hanna’ya ve Haç’a sızlanıp yakarmışlar ve utanmaz patrikleri ve keşişlerine azizler indinde kendilerine şefaatte bulunsunlar diye yalvarmışlar.
     Müslüman ordusuna gelince, Konstantiniyye surlarına ulaşmışlar ve savaşa girişmeyi düşünmüşler. Bunun üzerine Şarkân, kardeşi Dav-ül-Mekân’a doğru ilerlemiş ve ona, “Ey zamanın Şah’ı, Hristiyanlar savaşı reddetmeyecekler; biz de büyük bir heyecanla bunu dilemekteyiz. Yöntemin, düzenin can damarı niteliği taşıdığını düşünerek bir görüş bildirmek arzusundayım” demiş. Şah da ona, “Bildirmek istediğin görüş nedir, ey hayranlık verici fikirlerin üstadı?” diye sormuş. Şarkân da, “Savaş için en uygun durum: Benim ortada, düşmanın tam karşısında; Büyük Vezir Dendan’ın ortanın sağında; Emir Türkeş’in ortanın solunda, Emir Rüstem’in sağ kanatta; Emir Behrimen’in sol kanatta yer almasıdır. Sana gelince, bütün harekâtı gözetmek üzere büyük sancağın altında korunmuş olarak kalacaksın! Çünkü sen bizim direğimiz ve Tanrı’dan sonra tek umudumuzsun! Ve biz hepimiz, sana siper oluşturmak için orada olacağız!” demiş. Bunun üzerine Dav-ül-Mekân, kardeşine bu görüşünden ve bağlılığından dolayı teşekkür etmiş ve bu planın yürürlüğe konulması için emir vermiş.
     Durum böyleyken, Rum savaşçıların safları arasından uçan bir binici Müslüman tarafına ilerlemiş ve iyice yakına gelince beyaz ipekle bezenmiş olan eyeri ince bir Kaşmir halısıyla örtülmüş, çok tıkız ve çok yürük bir katıra binmiş olduğu görülmüş ve bu binici beyaz sakallı, güzel yüzlü, saygın görünümlü, beyaz yünden bir harmaniyeye bürünmüş bir ihtiyarmış. Dav-ül-Mekân’ın bulunduğu yere yaklaşmış ve “Size bir haber ulaştırılmak üzere gönderildim; ben sadece elçi olduğum ve elçiler tarafsızlıktan yararlandığı için, tedirginliğe kapılmadan konuşmama izin verin ki, ben de görevimin konusunu size aktarayım!” demiş.
     Bunun üzerine Şarkân ona, “Çekinmeden konuşabilirsin!” demiş. Bunun üzerine haberci bineğinden inmiş ve boynunda asılı haçı çıkarmış ve onu Şâh’a vermiş ve de ona “Tanrı’nın bunca kulunun öldüğü bu felaket dolu savaşı kesmesi için kendisine ettiğim nasihati dinleyip kabullenen Kral Afridonyos tarafından size gönderilmiş bulunuyorum. Dolayısıyla onun adına size, Kral Afridonyos ile Müslüman savaşçıların komutanı Emir Şarkân arasında teke tek bir dövüşe girişilerek bu savaşa son verilmesini önermeye geldim!” demiş.
     Bu sözleri işiten Şarkân, “Ey ihtiyar, Rum Kralı’nın yanına dön ve ona, Müslümanlar’ın baş dövüşçüsü Şarkân’ın dövüşü kabul ettiğini söyle! Ve yarın sabah, bu uzun yürüyüşün yorgunluğunu çıkardıktan sonra, silahlarımız çatışacaklar ve eğer ben yenilirsem, savaşçılarımız için selameti kaçmakta bulmaktan başka yapacak şey kalmayacaktır!” demiş.
     Bunun üzerine ihtiyar, Konstantiniyye Kralı’nın yanına dönmüş ve aldığı yanıtı ona aktarmış. Ve kral, bunu öğrenince, neredeyse sevincinden uçacakmış; çünkü Şarkân’ı öldüreceğine güven duyuyormuş ve bu bakımdan her türlü hazırlığı yapmış. O geceyi, yiyip içmekle, tapınıp dua etmekle geçirmiş. Ve sabah olunca, yüksek bir savaş atına binmiş olarak meydanın ortasına ilerlemiş; göğüs bölümünün ortasında değerli taşlarla süslenmiş bir ayna bulunan altın bir örme zırh giymiş; elinde hafif kıvrık uzun bir kılıç tutuyor ve omuzlarının birinden Batılılar’ın dolambaçlı tarzda imal ettiği bir yay sarkıyormuş. Ve Müslümanlar’ın saflarına iyice yaklaşınca siperini kaldırmış ve “İşte karşınızdayım! Benim kim olduğumu bilen, neden çekineceğini bilir; kim olduğumu bilmeyen ise, çok geçmeden beni tanır! Ey sizler, hepiniz, ben başı kutsanmış Kral Afridonyos’um!” diye haykırmış.
     Ama daha sözünü bitirmemişken, karşısında, eyeri inci ve değerli taşlarla süslenmiş kabartma deriden, bin kırmızı altından değerli al bir ata binmiş Emir Şarkân belirmiş; elinde Hint işi, altın kaplı; ağzı, çeliği bile kesecek keskinlikte ve tüm zorlu şeyleri yarabilecek nitelikte bir kılıç tutuyormuş. Atını tam Afridonyos’unkinin karşısına sürerek ona, “Sıkı dur, ey kafir! Sen beni genç kız yanaklı ve yeri savaş alanlarından çok orospuların yatağı olan delikanlılardan birine mi benzettin yoksa? Benim kim olduğumu iyi tanı, ey melun!” diye haykırmış. Ve bu sözler üzerine Şarkân, fır dönen kılıcıyla, atının bir dönüşüyle kendini korumayı başaran düşmanının üstüne müthiş bir darbe savurmuş. Sonra ikisi birden, birbiri ile çatışan iki dağ ya da birbirine katışan iki deniz gibi çatışmışlar. Sonra ayrılmışlar, sonra yeniden çatışıp ayrılmışlar ve yeniden çatışmışlar ve bazen galibiyetin Şarkân’da, bazen de Rum Kralı’nda kalacağını düşünerek haykıran iki tarafın ordularının bakışları karşısında, birbirlerine darbeler vurup savuşturmayı kesmeden ve hiçbiri kesin sonuç alamadan gün batıncaya kadar savaşmışlar.
     Ama, tam güneş batıp gözden kaybolacağı sırada, ansızın Afridonyos, Şarkân’a, “Hristos aşkına! Ey yenilginin yiğidi, kaçmanın ustası, arkana bak! Ben hep aynı atla savaşırken, bana karşı üstünlük sağlayasın diye sana yeni bir at getiriyorlar! Bu bir kölelik töresidir; yiğit savaşçılara yaraşmaz! Hristos tanık olsun ki, ey Şarkân, sen kölelerden de aşağılıkmışsın!” diye haykırmış.
     Bu sözleri duyan Şarkân, hiddetin doruğunda, Hristiyan’ın sözünü ettiği bu atın ne olduğunu anlamak için arkasına dönmüş. Oysa, bu lanetli Hristiyan’ın Şarkân’ı kendi insafına terk edecek bu hareketten yararlanmak üzere düzenlediği bir hileymiş. Hemen mızrağını fırlatıp onu sırtından vurmuş. Bunun farkına varan Şarkân, müthiş ama tek bir haykırış koparmış ve eyerinin ön çıkıntısı üzerine düşmüş ve lanetli Afridonyos, onu ölüme terk ederek zaferinin ve hainliğinin haykırışını kopararak Hristiyanlar’ın saflarına doğru dörtnal uzaklaşmış.
     Fakat Müslümanlar, Şarkân’ın düştüğünü görür görmez yardımına koşmuşlar; ona ilk ulaşanlar… 

     Anlatısının burasında Şehrazat gün doğduğunu görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir