Ama Yüz On Birinci Gece Olunca
Ama Yüz On Birinci Gece Olunca

Ama Yüz On Birinci Gece Olunca

     Demiş ki; 

     Emir Tac-ül-Mülûk, birdenbire karşısında, tacirler arasında, şaşırtıcı güzellikte ve çekici bir solgunluğu olan, kendisine çok yakışan bir giysiye bürünmüş genç bir adam olduğunun farkına varmış. Güzel olduğu kadar solgun yüzü, bir ana, bir baba ya da çok değerli bir dostun yitirilmesi gibi büyük bir derdin damgasını taşıyormuş.
     Bunun üzerine Emir Tac-ül-Mülûk, yüreğinin kendisine karşı eğilim duyduğu bu genç adamı tanımadan asla oradan ayrılmak istememiş ve ona yaklaşarak selam vermiş ve ilgilenerek kim olduğunu ve neden böyle kederli olduğunu sormuş. Ama yakışıklı genç adam, bu soruya, gözleri yaşla dolarak ancak şu iki sözcükle, “Ben Aziz’im!” diyerek yanıt verebilmiş. Sonra öylesine hıçkırıklara boğulmuş ki, düşüp bayılmış.
     Kendine geldiği zaman, Emir Tac-ül-Mülûk ona, “Ey Aziz, bil ki ben senin dostunum. Haydi bana dertlerinin nedenini söyle!” demiş. Ama genç Aziz, cevap yerine geçmek üzere, dirseğine dayanarak şu dizeleri okumuş:
     Onun gözlerinin büyüleyici bakışından sakın! Çünkü gözevinin çemberinden hiç kimse kurtulamamıştır. Siyah gözler baygın baktıklarında müthiştirler. Çünkü siyah ve baygın gözler, yürekleri ince uzun kılıçların parlak çeliği gibi deler. Özellikle de dilinin tatlılığına kapılmayın, çünkü bir ateş şarabı gibi, en bilge kişilerin bile aklını karıştırır. Onu bir tanısaydınız! Öyle hoş bakışları vardır ki! Ve ipek cildi! Dokunduğu bedeni tatlılığıyla ölümsüz kılan! Altın bir halhalla çevrelenmiş topuğundan kara sürmeyle çerçevelenmiş gözlerine kadar olan mesafe dikkat çekicidir. Ah! Nerede onun ipekli giysilerinin ince kokusu! Gül esansı damıtan nefesi nerde?
     Emir Tac-ül-Mülûk, bu şarkıyı işitince, o an için daha fazla ısrar ederek onu konuşmaya zorlamak istememiş ve ona “Niçin, ey Aziz, bütün öteki tacirler gibi sen bana mallarını göstermedin?” diye sormuş; o da, “Ey efendim, benim mal yüküm, aslında, bir şehzadeye uygun gelebilecek nitelikte değildir!” diyerek yanıtlamış. Ama yakışıklı Tac-ül-Mülûk, güzel Aziz’e, “Vallahi! Yine de bana onu göstermeni isterdim!” demiş. Ve genç Aziz’i yanı başında ipek halı üzerinde oturmaya ve kendisine, birer birer, tüm mal yükünü göstermeye zorlamış. Ve Emir Tac-ül-Mülûk, güzel kumaşları gözden geçirmeye bile gerek görmeden, hepsini olduğu gibi satın almış ve ona, “Şimdi Aziz, bana dertlerinin nedenini anlatır mısın? Gözlerini yaşlı ve yüreğini üzgün görüyorum. Oysa, seni bir köşeye sıkıştıran varsa, bunu yapanları cezalandırmak isterim; borç içinde isen, rahat bir gönülle borçlarını öderim. Çünkü, sana karşı büyük bir yakınlık duyuyorum ve senin için yüreğim yanıyor!” demiş. Ama genç Aziz, bu sözleri duyunca, yeniden hıçkırıklara boğulmak üzere olduğunu duyumsamış ve şu dizeleri okumaktan kendini alamamış:
     Ah senin mavi sürmeyle çarpıcı kılınmış siyah gözlerinin cilvesi! Ah! Kıvrak kalçaların üzerinde vücudunun salınışı! Ah! Dudaklarının şarabı ve ağzının balı! Göğüslerinin kıvrımı ve onları çiçekleyen kor gibi uçları! Ah! Ah! Seni özlemek, bana bir hükümlünün kurtuluş ümidi beslemesinden daha tatlı gelir! Ya leyl!
     Bu şarkıyı duyunca, Emir Tac-ül-Mülûk, oyalanmak için birer birer güzel kumaşları ve ipeklileri gözden geçirmeye başlamış. Ama birdenbire, kumaşlar arasından, genç Aziz’in hemen atılıp telaşla toplamaya kalkıştığı ipekle işlenmiş kare şeklinde bir kumaş parçası elleri arasından kaymış. Aziz kumaşı titreyerek katlamış ve dizinin üzerine koymuş. Ve “Ey Azize, sevgilim benim! Süreyya yıldızına ulaşmak sana ulaşmaktan daha kolay! Sensiz böyle kırgın ben nerelere gideyim! Giysilerimin ağırlığını bile güçlükle taşımaktayken, senin yokluğunun ağırlığını nasıl taşırım?” diye haykırmış.
     Emir, güzel Aziz’in bu şaşkın davranışını ve bu sonuncu dizeleri duyunca, pek çok şaşırmış ve merakın doruğunda, haykırmış… 

     Ama anlatısının burasında vezirin kızı Şehrazat, sabahın yaklaştığını görmüş ve her zamanki gibi yavaşça susmuş.
     Bunun üzerine bütün bu öyküyü nefesini tutarak izleyen kız kardeşi küçük Dünyazat, kıvrılarak oturduğu yerden, ”Ey kardeşim Şehrazat, sözlerin ne kadar tatlı, ince, temiz ve zevk duyuran lezzette ve de tazelikleriyle hoşa gidici! Hele bu öykü ne büyüleyici ve tüm bu dizeler ne kadar hayranlık uyandırıcı! ” demiş.
     Şehrazat da ona gülümsemiş ve ”Evet, kardeşim! Ama yarın eğer Allah’ın lütfu ve Şah’ın selim zevkiyle yaşamımı sürdürürsem, ikinize anlatacağım öykü yanında bunun ne hükmü olur?” demiş.
     Şah Şehriyar da içinden, “Vallahi! Anlattığı, gerçekten şaşırtıcı ve akla durgunluk veren öykünün sonunu işitmedikçe onu asla öldürtmeyeceğim!” demiş. Sonra Şehrazat’ı kollarına almış. Ve ikisi, gecenin kalan bölümünü sevişerek sabaha kadar birlikte geçirmişler.
     Sonra Şah Şehriyar, adalet sarayına ulaşmak üzere dışarı çıkmış ve Divan; vezirler, emirler, mabeyinciler, muhafızlar ve saray halkıyla dolmuş. Başvezir de, kolunun altında o sırada ölmüş olduğunu sandığı kızı Şehrazat için hazırlanan kefenle içeri girmiş. Ama Şah, ona bu konuda hiçbir şey söylememiş ve yargılamaya, memurlar atamaya veya işten aldırmaya, yönetmeye ve askıda olan işleri bitirmeye gayret göstermiş ve bu böylece akşama kadar sürmüş. Sonra Divan dağılmış ve Şah sarayına dönmüş. Vezir de şaşkınlığın ve perişanlığın doruğuna ulaşmış.
     Ama gece olur olmaz, Şah Şehriyar, dairesine gidip Şehrazat’ı bulmuş ve her gece yaptığı gibi sevişmeyi de sürdürmüş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir