Ama Yüz On Dördüncü Gece Olunca
Ama Yüz On Dördüncü Gece Olunca

Ama Yüz On Dördüncü Gece Olunca

     Güzel Aziz, öyküsünü, genç emir Tac-ül-Mülûk’a anlatmayı şöyle sürdürmüş:
     Ve ellerime kokular sürdü ve giysilerimi aselbentle tütsüledi; beni sevgiyle kucaklayarak bana, “Ey benim sevgili yeğenim, işte huzura ulaşacağın saat geldi. Cesaretini topla ve bana yatışmış ve doygun olarak geri dön! İşte ben sana, ruhsal barış diliyorum ve sen mutlu olmadıkça mutlanmayacağımı söylüyorum. Ama serüvenini anlatmak üzere bana çabucak geri dön! İkimiz için daha nice güzel ve kutsanmış geceler olacak!” dedi.
     Bunun üzerine çarpan yüreğimi yatıştırmaya ve heyecanımı bastırmaya çalıştım ve yeğenimden izin alarak evden çıktım. O gölgeli sokağa ulaşınca, heyecanın doruğuna ulaşarak söz konusu kanepeye gidip oturdum. Ve de oturur oturmaz pencerenin açıldığını gördüm ve hemen başımın döndüğünü duyumsadım. Ama kendimi toparladım ve pencereye doğru baktım ve genç kızın belirdiğini gördüm. Bu tapınılası yüzü görünce sarsıldım ve titreyerek kendimi kanepenin üzerine bıraktım. Genç kız, gözlerinde belirli bir parlaklıkla bana bakmayı sürdürdü; elinde de göze batar şekilde bir ayna ile al bir mendil tutuyordu. Ama birdenbire, hiçbir söz söylemeden, giysisinin yenlerini kaldırdı ve omuzlarına kadar kollarını açtı; sonra elini açarak beş parmağını aralayıp göğüslerine dokundu; sonra aynayı ve al mendili tutarak ellerini pencereden dışarıya uzattı ve kaldırıp indirerek mendili üç kez salladı; sonra mendiliyle burma ve katlama hareketleri yaptı ve başını bana doğru eğerek uzun uzadıya baktı ve canlı bir hareketle geri çekilerek pencereyi kapayıp gözden kayboldu.
     Hepsi bu kadar! Hem de tek bir söz bile söylemeden! Aksine! Beni öyle tahmin edilemez bir şaşkınlık içinde bıraktı ki, orada kalayım mı, gideyim bilmiyordum ve kuşku içinde, saatlerce o pencereye bakarak gece yarısına kadar orada kaldım. O zaman, tedirgin bir halde eve döndüm; gözleri ağlamaktan kızarmış, keder ve boyun eğmenin damgası yüzüne vurulmuş zavallı yeğenimi, beni beklerken buldum. Ve de kudretim tükenmiş olarak, acınacak bir halde, yere düştüm. Ve yeğenim, hemen yanıma koşarak beni kollarına alıp gözlerimi öptü; giysisinin yenleriyle gözyaşlarımı sildi ve ruhumu yatıştırmak için bana, çiçek suyuyla hafifçe kokulandırılmış bir bardak şurup içirdi; sonra sakin bir edayla bütün bu gecikmemin ve kederli halimin nedenlerini sordu.
     O zaman ben, hüzünlü yorgunluğumla kırgın olduğum halde, o bilinmeyen hoş kadının hareketlerini tekrarlayarak ona her şeyi anlattım. Ve yeğenim Azize bana, “Ey canım Azizim! Bu işaretlerden, özellikle beş parmak ile aynadan çıkan anlam bence şudur ki genç kız, beş gün içinde sokağın köşesindeki dükkâna bir haber bırakacak!” dedi. Bunu duyunca, “Ey kalbimin kızı, acaba sözlerin gerçek midir? Ama, ben de sokağın köşesinde bir dükkânın bulunduğunu fark ettim. Gerçekten bir Yahudi esnaf var orada!” diye haykırdım. Ve artık anılarımın çalkantısına daha fazla dayanamayarak, beni teselli etmek için tatlı sözler ve çok hoş okşamalarla destekleyen yeğenim Azize’nin bağrında gözyaşlarıyla hıçkırmaya başladım; o da bana, “Düşün ki, ey Aziz, aslında âşıklar yıllar yılı beklemenin acısını duyarlar, yine de dayanma güçlerini yitirmezler; sense, yürek işkencelerini tadalı bir hafta geçmediği halde, görülmedik bir heyecana ve üzüntüye kaptırdın kendini! Biraz yüreğini bütün tut, ey amcamın oğlu! Ve kalk biraz bir şeyler ye ve sana sunduğum şu şaraptan iç!” dedi. Ama ben, ey genç efendim, ne bir lokma ekmek yiyebildim ne de bir yudum şarap içebildim ve de tüm uykumu yitirdim; yüzüm sapsarı oldu ve mutlu çizgilerini yitirdi. Çünkü, ilk kez tutkunun sıcaklığını duyuyor ve aşkın acı ve tatlı yanlarını tadıyordum.
     Böylece, bekleyişimin sürdüğü beş gün içinde, son derece zayıfladım ve benim yüzümden üzüntüye kapılan yeğenim, bir an bile yanımdan uzaklaşmadı ve gece gündüz dizimin dibinden ayrılmadan bana âşıkların öykülerini anlattı ve uyuyacağı yerde, bana göz kulak oldu; hatta onu bazen kaçamak gözyaşlarını çabucak silerken yakaladım. Sonunda, bu beş gün bitince, beni ayağa kalkmaya zorladı ve su ısıtıp beni evin hamamına soktu; sonra da giyinmeme yardım ederek bana, “Koş çabuk buluşma yerine git! Allah seni beklentilerine kavuştursun ve merhemiyle ruhunu iyileştirsin!” dedi.
     Bunun üzerine, çabucak evden çıktım ve Yahudi esnafın dükkânına koştum. O gün cumartesiydi ve ne yazık ki, Yahudi dükkânını açmamıştı. Her şeye karşın, dükkânın kapısının önüne oturdum ve akşam güneş batarken müezzinin sesi minareden duyulasıya kadar orada bekledim. Hiçbir sonuç alamadan gecenin ilerlemekte olduğunu görünce eve dönmeye karar verdim. Ve artık ne dediğini ve yaptığını bilmeyen sarhoş bir adam gibi oraya ulaştım. Ve zavallı yeğenim Azize’yi orada, odada, ayakta, yüzü duvara dönmüş ve bir kolunu bir mobilyaya dayamış, bir elini de yüreğinin üzerine bastırarak dururken ve üzgün bir edayla bahtsız aşklar üzerine şikâyetçi dizeler okurken gördüm. Ama benim varlığımın farkına varır varmaz, yeninin ucuyla gözlerini silip önüme geldi, acısını benden gizlemek için gülümsemeye çalışarak, “Ey sevgili yeğenim, Tanrı mutluluğunu daim kılsın! Geceleyin boş sokaklardan böylesine yalnız başına geri döneceğine, niçin gecenin geri kalan kısmını da sevdiğin genç kızla geçirmedin?” dedi.
     O zaman ben, sabırsızlıkla ve bir an için yeğenimin benimle alay ettiğini düşünerek onu sertçe ve kaba bir tarzda ittim, kanepenin üzerine düştü, başı kanepenin kenarına çarptı ve alnında derin bir yara açıldı ve bol bol kan aktı. Bunun üzerine benim zavallı yeğenim, benim kabalığımla üzülecek yerde, tek bir başkaldırı sözü etmeden, sakince kalktı ve bir parça kav tutuşturarak yarasını temizledi ve mendiliyle alnını sardı; mermerlere bulaşmış kanı sildi, sonra da hiçbir şey olmamış gibi sakin bir gülümsemeyle yanıma geldi ve bana olanca tatlılığıyla dedi ki..

     Anlatısının burasında, Şehrazat, sabahın belirdiğini görmüş; izin almış olmasına karşın yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir