Ama Yüz Onuncu Gece Olunca
Ama Yüz Onuncu Gece Olunca

Ama Yüz Onuncu Gece Olunca

     Söze başlamış; 

     Kendisine Tac-ül-Mülûk adı verilmiş. Bu çocuk öpücüklerle ve en güzel sütanaların göğsünde yetiştirilmiş ve böylece günler, yıllar akıp geçmiş ve çocuk yedi yaşına ulaşmış. Bunun üzerine, babası Süleyman Şah, en bilgili hocaları tutarak çocuğa güzel yazı yazma, edebiyat ve davranış ve nezaket kuralları ve sentaks ile fıkıh öğretmelerini emretmiş. Ve bu hocalar çocuk on dördüncü yaşına ulaşasıya kadar onu eğitmişler. O zaman, babası öğrenmesini arzu ettiği her şeyi öğrenmiş bulunduğundan, onun bir hilat giymeye layık olduğunu düşünmüş ve Şah onu bilginlerin ellerinden alarak bir binicilik hocasına emanet edip ona at binmeyi, kargı ve mızrak atmayı ve atmaca ile alageyik avlamayı öğretmesini sağlamış. Ve böylece Emir Tac-ül-Mülûk çok iyi yetiştirilmiş bir binici olmuş ve de kendisi o kadar üstün bir güzelliğe sahipmiş ki, atlı ya da yaya gezmeye çıktığı vakit, ona bakıp görenleri cehennemlik edecek kadar günaha sokarmış.
     Delikanlı on beş yaşına ulaşınca, çekiciliği o denli etkili olmuş ki, şairler en aşkla dolu güzellemelerini ona adamışlar; bilgelerin en saf ve en temiz olanları, ondaki büyüleyici sihri görerek yüreklerinin parçalanıp un ufak olduğunu ve imanlarının dağıldığını duyumsamışlar. İşte onun gözlerine duyduğu sevgiyle bir şairin yazdığı şiirlerden biri:
     Onu öpüp sarmak, tüm bedeninden yayılan misk kokusuyla bayılmak demektir! Sadece meltem ve şebnemle beslenen narin nemli bir dal gibi vücudunu, sıkı bükülüşü altında duyumsamak demektir!
     Onu kucaklamak! Ama bu, hiç şaraba dokunmadan sarhoş olmak demektir! Bunu bilmez miyim hiç? Ben ki bütün bir gece onun tükürüğünden mayalanan misk kokulu şarapla sarhoş olmuşum! Güzelliğin kendisi bile, sabahleyin uyanınca, aynasına bakmış ve efendisi ve kölesinin kim olduğunu görmüştür! Öyleyse, nasıl, ey çılgınlığım! Onun güzelliğinden ölümcül yürekler kaçıp kendini kurtarabilsin? Vallahi! Vallahi! Yaşamam hâlâ mümkünse, yüreğimde onun yangınıyla yaşayacağım! Ama bu tutkum ve onun aşkı beni öldürecekse, ah! Ne mutluluktur bu!
     Oysa, bütün bu esinlenme o daha on beş yaşındayken olmuş! On sekiz yaşına ulaştığında ise, her şey bambaşka olmuş! O zaman yeni çıkan ayva tüyleri yanağının gül pembeliğini kadife yumuşaklığına dönüştürmüş ve siyah amber, çenesinin beyazlığında bir ben haline gelmiş. Bu durumda, her bakımdan, tüm akılları ve tüm gözleri, bir şairin onun hakkında yazdığı gibi bulandırmış:
     Bakışı! Yanmaksızın ateşe yaklaşmak, onun bakışı yanında pek öyle şaşırtıcı bir şey değildir! Ey büyücü, nasıl hâlâ yaşıyorum, ben ki yaşamımı senin bakışlarınla sürdürüyorum! Yanakları! Eğer saydam yanaklarını ayva tüyleri bürümüşse, bunlar tüm yanaklardaki tüyler gibi değil, yaldızlı ve uçucu ipektendir! Ağzı! Bana gelip safça, “Yaşam iksiri ve kaynağı nerededir; yaşam iksiri ve kaynağı hangi topraklarda akar?diye soranlara, Yaşam iksiri mi? Onu da, kaynağını da tanıyorum, tanıyorum onu derim..
     O, boynu narin ve eğik bir genç alageyik gibi ince ve tatlı bir delikanlının ağzıdır, boyu bükülgen bir delikanlının! O, ince ve canlı bir alageyiğin nemli ve yosunlu dudağı gibi, bir delikanlının koyu kırmızı renkte nemli, tatlı dudağıdır!
     Bütün bunlar on sekiz yaşının verdiği esinlermiş; ama, erkeklik yaşına ulaşınca, Emir Tac-ül-Mülûk o kadar yakışıklı olmuş ki, enine boyuna tüm Müslüman ülkelerde anılan bir örnek haline gelmiş. Dostlarının ve yakın arkadaşlarının sayısı da gittikçe artmış ve yöresini çevreleyen herkes onun yüreklerde hüküm sürdüğü gibi sonunda ülkede de hükmettiğini görmek için candan dileklerde bulunuyorlarmış.
     O dönemde, Emir Tac-ül-Mülûk, babası ile anasının yokluğunda duydukları kaygılara karşın, av yapmayı ve ormanlarda dolaşmayı tutku haline getirmiş. Ve bir gün kölelerine on günlük bir azık hazırlayarak kendisiyle birlikte sürek avına gelmelerini istemiş. Dört günlük bir yürüyüşten sonra, avı bol, her türlü vahşi hayvanların mekân tuttuğu ve birçok kaynak ve dereyle sulanan bir yere gelmişler.
     Bunun üzerine Emir Tac-ül-Mülûk, av işareti vermiş. Hemen tıkız bir toprak üzerinde geniş bir ağ kurmuşlar ve kışkırtıcılar yöreye dağılarak, şaşıran hayvanları ürküterek merkeze doğru sürmeye başlamışlar ve vurulması güç olan hayvanları panterler, köpekler ve şahinlerle izlemek üzere bunları salıvermişler. O gün, gazeller ve öteki av hayvanları bakımından çok verimli olmuş. Bu da av panterleri, köpekleri ve şahinleri için çok şenlikli bir gün olmuş. Ve av bir kez sonuçlanınca, Emir Tac-ül-Mülük dinlenmek üzere bir ırmak kıyısına oturmuş ve av ürününü avcılar arasında dağıtmış, en güzel bölümünü de babası Süleyman Şah’a ayırmış.
     Sonra, o gece aynı yerde, sabaha kadar uyumuş. Ertesi sabah uyanır uyanmaz, yanlarındaki arazide geceleyin gelen büyük bir kervanın konakladığını görmüş ve biraz sonra da tacirlerden ve zenci kölelerden oluşan bir cemaatin çadırlarından çıkarak ırmak kıyısına indiklerini ve abdest aldıklarını görmüş. Bunun üzerine Emir Tac-ül-Mülûk, adamlarından birini göndererek, bu kimselerin ülkelerinin ve niteliklerinin öğrenilmesini istemiş. Ve yolladığı ulak dönünce, Emir Tac-ül-Mülûk’a, “Bu kişiler bana, ‘Biz buranın kadife yeşilliğini ve akarsuyunun hoşluğunu görerek konuklamış tacirleriz. Ve yönetimindeki bilgeliği her ülkede ünlenmiş ve tüm yolculuğa çıkanlara ferahlık sağlamış olan Süleyman Şah’ın güvenli topraklarında bulunmakla burada korkulacak bir şey olmadığını biliyoruz. Ve zaten kendisine ve özellikle oğlu Emir Tac-ül-Mülûk’a pek çok güzel ve değerli armağan da getirmiş bulunuyoruz!’ dediler” demiş.
     Bu sözleri duyunca Şah’ın oğlu yakışıklı Tac-ül-Mülûk, “Fakat, vallahi! Bu tacirler yanlarında benim için sakladıkları bunca değerli şeyi bulunduruyorlarsa, niçin gidip bunları kendimiz görmeyelim? Günümüzü hoş geçirmeye de katkıda bulunur bunlar!” demiş. Ve hemen Emir Tac-ül-Mülûk, dostu avcılar ile birlikte kervanın eyleştiği çadırlara doğru yol almış.
     Tacirler Şah’ın oğlunun geldiğini görüp onu tanıyınca, hepsi onu karşılamaya koşmuş ve onu çadırlarına davet etmiş. Onun için, hemen üzerlerine çeşitli renklerde kuş ve hayvan suretleri resmedilmiş kırmızı satenden bir otağ kurmuşlar; içini Hint ve Kaşmir ipeklileriyle süslemişler ve kenar suları lekesiz zümrüt karıştırılarak örülmüş bir ipek halı sererek, onun üzerine de şahane şilteler koymuşlar. Emir Tac-ül-Mülûk da halılara oturmuş, şiltelere yaslanmış ve tacirlere mallarını önünde açmalarını emretmiş. Ve tacirler onun önünde bütün mallarını sergileyince, bu yığın içinde en çok hoşuna giden şeyleri seçmiş ve tekrarladıkları para almama önerilerine karşın, onları bol miktarda para kabul etmeye zorlamış.
     Sonra, aldığı şeyleri kölelere taşıtarak atına binip yeniden ava dönmek istemiş; ama birdenbire önünde, tacirler arasında, genç bir… 

     Anlatısının burasında Şehrazat günün doğmakta olduğunu görerek yine yavaşça susmuş ve öyküsünü bir gün sonraya ertelemiş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir