Aziz İle Azize ve Tac-ül-Mülûk Öyküsü
Aziz İle Azize ve Tac-ül-Mülûk Öyküsü

Aziz İle Azize ve Tac-ül-Mülûk Öyküsü

     Geçmiş zamanlarda ve yüzyıllar öncesinde, Acem kentleri içinde, İsfahan dağlarının ötesinde bir kent varmış. Ve bu kentin adı Yeşil Kent imiş. Bu kentin sahibinin adı da Süleyman Şah imiş. Kendisi, adaletten, cömertlikten, tedbirlilikten ve bilgiden yana çok nasipliymiş. Şöhreti uzaklara yayıldığından ve tacirlere ve kervanlara güven esinlediğinden dolayı birçok ülkeden yolcular onun kentine akarmış. Ve Süleyman Şah, uzun bir zaman, refah içinde ve halkının sevgisiyle sarılmış olarak yönetimini böylece sürdürmüş. Ama mutluluğunu bir kadın ve çocuklar bütünleştirememiş; çünkü bekârmış.
     Süleyman Şah’ın cömertlik ve iyilikten yana kendisine çok benzeyen bir veziri varmış. Yalnızlığının her zamankinden fazla ruhunu sıktığı bir gün, Şah vezirini çağırtmış ve ona, “Vezirim, göğsüm daralıyor, sabrım tükendi ve gücüm azaldı; böylece bir süre daha geçerse bir deri, bir kemik kalacağım. Çünkü şimdi bekârlığın doğal bir durum olmadığını anladım; özellikle tahtını kendi soyundan gelenlere bırakacak hükümdarlar için… Ve zaten dua ve barış üzerine olası Peygamberimiz de, ‘Evlenin! Ve soyunuzdan gelenleri çoğaltın! Zira, tüm ırklara karşın, kıyamet gününde, sizlerin çokluğuyla övüneceğim!’ demiştir. Ey vezirim, bu durumda, ne düşündüğünü söyle bana!” demiş.
     Bunun üzerine vezir ona, “Gerçekten ey Şah, bu çok güç ve son derece ince bir sorundur. Ben seni, daha önce izlenen yoldan ayrılmayarak doyuma ulaştırmaya çalışacağım. Dolayısıyla bil ki, ey Şah, tanınmamış bir kölenin efendimizin eşi olmasını gönül rızasıyla kabul etmekten yana değilim; zira bu kölenin kökeninin ne olduğu, geçmişteki soyluluğu ve kanının temizliği ve ırkının dayandığı temeller nasıl bilinebilir? Dolayısıyla kendi cetlerinin kanının kirlenmemiş bütünlüğünü bozulmadan saklamış bulunduğu nasıl anlaşılabilir? Böylesine bir birleşmeden doğacak çocuğun, gelecekteki nefret uyandıracak davranışlarının ortaya koyacağı gibi, her zaman, kötülükle dolu bir hayırsız, yalancı, kıyıcı, yaratıcısı Tanrı’nın lanetine uğramış biri olacağını bilmez misin? Ve böylesi bir döl, tıpkı tuzlu ve kokuşmuş batak bir toprakta yetişen ve tam anlamıyla gelişip büyümeden çürüyen bir bitkiye benzer. Bundan dolayı ey Şah, sen vezirinden, dünyanın en güzel kızı da olsa, bir köle satın almak görevini asla bekleme! Çünkü böylesi felaketlerin nedeni olmak ve teşvikçisi olabileceğim günahların ağırlığımı çekmek istemem! Ama, sakalıma saygı duyarak beni dinlemek istersen, soy kütüğü belli ve güzelliği bütün kadınlara örnek oluşturacak hükümdar kızları arasından bir eş seçmeni sana salık veririm” demiş.
     Bu sözleri duyan Süleyman Şah, “Ey vezirim, böylesine bir kadın bulabilirsen, Yüce Tanrı’nın kutsamasını neslimin üzerine çekmek için onu yasal eş olarak almaya hazırım!” demiş. Bunun üzerine vezir ona, “Senin işin, Allah’ın inayetiyle olup bitmiş sayılır!” demiş. Şah da, “Nasıl oluyor bu?” diyerek haykırmış. O da “Bil ki, ey Şah, eşim bana Beyaz Kent’in hükümdarı Zehr Şah’ın eşsiz güzellikte bir kızı olduğunu, onun tanımlanmasının sözcüklerin çok üzerinde bulunduğunu, öyle ki onun hakkında en ufak fikir vermeye kalkışacak dilin tüylenip ağızda dolaşamaz olduğunu söyledi!” demiş, Bunu duyan Şah, “Ya Allah!” diye haykırmış.
     Ve vezir, “Zira ey Şah, size onun gözlerinin esmer renkli gözkapakları altındaki güzelliğini, saçlarını, inceliğinden dolayı neredeyse görünmez hale gelen boyunu, kalçalarının ağırlığını, bu kalçaların üzerinde yükseldiği bacakları ve ardında beliren yuvarlakları gereğince nasıl anlatayım bilmem! Vallahi! Ona ne kadar yaklaşmaya çalışsanız geri kalırsınız ve ölümü içinizde hissetmeden gözlerine bakamazsınız! Ve de tıpkı şairin tanımladığı gibidir!” demiş.
     Ey uyumlu hatlarla güzel karınlı bakire! Usul boyun genç söğüdün kıvrılan dalı gibidir ve de cennet kavaklarının narinliğinde! Tükrüğün yaban balıdır! Ah! Tükrüğün bardağı ıslatır ve şarabı tatlılandırır; ver onu bana ey huri! Fakat özellikle sana yalvarırım, aç dudaklarını, gözlerim incilerinin güzelliklerine doymasın!
     Bu dizeleri duyunca, Şah zevkten titremiş ve gırtlağının derinliklerinden “Ya Allah!” diye haykırmış. Ama vezir “Ve de ey Şah’ım, mümkün olan en erken zamanda, emirlerinden senin güvenini kazanmış birinin, Zehr Şah’a gönderilmesi fikrindeyim. Bu kimse, deneyimli, sözünü ve davranışını ölçebilir, konuşmadan önce söyleyeceği şeylerin nasıl etki sağlayacağını anlar birisi olmalı! Böyle birine sen tam yetki verirsen, sonunda babasını, kızını sana vermeye ikna edebilir. Ve sonunda, barış ve dua üzerine olası Peygamberimizin ‘Kendilerini saf ve temiz tanıtan kimseleri İslam âleminden kovun! Çünkü bunlar halkı aldatır; İslam’da ruhban sınıfı için bekârlık yoktur!’ sözlerine uygun olarak onunla evlenirsin! Ve de, aslında bu sultan sana uygun en iyi kısmettir; yeryüzünün altında ya da üstünde bulunan tüm değerli taşlardan daha güzeldir!” demiş.
     Bu sözleri duyan Süleyman Şah, yüreğinin ferahladığını duymuş ve rahat bir soluk alarak vezire, “Bu kadar incelik isteyen bir görevi senden iyi yerine getirecek kim var acaba? Ey vezirim, bu işi gidip sen halledeceksin, sen ki bilgelik ve nezaketle yoğrulmuşsun! Öyleyse kalk, evine git ve evindekilerle vedalaş, askıda olan işlerini gayret edip tamamla; sonra da git Beyaz Kent’e ve Zehr Şah’tan benim için kızını iste! Zira yüreğim ve aklım bu konuyla uğraşıp duruyor ve de tedirgin!” demiş. Vezir de “İşittim ve itaat ettim!” diye yanıt vermiş.
     Ve hemen gidip işlerini bitirmiş, kucaklayıp veda edeceği yakınlarıyla kucaklaşmış ve yol hazırlığı için gerekli girişimlerde bulunmuş. Yanına, ancak hükümdarlara doyum sağlayacak mücevherler, kuyumculuk işleri, ipek halılar, değerli kumaşlar, kokular, tüm katıksızlığıyla gül yağları ve yükte hafif pahada ağır başka türden zengin armağanlar almış. Ayrıca Arabistan’ın en temiz ve en güzel ırklarından seçilmiş on at almayı da ihmal etmemiş. Ve de sapı yakut kakılmış yeşimden, altınla savatlanmış hançerler, hafif çelikten yapılmış zırhlar, altın kaplama örmelerle yapılmış zincirli zırhlar gibi silahlar da almış; ayrıca birçok göz alıcı armağanla dolu sandıklar ve gül reçeli, dilim halinde kayısı reçeli, kokulu kuru şekerlemeler, sıcak adaların aselbentle kokulandırılmış badem ezmeleri ve genç kızların zevkle tadıp yutmaları için hazırlanmış çeşitli tatlılar gibi yenmesi hoş şeyler de götürmüş. Ve bunları içeren sandıkları da katırların ve develerin sırtına yüklemiş; ayrıca yanına yüz genç Memluk ve yüz genç zenci ile dönüşte evlenecek kıza maiyet oluşturmak üzere yüz genç kız almış. Ve vezir olarak, kervanın başına geçip bayrak açarak hareket emri vermekteyken Süleyman Şah, kendisini bir an durdurarak ona, “Sakın genç kızı birlikte alıp getirmeden geri dönme; sonra geç de kalma, zira ateş üzerinde kızarıyor gibiyim; gece gündüz fikrimden çıkmayan ve daha şimdiden aşkından tutuştuğum bu gelin gelmedikçe rahat yüzü görmeyeceğim ve uyumayacağım!” demiş. Vezir de işitip itaat ettiği cevabını vermiş.
     Ve tüm kervanı ile oradan ayrılarak acele bir gidişle, gece gündüz demeden, dağlar, vadiler, ırmaklar, şelaleler, kuru çöller, verimli ovalar aşmış; Beyaz Kent’e ancak bir günlük yol kalacak bir yere gelinceye kadar yolculuğunu sürdürmüş. Ve tam orada, bir akarsuyun kıyısında, dinlenmek için durmuş ve öncü olarak gelişlerini Zehr Şah’a duyurmak üzere ayağına çabuk bir haberci yollamış.
     Oysa, habercinin kentin kapılarına ulaşıp içeri gireceği tam o sırada Zehr Şah, o yöredeki bahçelerinden birinde hava alıyormuş; bu haberciyi görüp bunun bir yabancı olduğunu anlamış ve hemen kendisini çağırtarak kim olduğunu sormuş. Haberci de ona, “Ben falan ırmağın kıyısında dinlenmekte olan falan vezirin elçisiyim; kendisi size İsfahan Dağları’nın ve Yeşil Kent’in hükümdarı efendimiz Süleyman Şah tarafından gönderilmiştir” diyerek yanıt vermiş.
     Bu haberi almakla Zehr Şah, son derece hoşnut olmuş ve vezirin habercisine serin şerbetler içirtmiş ve Beyaz Kent’te olduğu kadar en ıssız ülkelerde bile hükümdarlığı saygı gören Süleyman Şah’ın büyük elçisini gidip karşılamaları için emirlerini görevlendirmiş. Haberci de Zehr Şah’ın önünde saygı duruşunda bulunarak kendisine, “Vezir yarın buraya gelecek. Şimdilik Tanrı’nın sana lütufta bulunmayı sürdürmesini ve rahmetli ana babana şefaat ve merhamet göstermesini dilerim!” diyerek oradan ayrılmış.
     Süleyman Şah’ın vezirine gelince, ırmağın kenarında gece yarısına kadar dinlenmek üzere kalmış. Sonra da Beyaz Kent’e doğru yürüyüşe koyulmuş ve gün doğarken kentin kapılarına ulaşmış. Tam o sırada, kendisini sıkıştıran bir ihtiyacı yerine getirmek üzere yolda durmuş ve keyfince işemiş. Bu işi bitirince Zehr Şah’ın baş vezirinin yanında mabeyinciler ve saltanatın ileri gelenleri ile emirleri ve ünlüleri olduğu halde kendisini karşılamaya geldiğini görmüş. Bunu görünce kölelerinden biriyle getirttiği ibrikle acele el yıkamış ve yine aceleyle ata binmiş. Ve karşılamaya gelenler ile âdet olduğu üzere selâmlaşılıp hal ve hatır sorulduktan sonra kervan ve alay Beyaz Kent’e girmiş.
     Şah’ın sarayının önüne gelinince, vezir attan inmiş ve başmabeyincinin yol göstermesiyle taht salonuna girmiş. Bu salonda duru mermerden, üzerine inci ve değerli taşlar kakılmış, her biri fildişinden dört dayanak üzerinde dört ayak yükseklikte bir taht görmüş. Bu tahtın üzeri, kenarları kırmızı altın pullarla, saçak ve püskülleri altın nakışlarla işlemeli, hareli yeşil satenden geniş bir şilteyle döşeli imiş. Bu tahtın üzerinde altın, değerli taşlar ve fildişinden kakmalarla ışıldayan bir gölgelik bulunuyormuş. Sözü edilen tahtta da Zehr Şah oturmakta imiş.

     Anlatısının burasında Şehrazat günün doğmakta olduğunu görerek yavaşça susmuş.__

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir