Balıkçı Hasan
Balıkçı Hasan

Balıkçı Hasan

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Zaman-ı evvelde fakir bir balıkçı yaşarmış. Çok fakir olduğu için günde bir parça balık tutar, satarmış. Ancak yavan ekmekle geçimlerini sağlarmış.
     Bu balıkçının yedi tane de oğlu varmış. En büyüğü on üç-on dört yaşındaymış. Adı da Mehmet’miş. Bir gün karısına;
– Kadın, bugün yaz. Yarın kış olursa, bu yavan ekmeği de bulamayız. Hele bir de hasta olursam hak getire… Sen kıyıdan köşeden çal-çaput topla da balık ağına benzer bir şey yap! Mehmet’i de beraber götüreyim. Biraz da o tutarsa hiç olmazsa onun tuttuğunu satar, bir kenara bırakırız. Dar günümüzde ekmek parasını olsun tedarik ederiz, demiş.
     Böyle deyince kadın, ağa benzer bir şeyler hazırlamış, kocasına vermiş. Balıkçı Hasan oğluyla beraber her zaman balık tuttuğu yere varmış. Kendi bir yere, oğlu da yakınında bir yere oturmuş, balık tutmaya başlamışlar. Beklemişler… Beklemişler… Oğlan babasına sormuş:
– Baba düştü mü, demiş. Babası da;
– Yok, düşmedi, demiş. Biraz sonra da babası oğluna;
– Mehmet, düştü mü, diye sormuş. Mehmet de;
– Yok, derken Balıkçı Hasan o sırada;
– Aman Mehmet yetiş! Bu senin talihin olmalı… Yetiş, balık ağı yırtıyor, diye bağırmış.
     Mehmet koşarak babasının yanına varmış. Bir de ne görsün? Balık sanki bir canavar gibi büyük. Güç kuvvet yetecek gibi değil. Baba oğul zor-güç balığı sudan kıyıya çıkarmışlar. Şimdi balıkçı Hasan’ın keyfine diyecek yokmuş. Balıkçı Hasan;
– Mehmet,  buna gücümüz yetmez.  Sen git,  bizim Ali Ağa’nın eşeğini hurcunu al! Dönüşte de satırı getir de şunu parçalayalım, hurca doldurup eve götürelim, demiş.
     Mehmet elli metre kadar gitmiş. Balıkçı Hasan arkasından;
– Mehmet oğul gel! Gel! Sana çocuk diye vermez. Ben gideyim, getireyim. Sen burada balığın başında bekle dur, demiş.
     Mehmet, balığın yanına gelmiş, babası da seyirterek gitmiş. Ali Ağa’dan eşeği, hurcu almış. Evden de satırı almış, yola koyulmuş. Bir yandan yürüyor, bir yandan da yayla manisi söyleyerek geliyormuş.
     Mehmet balığın ölmesini beklerken bakmış ki, balık ağzını açıp açıp yumuyormuş. Balık bu, tabii ağzını açıp yumacak… Mehmet, içinden demiş ki; “Bu balık bana beni bırak diye yalvarıyor. Fakat bırakırsam babam bana kızar. Yok ben bırakmam,” demiş. Balığın başından ayrılmış. Böylece üç kere gitmiş, gelmiş. Üçüncü geldiğinde gayri ihtiyari, “Balık her ne olursa olsun seni bırakacağım!” demiş. Bir taraftan balık, bir taraftan Mehmet çabalamışlar. Derken Mehmet balığı suya bırakmış.
     Balık yüzerek gitmekte olsun, Balıkçı Hasan da o keyifle merkebe binmiş, yayla manisi söyleyerek gelmiş. Ne görsün? Mehmet sağa sola gidip geliyormuş. O koskoca canavar gibi balık da gözükmüyormuş. Balıkçı Hasan oğluna seslenmiş:
– Mehmet, balık ne oldu? Mehmet de;
– Ah baba ah sorma! Balık bana o kadar çok yalvardı ki, ben de onu suya bıraktım, gitti, demiş. Balıkçı Hasan çok sinirlenmiş:
– Vay! Elli senedir zor-güç elime geçirdiğim bir balığı sen de suya verirsin? Defol git! Evime de gelme, demiş.
     Oğlunu bir güzel dövmüş, kendi de merkebe binmiş eve dönmüş. Evde karısı kütük, çul-çuval hazır etmiş beklemekteyken onun da sevinci hayale dönmüş.
     Balıkçı Hasan pür hiddet; “Senin de oğlunun da…” diyerek karısını da dövmüş.
     Karısı olup biteni anlamamış. Balıkçı Hasan karısına;
– Oğlun balığı suya bırakmış. Ben de kendini bir güzel dövdüm. Sonra da, “Bir daha eve barka gelme!” dedim, demiş.
     Karı koca evde bir miktar kavga ettikten sonra yine eskisi gibi balık tutup geçinmeye başlamışlar. Biz gelelim Mehmet’e…
     Mehmet, babasından sopayı yedikten sonra kendi kendine; “Ben de bari İstanbul’a gideyim,” diye yola düşmüş. Bir düz ovada giderken, bir yandan da balığı attığı ırmağa bakıyormuş. O sırada, arkasından bir ses duymuş:
– Mehmet, eğlen de beraber gidelim, demiş.
     Arkasından kendinden birkaç yaş büyük bir genç geliyormuş. Adam;
– Mehmet, beni de arkadaş eder misin? Nereye gidiyorsun Mehmet, beraber gidelim, demiş. Mehmet;
– Senin adın ne, diye sormuş. O da;
–  Ahmet. Ben de bir iş bulmak için İstanbul’a gidiyorum. Seninle arkadaş ya da kardeş olalım. İstanbul’da çalışalım. Ben senden büyük olduğum için ben senin büyük kardeşin, sen de benim küçük kardeşim ol! Babamızın anamızın adlarını sorarlarsa senin ananın babanın adlarını söyleyelim, demiş.
     Beraberce yola düşmüşler. Günlerden bir gün İstanbul’a yaklaşmışlar. Büyük bir köprünün başında oturmuş, karınlarını doyurmuşlar. Ahmet demiş ki;
–  Bak Mehmet, biz kardeş olduk. İstanbul’da çalıştığımız müddetçe ne bulursak ortak. Mal da bulursak ortak, can da bulursak ortak. Her şeyi bu köprünün başında yarı yarıya bölüşeceğiz. Yarısı senin olacak yarısı benim olacak, demiş.
     Neyse… İstanbul’a girmişler. Orada burada gezerken yolları Padişah’ın sarayının önüne gelmiş. O sırada hükümdar da pencereden dışarıyı seyredermiş. Ahmet’le Mehmet’in garip garip gezdiklerini görmüş. Hizmetçilerden birini çağırtmış:
– Gidin şunları bana getirin, demiş.
     İkisi de huzura çıkmışlar. Kardeş olduklarını, İstanbul’a çalışmaya geldiklerini söylemişler. Padişah, Ahmet’i kapıcı, Mehmet’i de kahveci olarak işe almış. Bunlar bu şekilde bir müddet geçinmişler.
     Ahmet bir gün Padişah’ın huzuruna çıkmış:
– Padişah’ım şu denizin ortasında bir ufak kulübe var. Bu binada akşamları ışık yanıyor. Demek ki, bu kulübede biri var. Acaba bu kimdir, demiş. Padişah da;
     – Ahmet, bu bir sırdır. Bana bir daha sorma, boynunu vurdururum, demiş.
     Bir müddet geçtikten sonra Ahmet, Padişah’ın yine iyi bir zamanında;
– Padişah’ım, bu sırrı bana söyle, demiş. Padişah;
– Bir daha tekerrür etmesin, demiş.
     Ahmet bir süre sabretmiş. Daha fazla dayanamamış. Bir eline bir top kefen, öbür eline de bir bıçak almış. Padişah’ın huzuruna çıkmış. Demiş ki;
– Devletlim, işte kefen, işte bıçak! Al boynumu vur; ama bu sırrı bana söyle, demiş. Padişah bu sefer;
– Oğlum, bu kulübede benim bir kızım var. Ne söyler, ne güler… Eğer ki, her kim onu konuşturur, söyletir, güldürürse, kızımı ona vereceğim. Eğer gider de söyletmez, güldürmezse boynunu vurdururum, yani öldürürüm. Madem ki, bu işe sen de zor edersin, söyletmezsen senin de boynunu vurdururum, demiş. Ahmet;
– Peki, bu işi kimin yanında yapmamız lâzım, demiş. O vakit Padişah, bir Arap Dadı çağırmış:
– Bunun yanında söyleteceksin, demiş.
     Ahmet, Padişah’tan bir ay mühlet istemiş, faaliyete geçmiş. Çarşıdan bir adet papağan almış, kuşu bir ay boyunca terbiye etmiş. Sonra da kızın yanına gitmek üzere Padişah’ın yanına gelmiş. Arap Dadı’yla birlikte bir sandala binmiş, denizin ortasındaki kulübeye doğru yol almışlar. Kulübeye gelince sandaldan inmiş, kapıyı çalmışlar. O sırada Ahmet papağanı bırakmış. Papağan uçmuş, arka taraftaki pencereden içeri girmiş, kıza görünmeden içerdeki şamdanların altına saklanmış.
     Padişah’ın kızı kapıyı açmış, Ahmet’le Arap Dadı’yı içeri almış ama hiçbir şey söylememiş. Bunlar oturmuşlar. Şamdanın altındaki papağan;
– Ahmet kardeş, diye seslenmiş.
     Kız, şaşkınlık içinde şamdana bakmış ama kimseyi görememiş. Ahmet de;
– Şamdan kardeş, ne konuşayım. Fazla konuşursam, başınızı ağrıtırım, demiş.
     Şamdan da şöyle bir hikâye anlatmaya başlamış:
–  Ahmet kardeş, vaktinde üç arkadaş iş aramak için yola çıkmışlar. Akşama kadar yol almışlar, akşamleyin yolları bir ormana düşmüş. Orman, gittikçe çoğalmış. Derken önlerine de sık sık orman hayvanları çıkar olmuş. Gece yarısı olduğu zaman orman geçit vermez bir hal almış. Üç arkadaş aralarında; “İleride daha çok tehlike vardır. Sabaha kadar burada yatalım, ikişer saat nöbet tutalım,” demişler. Bir ateş yakmışlar. İkisi yatmış, biri nöbet tutmuş. Nöbetçi olan marangozmuş. Canı sıkılmasın diye ağaçtan bir kız heykeli yapmış, karşılarına bir yere koymuş. Nöbeti bitince diğer arkadaşını  çağırmış.  Arkadaşlarından biri kalkmış, marangoz yatmış. Yeni kalkan arkadaşının gözleri karanlığa alışınca bakmış ki, karşısında bir adam duruyor. “Gel!” demiş, gelmemiş. “Git!” demiş, gitmemiş. Kalkmış yanına gitmiş, bir de ne görsün, ağaçtan yapılmış bir heykel… “Bu akşam yoktu. Bunu muhakkak marangoz yapmış. Dur ben de elbisesini dikeyim,” demiş. Meğerse bu da terziymiş. Bir güzel kadın elbisesi yapmış, heykele giydirmiş. Nöbeti bitince de arkadaşını kaldırmış, nöbeti teslim etmiş, kendi de yatmış. Yeni kalkan nöbetçi de gözü ışığa alışınca heykeli görmüş. “Gel!” demiş, gelmemiş. “Git!” demiş, gitmemiş. Kalkıp yanına gitmiş, bir de ne görsün, ağaçtan yapılmış bir heykel… Üzerinde de bir kadın elbisesi; yalnız canı yok…”Yaaa! Demek ki, arkadaşlarım bana gösteriş yapmışlar.” diye içlenmiş. Kalkmış, iki rekat namaz kılmış. Allah’a yalvarmış: “Ya Rabbi! Buna sen bir can ver ki, ben de arkadaşlarımın yanında mahcup olmayayım, demiş. Allah’tır… Mollanın duasını kabul etmiş. Heykel dünya güzeli bir kız olmuş.
     Artık sabah olunca öbür arkadaşları da kalkar ki, mollanın yanında bir kız var… Üç arkadaş burada birbirlerine düşmüşler. Marangoz: “Bunu ben yaptım, kız benimdir,” demiş. Terzi de; “Elbiseyi ben diktim. Ne hakkın var, kız benimdir,” demiş. Bunlar orada çekişirken molla demiş ki; “Ben dua etmesem Allah can vermezdi, kız benimdir!”
     Şimdi, “Bu dünya güzeli kime düşer? Terziye mi, dülgere mi?” diye münakaşa başlamış. Ahmet;
– Dülgere düşer, demiş.
     Terziye düşer, dülgere düşer, münakaşası bir saat devam etmiş. Sonunda kız dayanamamış:
– Hah hah hah! Ne terziye düşer, ne de dülgere… Bu kız ancak mollaya düşer. Çünkü Allah mollanın duası ve yüzü gözü hürmetine heykele can verdi. Eğer cansız olaydı terzi de dülger de atıp giderlerdi, demiş. Bunun üzerine Ahmet;
– Şahit ol dadı! Olanları gördün ya, demiş.
     Padişah’ın kızı dadıyla Ahmet’i yolcu etmek için dışarı çıkınca papağan gizlendiği yerden çıkmış, pencereden gitmiş. Padişah’ın kızı içeriye girmiş.
– Şamdan o kimdi, diye sormuş.
     Şamdandan ses çıkmamış. Şamdanı yere vurmuş, kırmış.
     Ahmet’le dadı Padişah’ın yanına varmışlar, kızının gülüp konuştuğunu söylemişler. Padişah da;
– Ben de kızımı sana verdim, demiş.
     Tam bu sırada Ahmet, Padişah’ın ayaklarına kapanmış:
–  Şevketli hükümdarım, bana verdiğin kızı bana değil de kardeşim Mehmet’e vermen için yalvarırım. Çünkü benim vaadim vardı; kardeşim Mehmet’i evlendirmedikçe evlenmeye yemin etmiştim. Kardeşim Mehmet benden daha terbiyeli daha yakışıklı… Hem de çok olgundur, demiş.
     Padişah, kabul etmiş. Mehmet’le kızın nişanları yapılmış. Aradan bir sene geçmiş. Ahmet, yine Padişah’ın yanına gitmiş, yerlere kadar eğilerek;
– Padişah’ım, bize izin verirsen memleketimize dönelim, demiş. Padişah;
– Kızımın düğünü yapıldıktan sonra izin veririm, demiş. Ahmet ısrar etmiş:
– Devletli hükümdarım, kızının düğününü biz kendi âdet ve töremize göre yapacağız. Çünkü bu mutlu günü anne babamızın görmesi lâzım, demiş, boynunu eğmiş.
     Padişah;
– Peki Ahmet, dediğin gibi olsun, demiş.
     Kırk katır yükü çeyiz, hepsine birer at, heybelerine de üç çuval altın doldurtmuş bunları yolcu etmiş.
     Ahmet, Mehmet, bir de Padişah’ın kızı şehrin kıyısındaki köprüye gelmişler. Vaktiyle Ahmet ile Mehmet’in bu köprü başında ekmek yerken söyledikleri sözü Ahmet hatırlamış. Demiş ki;
– Mehmet buraya gel! Seninle bu köprünün başında ne konuştuk? “Malda canda ne bulursak bu köprünün başında bölüşeceğiz!” demiştik. O halde yirmi katır yüküyle bana, benim atım, heybemdeki altın bana… Senin atın, heybendeki altın sana… Kızın altındaki at bana, heybesiyle altın sana… Geriye kalan kızı da ortadan yarıya bölüşelim, demiş.
     Bu sözü duyunca Mehmet;
– Ahmet kardeş, kızı sen bana almadın mı, demiş. O da;
-Aldım…
– Peki ne taksimi, demiş. Ahmet de;
– Demedik mi; “Malda canda ortak.” Şu halde kızda bir can var, ortadan böleceğiz, demiş. Mehmet;
– Böyle şey olmaz Ahmet! Ettiğin iyiliğe pişmansan kız sana, atı heybesi bana… İstersen kız bana, atı heybesi sana, demiş. Fakat Ahmet;
– Olmaz öyle şey, kızı böleceğiz, demiş.
     Kız, bir taraftan titremiş, bir taraftan ağlamış. Zaten söylemeyen kız, hiçbir şey söylememiş.
     Ahmet, bir ağaç bulmuş, dört tane kazık yapmış. Birer metre aralıkla bu kazıkları çakmış. Mehmet’e dönmüş demiş ki;
– Kızı bu kazıklara bağlarız, ben de kılıçla ikiye bölerim, yarısı sana yarısı bana olur.
     Kız bunları duyunca için için ağlamaya başlamış. Mehmet demiş ki;
– Ahmet kardeş yapma! Bu iş böyle olmaz, bu kız ölür. Ahmet onu dinlememiş:
– Seninle kavlimiz vardı; mal da olsa can da olsa burada bölüşecektik. Ben de bu kızı ortadan ikiye böleceğim, demiş.
     Artık Mehmet sesini çıkaramamış. Ahmet, kılıcı alıp kızın tam karşısına geçmiş. Kazıkta bağlı olan kıza; “Ya Allah!” diye kılıcı çekmiş. Tepesine indireceği sırada kız korkudan: “Hıh!” demiş. Ağzından koskoca ejderha gibi bir yılan gelmiş, yere düşmüş. Ahmet;
– Aman Mehmet bırakma, öldür, diye yılanı göstermiş.
     Mehmet, yılanı öldürmüş. Bakmış ki, Ahmet de kızın kazıktaki bağlarını çözüyor, kızı öldürmekten vazgeçmiş. O zaman Ahmet demiş ki;
– Mehmet, sen beni tanıdın mı? O da;
– Yok! Ne tanıyacağım, demiş. Ahmet;
– Seninle arkadaşız hiç mi görmedin?
– Yok!
–  Niye… Babanın balık ağına düşen balık ben değil miyim? Sen bana iyilik ettin, suya attın. Ben de sana bu iyilikleri yaptım. İşte derler ki; “İyilik et denize at; balık bilmezse halik bilir!” İşte ben o balığım. Kız senindir. Kırk katır da üçümüzün serveti de senindir. Balık insan olmaz, insan da balık olmaz, demiş. Hemen kendini köprüden ırmağa atmış. Anında balık olmuş, yüzerek gitmiş.
     Mehmet kırk katırı, üç heybe altını, üç Arap atını, bir de kızı almış, babasının evinin kapısını çalmış. Balıkçı Hasan, karşısında oğlunu görünce çok sevinmiş. Bunları içeri almış. Önce oğlunu affetmiş, sonra da kırk gün kırk gece düğün yapmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir