Robinson Crusoe (16)
Robinson Crusoe (16)

Robinson Crusoe (16)

     On Altıncı Bölüm (Denizde Bir Gezinti)
     Artık hiç bir şeyde gözüm kalmamıştı; çünkü her şeyim vardı. Bütün ada emrimde olduğu için, isteseydim hükümdarlığımı bile ilan edebilirdim! Başlangıçtakinden çok daha rahat ve çok daha mesut bir hayat sürmeye başlamıştım.
     Elbiselerim eskimeye yüz tutmuştu. Epey zamandan beri de çamaşırım kalmamıştı; tayfaların sandıklarında bulduğum birkaç çizgili gömlek eskiyecek diye aklım gidiyordu. Çünkü adadaki boğucu sıcaklar yüzünden elbise namına gömlekten başka bir şey giyemiyordum. Müthiş sıcak olduğu halde ve adada yapayalnız olmama rağmen yine de çıplak dolaşmaya bir türlü razı olamıyordum. Böyle bir şeyi düşünmek bile içime fenalık veriyordu.
     Öldürdüğüm bütün hayvanların postlarını saklıyordum. Bunlardan bazıları güneşte öylesine kurumuş, ve öylesine sertleşmişti ki, bunların bana hiç bir faydası dokunmadı. İşime yarayanlardan, ilkin yağmurdan daha iyi korunayım diye, kıllı tarafını dışarı çevirmek suretiyle kocaman bir başlık yaptım. Sonra kendime gayet bol bir ceketle, paçaları son derece bol bir pantolon yaptım. Yağmur geçirmediği için bu elbise hayli işime yaradı.
     Bütün bu işler bittikten sonra, birçok zaman ve emek harcayarak kendime bir şemsiye yaptım. Ama yaptıklarımı hiç de beğenmiyordum. Nihayet oldukça ihtiyacımı karşılayan bîr şemsiye yaptım. Onu kıllı tarafı dışa gelecek şekilde deri ile kapladım.
     Bundan sonra tam beş sene başımdan olağanüstü bir hadise geçmedi. Bu beş sene zarfında her zamanki gibi, ekinlerimi ektikten, üzümlerimi asıp kuruttuktan ve avlanmaya çıktıktan başka, kendime bir de küçük bir kayık yaptım. Sonra kayığı körfeze indirdim. Düşünmeden yaptığım ve son derece büyük olan birinci kayığı ne suya indirmeye muvaffak oldum, ne de onu denize indirmek için lüzumu kadar geniş bir kanal kazabildim. Yeniden denize açılmak çaresini bulmak suretiyle, bana hapishane vazifesini gören bu adadan kurtulacağımı o kadar ümit ediyorum ki, elimden gelen gayreti esirgemeden bu kanalı kazmak için tam iki yıl çalıştım.
     Küçük kayığımın boyu, onu yapmaya başlarken düşündüğüm gayeyi gerçekleştirmeme imkân vermiyordu; halbuki ben kırk millik bir yolculuğu göze alarak uzakta gördüğüm kara parçasına çıkmayı düşünüyordum. Bu tasavvurdan vaz geçerek, adanın etrafını dolaşmaya karar verdim. Karadan adayı dolaşırken yaptığım keşifler, bende onun geri kalan sahillerini de görmek gibi şiddetli bir arzu uyandırmıştı. Bu yolculuğu daha emniyetle yapabilmek için, kayığımı elimden gelen en iyi şekilde donattım; ona bir direk bir de yelken yerleştirdim. Kayığı bir prova ettim. Gayet iyi rüzgâr aldığını görünce, kayığa girebilecek yağmur ve deniz sularına karşı yiyeceklerimle cephanelerimi korumak için, ön ve arka tarafta dolabımsı bir şeyler yaptım. Sonra güneşten korunmak için de, şemsiyemi kayığın arka tarafına yerleştirdim.
     Artık kayığımla arada bir denizde gezintiler yapıyor, fakat koydan fazla açılmamaya dikkat ediyordum. Nihayet memleketimin sınırlarını görmek sabırsızlığıyla, kayıkla adanın etrafını baştan başa dolaşmaya karar verdim. Bu maksatla kayığa lüzumu kadar yiyecek taşıdım. Adadaki esaretimin altıncı yılında, Kasım ayının altıncı günü yola çıktım; Bu yolculuk umduğumdan daha uzun sürdü. Ada aslında pek geniş değildi ama Doğu kısmında denizin iki mil kadar içine sokulan kayalar vardı. Bazıları denizin üstüne yükseliyor, bazıları, da suların içine gizlenmiş bulunuyordu. Bundan başka bu kayaların önünde geniş bir kumluk vardı; bu burnu geçmem için denize epey açılmak zorunda kalmıştım.
     Bu ilk güçlükler karşısında nerdeyse bu gezintiden vaz geçecektim. Kayığımı sahile yanaştırıp demir attıktan sonra karaya çıktım. Artık  kayığımla  arada   bir  denizde   gezintiler   yapıyor,   fakat   koydan fazla açılmamaya dikkat ediyordum. Burnun çok yakınından geçip doğuya doğru giden bir akıntı fark ettim. Bu akıntı adanın öbür tarafında da devam ediyor, yalnız burada karadan çok uzaklaşıyordu. Güneydoğudan oldukça şiddetli bir rüzgâr estiği için iki gece bu tepede yattım.
     Üçüncü gün rüzgâr hafiflemiş, deniz de sakinleşmiş olduğu için, yolculuğa tekrar başladım. Daha buruna yeni varmıştım ki, kendimi kuvvetli bir akıntı içinde ve derin bir denizde buldum. Halbuki denizden ancak bir kayık boyu uzaklaşmıştım. Bu akıntı beni o kadar şiddetle sürüklüyordu ki, kayığı sahil kenarında tutmaya muvaffak olamadım. Bütün yaptığım manevralar boşa çıkıyordu. Artık kendime ölmüş gözüyle bakıyordum. Deniz gayet sakin olduğu için, boğulmaktan korkmuyordum ama yiyeceğim tükenince açlıktan yakamı nasıl kurtaracaktım? Bu akıntının beni açık denizlere atacağını tahmin ediyor, fcelki de bin milden fazla bir yolculuk yaptıktan sonra bile bir adaya veya bir kara parçasına rastlayacağımı ümit etmiyordum. O zaman adam bana dünyanın en güzel yeri gibi göründü. Biz zaten hep böyleyizdir: bir şeyin değerini ancak o elimizden gittiği zaman anlarız!
     Sevgili adamdan engin denizlere doğru sürüklendiğimi görünce ne kadar ümitsizliğe düştüğümü tasavvur edemezsiniz. Adadan iki mil kadar uzaklaşmış ve onu bir daha görmekten ümidi kesmiştim. Birçok gayret sarf ederek, kayığımın burnunu kuzeye doğru çevirmeye çalışıyordum. Öğlene doğru gayet elverişli bir rüzgâr çıktı. Bu esnada adadan pek çok uzaklarda olduğum için, onu hayal meyal seçebiliyordum. Yelken açarak kuzeye doğru gitmeye başladım. Kendimi akıntıdan kurtarmaya çalışıyordum.
     Daha yelkenimi henüz açmıştım ki, suların berraklaştığını görerek, akıntıda bir değişiklik olacağını anladım; çünkü akıntı şiddetli olduğu yerlerde sular bulanık ve kirli oluyor ve akıntı azaldıkça da sular berraklaşıyordu. Yarım mil kadar gittikten sonra akıntıyı ikiye bölen kayalara rastladım. Akıntının büyük bir kısmı, kayaları kuzey-doğuda bırakarak, güneye doğru sıralanıyordu.
     Ancak idam edilecekleri yere geldikten sonra affa uğramanın veya kendilerini boğazlayacak haydutların elinden kurtulmanın tadını tatmış olanlar, benim o vakit ne büyük bir sevinç duyduğumu tasavvur edebilirler. Bu akıntı beni bir saat kadar sürükledi; şimdi beni doğru adama, yani beni ondan uzaklaştırmış olan akıntıdan iki mil daha kuzeye götürüyordu. Nitekim adaya vardığım zaman, kuzey kısmında, yani hareket ettiğim yerin tam aksi tarafında bulunuyordum. Sular burada tamamen hareketsizdi, denizde de bir kımıldama yoktu. Saat dört olmalıydı. Adamdan henüz üç mil kadar uzaktaydım. Bir saat sonra sahilden bir mil kadar mesafeye yaklaştım. Burada da sular sakindi, nihayet karaya çıkmakta gecikmedim.
     Adaya çıkar çıkmaz hemen yere kapanıp beni kurtardığı için, Allah’a dua ettim. Sonra kayığımı ağaçlar altında bulduğum sığ bir yere çektim. Bu yolculuğun verdiği yorgunluktan bitkin bir hale geldiğim için, hemen olduğum yerde uyuyup kalmışım.
     Uyandığım zaman, kayığımı evimin yanındaki koya kadar nasıl götüreceğimi düşündüm durdum; denizden götürmek tehlikeli olacaktı. Nihayet batı tarafındaki kıyılar boyunca gitmeye karar verdim. Bu taraflarda kayığımı çekecek bir koy bulacağımı ümit ediyordum. Hakikaten sahili üç mil kadar takip ettikten sonra bir koya rastladım. Koy, denize dökülen bir deremin ağzına doğru gittikçe daralıyordu. Kayığımı sahile çektim.
     Nerede olduğumu anlamak için etrafıma bakınınca, evimden çok uzakta bulunmadığımı anladım. Bütün yiyeceklerimi kayıkta bırakarak, tüfeğimle şemsiyemi alıp yola çıktım. Akşama doğru eve vardım. Çitten atladım, müthiş surette yorgun olduğum için, gölgesine uzandım. Uyumuşum. Uykumun arasında birinin beni ismimle çağırdığını işitiyordum: Bobinson, Bobinson, Crusoe, zavallı Robinson, nerelerdeydin? Robinson Crusoe neredeydin?
     Bütün sabah kürek çekmiş, akşama kadar da taban tepmiş olduğumdan, bir türlü gözlerim açılmıyordu. Yarı uykuda, yarı uyanık, halde iken birinin karşıma geçmiş ismimi çağırdığını sanıyordum. Halbuki ses adımı tekrarlamakta devam ediyordu. Büyük bir korku ve dehşet içinde uyandım. Çitin üstüne konmuş olan papağanımı görünce korkum biraz yatıştı. Bana seslenenin bu kuş olduğunu anladım, çünkü bu sözleri söylemesini ona ben öğretmiştim. Ekseriya gelip parmağıma konar, sonra gagasını yüzüme yaklaştırarak: “Zavallı Robinson Crusoe, neredeydin? Nerelerdeydin?” diye söylenmeye başlardı.
     Kuşu adıyla çağırdım; yine gelip baş parmağıma kondu ve beni tekrar gördüğüne çok sevinmiş gibi: “Zavallı Bobinson Crusoe, nerelerdeydin?” diye bağırdı. Kuşu alıp evime girdim. Denizlerde yeter derecede dolaşmıştım; şimdi artık dinlenmeye ve atlattığım tehlikeleri düşünmeye fazlasıyla ihtiyacım vardı. Kayıktan da, adanın etrafını dolaşmaktan da vazgeçerek, bir yıldan fazla bir zaman kadere boyun eğip rahat rahat yaşadım. İnsanlar hariç, tamamıyla mesut olmam için hiç bir eksiğim yoktu…

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir