Eşek Başlı Kız
Eşek Başlı Kız

Eşek Başlı Kız

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Allah’ın kulu çokmuş. Az söylemesi sevapmış, çok söylemesi günahmış.
     Zamanın birinde bir padişah varmış. Bu Padişah’ın da üç tane oğlu varmış. Bir gün veziriyle oturmuş sohbet ediyormuş. Vezir;
– Padişahım, bu üç oğlanı niye bekletiyorsun? Bunları kocalttın, evlendirsene, demiş. Padişah da;
– Valla siz varken bana düşmez, demiş. Vezir;
– Padişahım, ben de senden bu cevabı bekliyordum, demiş.
     Tüm vezirler, oturup düşünmüşler. Düşüncelerini oğlanlara da söylemişler. Oğlanlar;
– Birer ok atalım. Oklar kimin kapısına düşerse oranın kızını alalım, demişler.
     Önce Padişah’ın büyük oğlu ok atmış. Onun oku büyük vezirin kapısına düşmüş. Ortanca oğlanın oku, öbür vezirin kapısına düşmüş. Küçük oğlanın attığı ok ise gitmiş çöplüğe düşmüş. Vezirler;
– Olmadı şehzadem, bu olmadı. Yeniden at, demişler.
     Oğlan yayı çekmiş, ok yine aynı yere düşmüş. Yine saymamışlar. Küçük oğlan bir kere daha yayını germiş, oku fırlatmış. Ok yine aynı yere düşmüş.
– Allah’ın takdiri böyleymiş. Artık düğünlere başlıyoruz, demişler.
     Önce büyük vezirin kızını büyük oğlana almışlar, düğün yapmışlar. Ondan sonra ortanca vezirin kızını getirmişler, ortanca oğlanı evlendirmişler. Küçük oğlan da düşünüp duruyormuş. Düşünürken;
–  Benim okum çöplüğe düşmüştü, gideyim de çöplüğe bir bakıyım, demiş.
     Gitmiş çöplüğü deşmeye başlamış. Deşerken deşerken ordan bir el çıkmış. Oğlan da tutmuş çıkarmış ki, eşek başlı bir kız… “Vay! Ben bunu babama nasıl götüreyim? Ama neyse götüreyim de bir bakayım. Babam ne der ne demez?” diye düşüne düşüne almış, babasına getirmiş.
– Baba, benim talihime bu çıktı, demiş. Babası sinirlenmiş;
– Vay! Sen nice bir padişahın oğlusun? Eşek başlı kızı buraya nasıl getirirsin? Benim senin gibi oğlum yok! demiş.
     Bu oğlanı evden kovmuş. Oğlan gitmiş, bir denizin kıyısına oturmuş. Orda düşünüp düşünüp, ağlamış. Akşam olmuş, sabah olmuş; oğlan hâlâ orada ağlıyormuş. Oğlanı bu halini babasına söylemişler.
– Padişahım, bu böyle olmaz Herkes seni kınar. Gel sen bir dilek söyle de, biz de oğluna iletelim. Ondan bunu yapmasını isteyelim. Hiç değilse senden suç gitsin: “Babası şunu dedi de o da yapmadı. Onun için babası da onu reddetti.” deriz de kimse sizi kınamaz, demişler. Padişah;
– Bir çadır istiyorum. Benim askerimi içine alacak, bana da bir yatak sermeye yer kalacak! Gidin oğlana söyleyin, demiş.
– Tamam! demişler. Gitmiş oğlana söylemişler. Oğlan;
– Ben bunu nereden bulayım? Param pulum da yok ki, alayım. Bu nasıl iş? demiş.
     Öyle oturmuş ağlarken eşek başlı kız gelmiş;
– Beyim, niye ağlıyorsun, demiş. Oğlan;
– Aman git! Senin yüzünden başıma gelmedik kalmadı. Bir de gelip soru soruyorsun, demiş.
– Niye ağlıyorsun? Belki derdine ortak olurum, demiş kız. Oğlan babasının dediklerini anlatmış. Karısı umursamamış;
– Aman! Ona akıttığın gözyaşına değer mi? Beni getirdiğin çöplüğü biliyor musun? Oraya git: “Lalizer Hanım! Gülizar Hanım’ın selâmı var. Küçük odadaki küçük çadırı ver!” dersen, o verir, demiş. Oğlan çöplüğe gitmiş:
– Lalizer Hanım! Gülizar Hanım’ın selâmı var. Küçük odadaki küçük çadırı vereceksin, demiş.
     Çadırı uzatmışlar. Oğlan almış, gelmiş. Sarayın kapısının önüne kurmuş. Babasının istediğinden daha da büyükmüş. Vezir görmüş. Hemen padişaha haber vermiş;
– Padişahım, isteğin yerine geldi. Daha başka bir isteğin var mı? demiş.
     Padişah işi zora koşmuş;
– Çadır kuruldu, ama onun içine bir şey lâzım, demiş. Bir halı olacak. Hem de bir buçuk katlısı olacak, demiş. Oğlan yine ağlamaya başlamış. Kız gelmiş;
– Niye ağlıyorsun, beyim, demiş. O da;
– Niye ağlamayım. Babam bu sefer de halı istemiş, demiş. Kız;
–  Beni getirdiğin çöplüğü biliyorsun? Git oraya de ki; “Lalizer Hanım! Gülizar Hanım’ın selâmı var. Küçük odadaki küçük halıyı vereceksin,” de, demiş.
     Oğlan gitmiş, Kızın dediklerini yapmış, halıyı da almış gelmiş. Götürmüş babasına teslim etmiş. Vezirler;
-Tamam padişahım. Daha istek-mistek isteme! Oğlan sözünü yerine getirdi, demiş.
     Padişah;
– Yok yok! Hepsini yaptı ama daha bitmedi. Onun kapısının önünde altın masanın üstünde, altın tabağın içinde bir salkım üzüm, olacak! Gelen askerim yiyecek, giden askerim yiyecek. Yediği yer belli olmayacak, demiş. Vezirler;
– Bu da Allah’ın yapısı… Bunu nasıl yapsın? Bu meyve, yenince biter. Bu istek mi ki, demişler. Padişah;
– Yok! Getirirse kabulüm, getirmezse değil. Bir kere söyleyin bakayım, demiş.
     Oğlana gidip söylemişler. Kendi kendine; “Bu yapılmayacak bir şey. Tamam babam beni reddediyor…” diye ağlarken kız gelmiş:
– Beyim, niye ağlıyorsun, demiş. Oğlan;
– Niye ağlamayayım. Babam bu sefer de bunları istedi, demiş. Kız;
– Aaa! Ona ağlanır mı? Ona ağlama! Git, yine selâmı söyle. “Altın masayı, altın tabağı üzümüyle öylece vereceksiniz,” de, demiş.
     Oğlan gitmiş. Kızın dediklerini söylemiş, “Masayı, altın tabağıyla beraber üzümü yukarı vereceksiniz!” demiş. Oğlan hepsini getirmiş, koymuş. Gelen yemiş, giden yemiş… Gelen yemiş, giden yemiş… Yenildiği de hiç belli değilmiş.
     Padişaha gidip söylemişler:
– Tamam, kabulüm. Oğlum eve gelsin, demiş. Vezirler oğlanın yanına gelmiş:
– Müjde müjde! Baban kabul etti. Artık eve geleceksin, demişler.
     O sırada eşek başlı kız gelmiş. Kıza;
– Babamın istekleri yerine gelmiş. Babam bizi kabul etmiş. Eve gideceğiz, demiş. Kız şaşırmış:
– Öyle mi… Öyle mi? demiş. Oğlan da;
– Evet, öyle demiş. Kız;
– Sen, beni getirdiğin çöplüğe git, de ki; “Lalizer Hanım’ın, Gülizar Hanım’ın altın başlığıyla, fındık içi elbisesini vereceksiniz!” de, demiş.
     Oğlan çöplüğe gitmiş. O çöplüğe gider gitmez kız da görünmeden oraya gitmiş. Eline bir büyük ağaç almış. Çöplükten topladığı çaputları ağaçtan bir sırığın o tarafına bu tarafına bağlamış. O sırada iki elçi gelmiş. Biri vezir öteki de gelin kızlarmış. Birbirlerine; “Bak bak!” diye dürtmüşler.
– Eşek başlı kız! Bunu ne yapacaksın, demişler. Kız;
– Ne yapacağım, at yapacağım. Kaynatamın evine kişneye kişneye gideceğim. El öptüreceğim, demiş.
     Aman Allah!… Bunu duyan kızlar eve kaçmışlar. Sandıkta tek bir elbise bile koymadan giyinmiş, kuşanmışlar. Bir güzelce süslenmiş püslenmişler. O çöplükte süslenmiş, onlar evde süslenmişler. Kocasının getirdiği altın başlığı, elbiseyi de giymiş. Bir hanım olmuş, bir hanım olmuş ki… Kaynanasının, kaynatasının elini öpmüş, oraya dinelmiş.
     O sırada dışarıdan bir at sesi geliyor bir at sesi geliyor ama mahalleyi indirip kaldırıyormuş. Padişah merak etmiş;
– Çıkın, bakın. Bu ne kadar at? Bunlar nereden geliyor? Neyin nesi bu sesler? demiş.
     Gelin gidip bakmış ki eltileri geliyor. Süslü, soylu atlara binmişler. Kaynatasına;
–  Ey baba! Ne olacak? Senin has gelinlerin geliyor. Atlarla içeri hücum ediyorlar. Kaynatası da;
– Allah belânızı versin! Atlarınızı kapıda koyun da gelin bari, demiş. Arkasından da;
– Gelinlerim bir oynasın da boylarına bakayım, demiş.
     Büyük gelin, kalkıp oynamaya başlamış. Bir kolunu kaldırmış, türlü türlü yemekler dökülmüş. Öbür kolunu kaldırmış, ondan da yemekler dökülmüş. Kaynatası;
–  Allah belânı vere. Doymadın da koynuna koltuğuna mı doldurdun, demiş.
     Öteki gelin kalkmış, o da aynısı. Bu kez de küçük gelin kalkmış. Bir kolunu kaldırmış, gümüş para dökülmüş. Bir kolunu kaldırmış altınlar dökülmüş. Altın gümüş bitene kadar oynamış. Sonra gitmiş kaynatasının elini öpmüş. Kaynatası onu kabul etmiş, öbür gelinlerini evden kovmuş.
     Yiyip içmenin ardından, 40 gün 40 gece düğün yapıp muratlarına ermişler..

 

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir