Ama Yüz Yirmi Birinci Gece Olunca
Ama Yüz Yirmi Birinci Gece Olunca

Ama Yüz Yirmi Birinci Gece Olunca

     Demiş ki; 

     “Bir de senden bir ricam olacak!” deyince ben de, “Ne gibi?” dedim. “Gidip ziyarette bulunmak ve üzerini örten taşa birkaç kederli söz yazmak üzere beni zavallı Azize’nin mezarına götürmeni istiyorum,” dedi. Ona, “Allah nasip ederse yarın gideriz!” diye yanıt verdim. Sonra geceyi birlikte geçirmek üzere onunla yattım; ama geçirdiğimiz saatler boyunca, boyuna bana Azize hakkında sorular sordu ve bana, “Ah, niçin bana onun amca kızın olduğunu söylemedin?” deyip durdu; ben de kendimce ona, “Sırası gelmişken, ‘Ölüm, ihanetten daha tatlı ve yeğdir’ sözlerinin anlamını bana açıklar mısın?” diye sordum. Ama o, bu konuda bana bir şey söylemek istemedi.
     Sabahın ilk saatinde, yataktan kalktı ve içi dinarlarla dolu büyük bir kese aldı ve bana “Haydi! Kalk ve beni onun mezarına götür! Çünkü orada bir türbe yaptırmak istiyorum” dedi. Kendisine, “İşittim ve itaat ettim!” yanıtını verdim. Ve dışarı çıkarak onun önünde yol aldım; o da fakirlere yol boyunca sadakalar dağıtarak beni izledi ve her sadaka verişinde, “Bu sadaka, Azize’nin ruhunun dinlenmesi içindir!” diyordu.
     Böylece Azize’nin mezarına ulaştık. O zaman, mezara bir göz attı ve bol bol gözyaşı döktü. Sonra ipek bir torbadan çelik bir makas ve altın bir çekiç çıkardı, ve parlatılmış mermer üzerine güzel bir yazıyla şu zarif dizeleri kazıdı:
     Bir gün yolumda giderken, ağaçların gölgesinde yer almış bir mezar önünde durdum; yedi lale boyun bükmüş ağlaşıyordu. “Kim yatmış olabilir bu mezarda?” diye sordum. Yerin altından gelen bir ses bana, “Ey yolcu! Alnını saygıyla eğ! Burada, sessizliğin barışı içinde bir sevgili yatmaktadır,” diye yanıt verdi. Bunu duyunca “Ey aşk uğrunda ölen, sessizce burada uyuyan kadın! Tanrı dertlerini unuttursun ve seni Cennetin en yüce doruğuna koysun!” diye haykırdım. Bahtsız âşıklar, sizler ölmüş yatarken bile yüzüstü bırakılmışsınız, çünkü mezarınızın tozunu almaya kimseler gelmez! Ben, şuracıkta, güller ve aşk çiçekleri dikmek istiyorum; ve de daha güzel çiçekler açsın diye onları gözyaşlarımla sulayacağım.
     Genç kız Azize’nin Mezar Taşına şiirini yazdıktan sonra ayağa kalktı ve Azize’nin mezarına bir veda bakışı fırlattı ve benimle birlikte sarayının yolunu tuttu. Ansızın çok duygusallaşarak ve boyuna tekrarlayarak, bana, “Beni asla bırakma!” dedi. Ben de kendisine çabucak, işitip itaat ettiğimi söyledim. Ve düzenli biçimde, her gece, onu ziyaret etmeyi sürdürdüm; beni her zaman büyük bir ferahlık ve sıcaklıkla karşıladı ve bana zevk vermek için hiçbir şeyi esirgemedi. Böylece, onunla yiyip içmekten, sarmaşıp çiftleşmekten ve her gün birbirinden güzel giysiler ve birbirinden ince gömlekler giymekten geri durmadım. Öyle ki, sonunda epeyce şişmanladım ve keyiflenmenin son sınırına ulaştım; artık hiçbir derdim ve kaygım kalmamıştı; zavallı amca kızımın hayalini bile hatırlamayacak kadar her şeyi unuttum. Ve bu zevkli yaşantı bir yıl kadar sürdü.
     Yeni yılın başlangıcında bir gün, hamama gitmiş ve gösterişli bir urba giymiş bulunuyordum; hamamdan çıkınca bir bardak şerbet içmiş, içine koku sinmiş giysilerimden taşan ince kokuları içime çekerek ve kendimi her zamankinden de ferah, yöremdeki her şeyi de bembeyaz görerek ve de yaşam sevincini sonuna kadar duyumsayarak, sanki şarap içmiş birisi gibi kendi ağırlığımdan kurtulmuşçasına yürümekteydim. Bu durumdayken, ruhumu dostumun göğsünde yatarak daha da ferahlatmak arzusu duydum. Onun evine doğru yönelmiş, Flavta Çıkmazı denen bir sokaktan geçmekte iken, yaşlı bir kadının yolunu aydınlatmak için elinde bir fener ve yenine soktuğu bir mektup olduğu halde, bana doğru yaklaşmakta olduğu gördüm. Bunun üzerine durdum; o da beni selamladıktan sonra, bana… 

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görmüş ve yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir