Ama Yüz Yirminci Gece Olunca
Ama Yüz Yirminci Gece Olunca

Ama Yüz Yirminci Gece Olunca

     Demiş ki;

     “Ah! Oğlum, çok kahredici bir nişanlı oldun, sen!” diye haykırdı. Ve beni sitemlere boğup, itham etmeyi sürdürürken içeri babam girdi; bunun üzerine bir an sustu. Babam da cenaze hazırlıklarına başladı ve tüm dostlarımız ve yakınlarımız gelip hepsi hazır olunca, cenazeyi kaldırdık ve kabir üzere gidip kurulan çadırlarda üç gün kalarak ve kutsal kitabı okuyarak büyük gömme merasimi için gerekeni yaptık.
     Bunun üzerine eve, annemin yanına geldim; rahmetli bahtsız yeğenim hakkında yüreğimin acıyla dolu olduğunu duyumsadım. Annem de yanıma gelip bana, “Oğlum, zavallı Azize’nin yüreğini parçalayacak kadar ona karşı seni kusurlu kılan nedenleri artık bana anlatmanı istiyorum. Çünkü, ey oğlum, ona her ne kadar hastalığının nedenini sordumsa da asla bana açıklamak istemedi ve özellikle sana karşı tek bir acı söz bile sarf etmedi; aksine, senin için, sonuna kadar, hayır duaları okudu. Ey Aziz, Tanrı rızası için bu bahtsızı böyle ölüme sürükleyen şeyin ne olduğunu bana anlat!” dedi.
     Ona, “Ben mi? Hiçbir şey yapmadım!” dedim. Ama annem ısrar ederek bana, “Tam can vereceği sırada onun başucundaydım. O sırada bana döndü ve bir an için gözlerini açarak bana, ‘Ey amcamın eşi, benim kanımın bedelini kimseden sormaması için Tanrı’ya yakarılarda bulundum ve yüreğimi kıyıma uğratanları bağışlamasını diledim! İşte artık gerçekten fani bir âlemden ebedi bir âleme geçiyorum!’ dedi. Ben de ona, ‘Kızım, ölümden söz etme! Tanrı yakında şifanı verir!’ dedim. Ama bana acı bir gülümseyişle baktı ve ‘Ey amcamın eşi, senden oğlun Aziz’e, unutmamasını dileyerek son vasiyetlerimi nakletmeni rica ediyorum. Gittiği yere her ulaştığında orayı terk etmeden önce şu sözleri söylesin: Ölüm ihanetten daha tatlı ve yeğdir!’ dedi. Sonra da, ‘Beni böylece mutlulandırır ve öldükten sonra da, tıpkı yaşarken yaptığım gibi, onu gözetirim!’ sözlerini ekledi. Sonra yastığını kaldırıp altından, sana vermekle beni görevlendirdiği bir şey çıkardı; ama bunu sana, en has duygulara ulaşıp, ölümüne gerçekten üzülüp gönülden pişman olduğunu görmeden vermeyeceğime dair de yemin ettirdi. Ben de oğlum, bu şeyi senin için titizlikle sakladım ve ileri sürdüğü koşulun yerine geldiğini gördüğüm zaman onu sana vereceğim!” dedi.
     Bunun üzerine anneme, “Öyle olsun! Ama bana pekâlâ bu şeyi gösterebilirsin!” dedim. Ama annem sert bir şekilde reddederek yanımdan ayrıldı. Siz, efendim, yüreğimin sesine kulak asmak istemeyişimden, benim o sırada ne denli düşüncesiz ve ne kadar aklı kıt bir dönem geçirdiğimi anlayabilirsiniz. Zavallı Azize’nin ölümüne ağlayacak ve matemini içimde taşıyacak yerde, eğlenmekten ve hoşça vakit geçirmekten başka bir şey düşünmüyordum. Ve hiçbir şey, sevgilimin yanında bulunmayı sürdürmekten daha lezzetli gelmiyordu bana. Böylece, akşam olur olmaz, onun evine gitmek için acele ettim; onu da beni yeniden görmek için diken üstünde oturur gibi, sabırsız buldum. İçeri girer girmez yanıma koştu, boynuma sarılarak bana, yeğenim Azize’den haber sordu; ben de kendisine onun ölümünün ve cenazesinin kaldırılmasının ayrıntılarını anlatınca, yüreği acıyla sızladı ve “Ah! Ölümünden önce sana yaptığı iyilikleri ve hayranlık verici özverisini bilseydim! Ona ne çok teşekkür eder, onu her bakımdan ne çok ödüllendirirdim!” dedi.
     Bunun üzerine ona, “Ve de özellikle, bana vasiyet ettiği, sırası gelince benim de sana açıklamam için, son olarak anneme söylediği şu dize var: “Ölüm ihanetten daha tatlı ve yeğdir!” dedim. Genç kız bu sözcükleri duyunca, “Allah ondan merhametini esirgemesin. Bak öldükten sonra bile hâlâ sana yardımda bulunmakta! Çünkü bu sade sözcüklerle senin için düşündüğüm yok etme tasarısından ve içine düşürmeyi kararlaştırdığım tuzaktan seni kurtarıyor!” diye haykırdı.
     Bu garip sözleri işitince, şaşkınlığın doruğuna ulaştım ve “Sen ne diyorsun? Nasıl! Biz birbirimize sevgiyle bağlıyız! Oysa sen beni öldürmeyi tasarladığından söz ediyorsun! Beni içine düşüreceğin bu tuzak da neymiş bakalım?” diye haykırdım. O, “Ey çocuk! Ey gafil! Görüyorum ki senin, biz kadınların yapabileceği tüm ihanetlerden hiç haberin yok! Ama üzerinde durmak istemiyorum. Yalnız bil ki, benim ellerimden kurtuluşunu yeğenine borçlusun. Bununla birlikte, genç olsun, yaşlı olsun, bundan böyle, benden başka hiçbir kadına ne bir bakış ne de bir sözle hitap etmemen kaydıyla seni bağışlıyorum. Yoksa, başına çok felaketler, evet, pek çok felaket gelir! Çünkü seni nasihatleriyle destekleyen kişi öldüğüne göre, artık seni benim ellerimden çekip kurtaracak kimsen olmayacak. Bu koşulu unutmamaya çok dikkat et! Bir de senden bir ricam olacak!” dedi. 

     Anlatısının burasında Şehrazat sabahın belirdiğini görmüş ve yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir