Robinson Crusoe (17)
Robinson Crusoe (17)

Robinson Crusoe (17)

     On Yedinci Bölüm (Dehşet Veren Bir Karşılaşma… Tehlike!)
     Adaya yerleşeli on bir sene geçtiği ve yiyecekle barutum da epey azaldığı için, keçileri barut harcamadan, kurnazlıkla yakalamak maksadıyla bir çare düşünmeye başladım. Bu amaçla ağlar gerdim; muhakkak yakalananlar olmuştur amma, ipler gayet çürük olduğu için kolayca kurtuluyorlardı. Ne zaman baksam ağlarımın kopmuş, yemlerimin yenilmiş olduğunu görüyordum. Pirinç teller olmadığı için daha sağlam ağlar da yapamıyordum. Bir de keçileri tuzak kurarak yakalamaya çalıştım; keçilerin otlamak âdetinde oldukları yerlere çukurlar açtım; üzerlerini kafes şeklinde ördüğüm dallarla kapayarak, bunların da üzerine toprak, pirinç ve buğday başakları serptim. Ama bu usul de para etmedi: Keçiler bizim başakları yiyor, hatta çukura düşüyor, fakat bir kolayını bulup yine dışarı çıkıyorlardı. Nihayet bir gece üç kapan kurmayı akıl ettim. Ertesi sabah kapanlara bakmaya gittiğimde, birinde son derece büyük bir teke, diğerinde de biri erkek ikisi dişi olmak üzere üç keçi yavrusu buldum. İhtiyar teke o kadar yabaniydi ki, onu ne yapacağımı bilmiyordum. Onu öldürmek benim için işten bile değildi amma, bundan elime bir şey geçmeyecekti. Nihayet hayvanı azat ettim. Üç keçi yavrusunu da ayni ipe bağlayarak evime getirdim. Bana alışıncaya kadar aradan epey zaman geçti. Onlara ekseriya arpa başakları ve bir iki avuç pirinç veriyordum.
     Bir buçuk sene içinde yarısı teke, yarısı da dişi keçi ve oğlak olmak üzere on iki baş hayvandan ibaret bir sürüm oldu. İki sene sonra da bunların sayısı kırk üçü bulmuştu. Onlar için beş tane küçük ağıl yaptım.
     Kendimi saray adamları karşısında yemek yiyen bir krala benzetiyordum; en çok sevdiğim papağanıma konuşma müsaadesi vermiştim. Bir hayli yaşlanmış olan köpeğim her vakit sağıma otururdu. İki kedimden biri masanın bir başında, diğeri öbür başında oturur, kendilerine et vermemi beklerlerdi.
     Bir zamandan beri yine kayığıma kavuşmak istiyordum. Gel gelelim başımı yeni tehlikelere sokmaktan da çekiniyordum. Nihayet bir gün bu arzum o kadar kuvvetlendi ki, dayanamayıp yola çıktım. Kayığımın bulunduğu yere yaklaşınca, kumun üzerinde çıplak ayak izlerine rastladım. Ömrümde bu kadar korktuğumu bilmiyorum; yıldırım çarpmış ya da bir hortlak görmüş gibi olduğum yerde zınk diye durdum. Yere yatarak etrafa kulak kabarttım, gözlerimi etrafta gezdirdim; fakat ne bir şey gördüm, ne bir şey işittim: daha uzakları göreyim diye küçük bir tepe üstüne çıktım; sonra tepeden inerek tekrar sahile gittim. Ama evvelce gördüğümden başka bir ayak izine rastlamadım. Belki de korkumun yersiz olduğunu, yanlış gördüğümü ümit ederek ize iyice sokuldum… Fakat parmakları, topuğu ile ayak izi olduğu gibi duruyordu.
     Buna ne mana vereceğimi bilmiyordum: Şaşırmış bir halde, evime doğru kaçmaya başladım; her adımda bir durup arkama takıyor, önüme çıkan her çalıyı insan sanıyordum. Evime doğru koşarken, aklıma ne çılgın fikirler, ne korkunç düşünceler gelmiyordu ki! Eve varır varmaz, peşimden kovalayan varmış gibi, kendimi içeriye dar attım. Eve merdivenden çıkarak mı, yoksa mağaranın kapı adını verdiğim deliğinden mi girdim, burasını hatırlamıyorum bile! O kadar korkmuştum ki, buna dikkat edecek halde değildim.
     Bütün gece gözüme uyku girmedi: Bu dehşete uğradığım yerden çok uzaklarda olduğum halde, kafama hep korkunç fikirler hücum ediyor, hayalimde hep korkulu şeyler görüyordum. Sahilde gördüğüm bu ayak izi kimin olabilirdi? Bu olsa olsa vahşilerin ayak iziydi. İhtimal kayıklarına binip denize açılmışlar, sonra da akıntılar ve ters taraftan esen rüzgârlarla adaya sürüklenmişlerdi. Ve gene belki de ben onların yüzünü nasıl görmek istemiyorsam onlar da, öylece ıssız adada kalmak istememişlerdi.
     Bir yandan zihnimden bu çeşit düşünceler geçiyor, bir yandan da vahşiler geldiği sırada adanın o tarafında   bulunmadığım ve kayığım gözlerine ilişmediği için, Allah’a şükrediyordum. Çünkü kayığımı görmüş olsalardı, muhakkak adada insan bulunduğuna hükmeder, beni aramaya çıkarlardı.
     Öyle anlarım oluyordu ki, kayığımı bulmuş olduklarını düşünüyor, o zaman bu düşünce ile aklımı oynatacak hale geliyordum. Vahşilerin her an daha kalabalık bir halde gelmelerini bekliyordum; kendimi onların vahşetinden kurtarsam bile, ağıllarımı görürler de bütün hayvanlarımı alıp götürürler, tarlalarımı harap ederler diye ödüm kopuyordu. Maazallah açlıktan öldüğüm gündü.
     Zihnime korkunç düşüncelerin biri gelip biri giderken, korkumun bir kuruntudan ibaret olması ihtimali aklıma geldi. Öyle ya, belki bu gördüğüm izler benim kendi ayak izlerimdi. Bu düşünce üzerine bana cesaret geldi, üç gün üç gece kalemden dışarı çıkmamış, yanımda bir iki peksimetle sudan başka bir şey olmadığı için, açlıktan ölecek hale gelmiştim. Keçilerimin sağılması lâzım geldiğini düşündüm. İyi etmişim de yanlarına gitmişim: Hayvancıklar üç gün sağılmadıkları için epey sıkıntı çekmişler, çoğu hastalanmış, bir kısmının da sütü kesilmişti.
     Keçileri sağmak için kırdaki evime giderken kazara biri beni görseydi, mutlaka benim oynattığıma hükmederdi: Çünkü korka korka yürüyor, sık sık dönüp arkama bakıyor, bazen de kovayı yere bırakıp canımı kurtarmak istiyormuşum gibi bacaklarımın var kuvvetiyle kaçıyordum. Bu evimde iki üç gün kaldıktan sonra, cesaretim daha da arttı. Artık hayalimin beni aldatmış olduğuna kanaat getirmeye başlamıştım. Amma yine de o yere gidip ayak izini ölçmeden bir türlü içim rahat etmiyordu. Bilinen yere gelir gelmez, ayak izinin benim ayağımdan çok daha büyük olduğunu gördüm. O zaman aldı mı beni yeniden bir korku! Sıtmaya tutulmuşum gibi vücudum zangır zangır titremeye başlamasın mı? O vakit adanın bu sahiline vahşilerin çıktığına veya adada benden başka insanlar oturduğuna kanaat getirerek, evin yolunu tuttum. Ansızın bir tehlikeye uğramam ihtimali vardı.
     Bu karma karışık düşünceler yüzünden bütün gece gözüme uyku girmedi. Nihayet sabaha karşı uyumuşum. Uyandığım zaman sanki biraz rahatlamıştım. Durumumu daha sakin bir şekilde gözden geçirmeye başladım. Ve bu derece güzel, bereketli bir adanın boş bırakılmayacağına, burada devamlı olarak oturmamakla beraber ara sıra vahşilerin kayıklarla gerek kendi istekleriyle, gerekse ters istikametten esen rüzgârlar yüzünden adaya geldiklerine hükmettim. Adada on beş seneden beri yaşadığım halde ‘hiç insana rastlamamıştım. İşte asıl onların, bu belli olmayan zamanlardaki gelişlerinden korkmam lâzımdı.
     O zaman mağaramın içini oyarak öbür tarafta bir kapı açtığıma bin kere pişman oldum. Bu hatayı tamir için, kaldığım yerin birkaç metre ötesinde yine yarım daire şeklinde ikinci bir korunma hattı yapmaya karar verdim; zaten buraya on iki sene evvel iki sıra ağaç dikmiştim. Bunlar o kadar sıktı ki, aralarına az miktarda çitler koymakla burasını kâfi bir korunma hattı haline koymak kolaydı.
     Böylece iki istihkâmım olmuştu: Dış taraftaki odun parçaları, eski halatlar ve sağlamlaşmasına yarayacak bir sürü şeyle kuvvetlendirdim, sonra toprak taşıyıp çiğnemek suretiyle bunu on ayaktan fazla genişlettim. Çitin duvarında elim geçecek kadar geniş beş tane delik açtım; her bir deliğe bir tüfek yerleştirdim. Bunları küçük fıçılara o şekilde yerleştirdim ki, iki dakikada hepsiyle ateş edebilirdim. Bu istihkâmı daha mükemmel bir hale koymak için aylarca çalıştım. Onu bitmiş görünceye kadar da durmadım, dinlenmedim.
     Bu iş bitince, istihkâmın dışındaki büyük bir arazi parçasını kısa zamanda tutunup gelişen, kamışa benzer ağaç fidanlarıyla doldurdum. Zannedersem yalnız bir senede yirmi binden fazla fidan ektim. Bu koru ile istihkâmım arasında geniş   bir-boşluk bırakmıştım. Buradan düşmanımı görebilecek ve bu fidanlar arasında bana tuzak kurmasına imkân vermeyecektim. İki yıl sonra fidanlar oldukça sık bir koru meydana getirdiler. Altı yıl sonra da öyle sık öyle girift bir orman halini almışlardı ki, içinden geçmek imkânsızdı. Bu ağaçların bir insan evi sakladığı kimsenin aklına hayaline gelmezdi.
     Böylece kendimi korumak için, ihtiyatkârlığın insanın aklına getireceği bütün tedbirleri aldım. Bunları şimdilik aslı astarı olmayan bir korku yüzünden yapmıştım amma, bu tedbirlerin pek de lüzumsuz olmadığı ileride görülecektir.
     Bu işlerim arasında başka şeylerle de meşgul olmaktan geri kalmıyordum. Keçilerimi emniyette bulundurmak için, göze .görünmeyen yerlerde birbirinden uzak iki üç ağıl meydana getirmek çaresini buldum. Her bir ağıla beş altı keçi kapatacak, büyük sürünün başına bir felâket gelirse, kısa zamanda ve az bir zahmetle bunları üretecektim.
     İşte başıma bütün bu işleri açan hep o ayak izi oldu. İki seneden beri ölüm korkusu içinde yaşıyor, her an parçalanıp yenilmesini bekleyen, etrafı bin bir tehlikeyle çevrili bir adam gibi bitkin bir halde bulunuyordum.
     Canlı erzakımızın bir kısmını bu şekilde emniyet altına aldıktan sonra, bir gün adanın batı burnuna doğru her zamankinden daha fazla ilerleyince, bulunduğum bir tepeden açık denizde bir kayık görür gibi oldum; gemiden kurtardığım sandıkların birinde bir iki dürbün bulmuştum; ama aksi gibi bunlardan hiçbirini yanıma almamıştım. Bunun ne olduğunu göreyim diye gözlerimi bir hayli yordumsa da ne olduğunu iyice seçemedim. Bu bir kayık mıydı, yoksa başka bir şey miydi diye kararsızlık içinde kalınca, bir daha yanıma dürbün almadan bir yere çıkmamaya karar verdim.
     Adanın güneydoğusuna düşen sahilde gözlerime çarpan bir manzara beni şaşkınlık ve dehşet içinde bıraktı: Oraya buraya kafalar, eller, ayaklar ve daha bir sürü insan kemikleri saçılmıştı. Az ötede bir ateşin izleri gözüme ilişti. Toprağa kocaman bir daire çizilmişti; herhalde bu iğrenç vahşiler, buraya oturmuş ve kendilerine korkunç bir ziyafet çekmişlerdi. Sonradan vahşilerin esirlerini bu sahile getirip öldürdüklerini ve yediklerini öğrendim.
     Bu vahşi manzara karşısında, bu cehennemi vahşetin bende uyandırdığı hisler yüzünden bütün korkularım dağıldı. Yamyamların bu çeşit âdetlerinden bahsedildiğini çok defalar işitmiştim. Yine de bu manzara, böyle bir şeyin olabileceğine hiç ihtimal vermemişim gibi beni tiksindirmişti. Gözlerimi bu iğrenç manzaradan başka tarafa çevirdim. Yüreğim kabardı, kusmasaydım muhakkak düşüp bayılacaktım; kendimi biraz toparlayınca bu yerde fazla kalmayarak, evimin yolunu tuttum.
     Adada on sekiz seneden fazla bir zaman geçirmiş, hiç bir insana rastlamamıştım. Kendi kendimi ele vermezsem, ayni saadet içinde bir o kadar yaşamayı ümit edebilirdim. Zaten yamyamlardan daha kibar insanlarla tanışmadıkça ortalıkta görünmek niyetinde değildim.
     Yamyamların bu hayvanca âdetlerinin bende uyandırdığı dehşet beni bin derdi olan gamlı bir insan haline soktu. Bu yüzden iki sene kendi arazilerim içine kapandım, kaldım. Keçilerimin bulunduğu yerlere mecbur olmadıkça gitmiyordum. Hele kayığımın ne halde olduğuna bakmayı hatırımdan bile geçirmiyordum. Bir yenisini yapmaya karar verdim. Eski kayığımı eve getireceğim diye adanın etrafını dolaşmaya kalkarsam, vahşilerle karşılaşıp ellerine düşmek vardı.
     Zamanla vahşiler tarafından keşfedilmeyeceğime kanaat getirerek eskisi gibi yaşamaya başladım; yalnız eskisinden daha uyanık davranıyor, vahşilerin merakını çekerim diye tüfeğimle ateş etmiyordum…

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir