Mürebbiye

M

                                                         Hüseyin Rahmi Gürpınar
                         17 Ağustos 1864, İstanbul – 10 Mart 1944, Heybeliada-İstanbul

Romanın Özeti:
    Romanın önemli kişisi olan Dehri Efendi, yaşlı ve emekli bir memurdur. O zamanın geleneğine uyarak kendi yalısında kızıyla, damadıyla, kardeşleri ve oğluyla birlikte oturmaktadır. Ömrünün geri kalan kısmını okumaya, bilime ayırmıştır. İlk karısından olma kızı Melahat’i Sadri Beyle evlendirmiştir. Melahat’in oğlu, Dehri Efendi’nin torunu Şem’i ise henüz okul çağındadır. Okula gider; Dehri Efendi’nin bir cariyeden olma Nezahat ve Vahip adlı iki oğluna bir mürebbiye tutulur. Mürebbiye’nin adı Matmazel Anjel’dir. Bu kadın Paris’lidir ama babası belli değildir. Kendi de babasız bir çocuk doğurduktan sonra, bir tüccarın peşine takılmış döne dolaşa İstanbul’a kadar gelmiştir.
    Şem’i, bir hafta sonu okuldan dönüp de mürebbiyeyi evde bulunca pek şaşırır. O kadar hoşlanır ki hemen gidip efendi babasının eteğini öperek okula gitmekten caydığını ileri sürmek ister. Ona göre Parisli matmazel, elbette okuldaki öğretmenlerden çok daha bilgilidir. O da üvey kardeşleri gibi Anjel’den ders görmeyi isteyecektir. Ancak yiyeceği falakanın hayaliyle bu tasarısından vazgeçer.
    Öte yandan Matmazel Anjel boş durmaz. Yalıda bir hapishane hayatı yaşamaktan canı sıkılmıştır. Kendine bir eğlence bulmayı kararlaştırır. Bunun için de fazla yorulmaz. O zamanki terbiyenin kapalı bıraktığı erkekler, yani yalıdakiler, karşılarında böyle erkeklerle doğal biçimde görüşen bir kadını bulunca çoktan tuzağa düşmeye hazır hale gelmişlerdir. Anjel, Şemi’yi, daha sonra Sadri’yi, daha sonra da Dehri’nin kardeşini tuzağına düşürür; onları birbirlerine hissettirmeden idare etmektedir. Bu işi ustaca halletmek için bulduğu çare de basittir. Hafta sonlarında Şem’i; Melahat Hanım İstanbul’a, teyzesine indiği geceler Sadri; ara sıra da Kambur Amca Anjel’in odasına kabul edilirler. Fakat bu iş, sonuna kadar böyle tıkırında gitmez. Kahya Eda Kadın, sofa lambasının son zamanlarda daima erken söndürülmesinden kuşkulanmıştır. Bir gece dolaşmaya gelir. Nasılsa gününü şaşırıp Anjel’in odasına gitmek için el ayağın çekilmesini bekleyen Kambur Amca, kahya kadının gelişini duyunca kendini, sofadaki yuvarlak, üstü ağır kadife örtülü masanın altına dar atar. Orada iki kişiyle daha kafa kafaya vuruşunca ziyaretçilerin kimler olduğunu anlar. Kahya kadınsa, her birinin odasını dolaşır. Boş olduklarını görür. İşi anlar. Anjel’in çift kapılı odasının kapı tokmaklarını kuşağıyla birbirine bağlar, baskın verdirmek ister. Büyük Efendiyi alır, gelir ama Anjel’in odasında kimseyi bulamadıklarından iftiracı durumuna düşer. İşinden kovulur.
    Ne var ki Şemi’nin içine bir ateş düşmüştür. Kıskançlık delikanlının damarlarını tutuşturur. Bir akşam, birer bahane bularak amcasını, eniştesini bahçedeki büyük koruya çeker, iyice döver. Sonra, aşçıbaşıyı sarhoş ederek ağzından lâf almak ister. Aşçı Tosun, anasonsuz sakız rakısını, mastikayı çektikçe kendini kontrol edemez hale gelir. En sonunda konuya girer, lâfı açar.
     Memleketinin şivesiyle, Şemi’nin merak ettiği konu üzerinde bütün bildiklerini, hatta gördüklerini ayrıntılarıyla anlatır. Anlattığına göre, yamaklardan biri bir hayalet lâfı tutturmuştur. Aşçı sıkıştırınca bu hayaletlerden birinin fistanlı, öbürünün pantolonlu iki kişi olduğunu açıklamıştır. Önlem almıştır, bir gece yarısından sonra koruya doğru iki gölgenin gittiğini görmüşlerdir. Mürebbiye, güzel havalarda sevdalılarını koruda; havanın elverişli olmadığı zamanlarda da kendi odasında kabul etmektedir. Aşçıbaşı bunu da saptamıştır. Bir gece, mürebbiyenin odasının penceresine bakan yıllanmış sakız ağacına tırmanmış, kadını gözetlemiştir. Şemi’nin amcasını, eniştesini, hatta kendisini, değişik günlerde o odaya girerken görmüştür. Sadece girdiklerini değil, daha sonrasını da… Aşçıbaşı bu işin tiryakisi olup çıkmıştır.
    Şem’i, bu açıklamaları dinledikten sonra kesin olarak bu işi bitirmek kararını verir. Madem Anjel onu, saf bir aşkla sevdiğini ileri sürdüğü halde bu şekilde aldatmıştır. Şem’i, bir gece yarısı, gerekli önlemleri alıp beline de bir hançer soktuktan sonra Anjel’in oda kapısına gelir. Sadri’nin içeride olduğundan yüzde yüz emindir. Bütün gücünü toplayıp kapıya yüklenir. Gündüzden çekip hazırladığı alt ve üst sürgüler yuvalarından hemen fırladığı için kapı ardında dayanır. Anjel yarı çıplak, dehşet içinde, yatağından çıkmış titremektedir. Şem’i odada Anjel’den ve kendisinden başka kimseyi göremeyince aynalı dolabın anahtarını ister. Kadın vermek istemese de zorla alır, dolabı açar. Bir de bakar ki Efendi Babası… Dehri Efendi, ak sakalıyla, Anjel’in fistanları arasından çıkar. O da, ötekiler gibi düşer, bayılır. Onun da intikam alması boynunun borcudur. Şem’i Anjel’i öldürür, sonra kendisi de intihar eder.
Yazar ve Yapıt Hakkında
    Hüseyin Rahmi Gürpınar, İstanbul’da doğdu. Hünkâr yaverlerinden Sait Paşa’nın oğludur. Özel öğrenim gördü. Henüz küçük yaşlardayken öykü ve roman yazmaya başladı. İlk yapıtlarını popüler yazarlarımızdan Ahmet Mithat Efendiye götürdükleri zaman inanmamıştı. Kısa süreli memurluklarda bulundu. Yaşamını yazarlık yaparak sürdürdü. İlk romanı olan Şık, Ahmet Mithat Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat adlı gazetesinde yayımlandı. Bunu diğerleri izledi. Sayısı yetmişi bulan yapıtları arasında en çok romanlarıyla tanındı. Bu tür yapıtlarında özellikle kenar mahalle insanlarını, sosyal sorunları, batıl inanışları, aile geçimsizliklerini iyi bir gözlemci gibi ortaya koydu. Bu gözlemciliğinin sonucu olarak İstanbul hayatından çok canlı sahneler yansıtıp, çok kuvvetli tipler çizdi. Ona iyi gözlemciliği nedeniyle “Sokağın anahtarı, sokağın aynası” dendi. Ahmet Mithat geleneğini sürdüren önemli yazarlarımızdan biri oldu.
    Yapıt 1896 yılında tefrika edildikten sonra, aynı yıl kitap halinde yayımlandı. O dönemde kibar konaklarında, zengin ve soylu kimselerin köşklerinde çocukların eğitimi, bir göreneğin sonucu olarak öz annelerinden alınıp “mürebbiye” adı verilen yabancılara bırakılırdı. Tatlı su frenklerinden (yerlilerle evlenmiş yabancılar) seçilen mürebbiyeler doğru dürüst bir yabancı dil bile bilmezlerdi. Gösterişe meraklı olan aileler bunları yanlarına alır, çocuklarının eğitimini onlara bırakırlardı. Bu durum toplumumuzda sosyal bir yara halini almıştı. Hüseyin Rahmi de bu yapıtıyla, mürebbiyelik kurumunun getirdiği zararları ortaya koşmuştur. Bir töre romanı olan yapıtın mizahi yönü oldukça güçlüdür.

 

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz