Ama Yüz Elli Birinci Gece Olunca

A

     Demiş ki:

     Gerçekte, pirenin sığındığı delik, farenin de sığınağı imiş. Fare pirenin kaygısızca kendi yerine geldiğini görünce, son kertede tedirgin olmuş ve ona, “Ey pire, sen benim yanıma ne yapmaya geldin; sen ki ne benim cinsimden ne de yakınımdan birisin! Bir asalak olduğuna göre, can sıkıntısından başka şey de beklenemez senden!” diye haykırmış. Ama pire, “Ey konuksever fare, böyle uygunsuz şekilde senin evine sığınmışsam, bil ki, elimde olmaksızın, evin hanımı tarafından öldürülmek korkusuyla kaçmamdan dolayıdır! Ve de bütün bunların nedeni, emmiş olduğum bir parça kan yüzündendir! Bu kanın tatlı, hayranlık uyandıracak kadar ılık ve sindiriminin harika olduğu doğrudur! Ben de, senin iyiliğine güvenerek koşup sana geldim; tehlike geçinceye kadar yanında barınmama izin vermeni rica ediyorum. Ve de seni tedirgin edip evinden kaçmaya zorlayacak yerde, sana öylesine belirgin bir hizmette bulunacağım ki, birlikteliğimizi sağlayan Tanrı’ya şükürler edeceksin!” demiş.

     Bunu duyan fare, pirenin konuşmasındaki içtenliğe güvenerek ona, “Eğer böyleyse, ey pire, sığınağımı seninle bölüşebilirim ve burada sakince yaşayabilirsin ve de Baht’ın iyi ve kötü dönüşümlerinde benim yoldaşım olursun! Ev sahibinin eşinin kalçasından emdiğin kana gelince; bırak, bunun için endişelenme! Ve gönül rahatlığı içinde ve zevkle onu sindirmeye bak! Çünkü herkes besinini olanak sağladığı yerde bulur; bundan dolayı da eleştirilemez ve Tanrı bize ömür vermişse, açlıktan ve susuzluktan ölmeyelim diyedir! Ve zaten, bir gün dervişin birinin, bu konuda sokaklarda okuduğunu duyduğum şu dizeler de bunu gösteriyor:
     Yeryüzünde, üzerimde ağırlığı olan ya da bağlı bulunduğum hiçbir şey yok; ne ev eşyası, ne hırçın bir kan, ne de evim var! Ey yüreğim, ne kadar hafifsin! Bir parça ekmek, bir yudum su, bir tutam tuz beslenmeme yeter, çünkü tek başımayım! Yıpranmış bir urba bana giysi oluşturur ve bu bile fazladır! Ekmeği nerede bulursam orada alırım, Baht’ı da geldiği gibi kabul ederim! Alınıp götürülecek bir şeyim yok! Yaşamak için başkasından aldıklarım onların artıklarıdır! Yüreğim, ne kadar hafifsin!
     Pire farenin bu sözlerini duyunca, son kertede etkilenmiş ve ona, “Ey fare, kardeşim! Bundan böyle birlikte ne hoş bir yaşamımız olacak! Tanrı, sana minnetimi ödeyebileceğim anı bir an önce yaşatsın!” demiş. Bu ana ulaşmaları pek gecikmemiş. Gerçekten, aynı akşam, tacirin odasında bir şeyler kemirmekte olan fare, madeni bir çınlama sesi işitmiş ve bunun tacirin küçük bir kasada sakladığı altınlarını birer birer sayarken çıkan ses olduğunu anlamış; tacir paranın tamam olduğunu anlayınca, keseyi yatağının altına koyarak yatağa uzanıp uyumuş.
     Bunu gören fare, hemen koşup pireyi bulmuş ve ona gördüklerini anlatmış ve “İşte sonunda bana yardıma koşma fırsatı çıktı karşına; bu paraları seninle birlikte tacirin yatağından benim barınağıma taşıyacağım!” demiş. Bu sözleri duyan pire, heyecandan düşüp bayılacak gibi olmuş; önerilen şey ona oldukça aşırı görünmüş ve üzülerek fareye, “Ciddi olamazsın, ey fare! Benim boyumu görmezlikten mi geliyorsun? Bin pire bir araya gelse, onu yerinden kıpırdatamazken, sırtımda bir dinarı nasır taşırım? Ama yine de sana büyük bir yararım dokunabilir. Bir pire olarak bir cirmimle, taciri odasından, hatta evinden dışarı çıkarabilirim ve sen de bu durumda o yerin sahibi olur, keyfince hareket eder ve kendini sıkıntıya sokmadan altınları barınağına taşıyabilirsin!” demiş.
     Bunu duyan fare, “Doğru, yürekli pire, gerçekten bunu düşünmemiştim! Barınağım da tüm o altınları alacak genişliktedir ve dahası, beni kıstırmak ve kapatmak isteseler bile yetmiş çıkış kapısı bulabilirim! Öyleyse, acele et de bana vadettiğin düzeni yerine getir!” diye haykırmış.
     Bunun üzerine pire, birkaç sıçrayışta uyuyan tacirin yatağına ulaşmış, doğruca kıçına doğru yol alarak hiçbir pirenin o güne kadar insanoğlunun kıçını ısırmadığı şekilde ısırmış. Bu ısırış ve onu izleyen sancıyla tacir uyanmış ve elini çabucak pirenin ısırdıktan sonra hemen terk ettiği saygın yerine götürerek evin sessizliğinde çınlayan binlerce küfür savurmuş. Sonra bir o yana, bir bu yana dönerek yeniden uyumaya çalışmış. Ama düşmanın uyumadığını hesaba katmamış! Gerçekten, pire, tacirin, yatağından ayrılmamakta direttiğini görünce, son kertede kızarak yeniden saldırıya geçmiş ve bu kez apışarası denen duyarlı bölgeyi tüm gücüyle ısırmış. Bu kez tacir bağırarak sıçramış ve üstünden örtüleri ve giysilerini atarak evin alt katına, kuyu başına, koşmuş ve soğuk suyla yıkanmış ve yeniden odasına dönmek istemeyerek, gecenin geri kalan bölümünü avludaki kanepede uzanarak geçirmiş. Bu durumda fare, tacirin tüm altınını kolayca barınağına taşımış ve sabah olunca kesede bir tek altın bile kalmamış. Ve böylece pire, farenin konukseverliğini karşılamayı bilmiş ve yüz kat fazlasıyla ödemiş.
     “Ve sen, ey karga!” diye sözünü sürdürmüş tilki: “Senden yana olan özverimin ölçüsünü aramızda yapmayı istediğim dostluk anlaşmasının karşılığında hemen göreceksin umudundayım!” Ama karga ona, “Gerçekte, bay tilki, senin öykün beni inandırmaktan uzak! Ve sonra, bir kimse, kendisi için bir felaket nedeni olabilecekse, bir iyiliği yapıp yapmamakta özgürdür. Buradaki durum da böyledir. Gerçekten, uzun zamandır ihanetler ve verdiği sözü tutmama bakımından senin ünlü olduğun bilinmektedir; böyle olunca ben, nasıl olur da bu denli kötü yürekli olan, hele daha yenilerde yeğeni kurda ihanet edip ölümüne neden olmanın yolunu bulan bir kimseye güven duyarım? Zira ey hain, tüm hayvan milleti arasında her bakımdan yağ çektikten sonra, kendi cinsinden, hatta kendi ailesinden sayılabilecek birini hiç tereddüt etmeden harcayan birinin, kendinden farklı ve düşman bir ırktan olana karşı kötü bir düzene girişmesi pek mümkündür! Bu, bana, içinde bulunduğumuz şimdiki duruma çok uyan bir öyküyü hatırlattı!” demiş.
     Tilki, “Hangi öykü?” diye haykırınca, karga, “Akbabanın Öyküsü’nü!” yanıtını vermiş. Ama tilki, “Ben bu AKBABANIN ÖYKÜSÜ’nü hiç bilmiyorum. Anlat bakalım biraz!” deyince karga şu öyküyü anlatmış:
     Bir zamanlar bilinen bütün sınırları aşan, kıyıcılığıyla tanınmış bir akbaba varmış; büyük olsun küçük olsun, hiçbir kuş, onun verdiği sıkıntıdan yakasını kurtaramamış; ve tüm hava kurtları arasında korku saçmış; öylesine ki, bu yırtıcı kuşlar, ellerindeki her şeyi bırakıp onun korkunç gagasından ve diken diken olmuş tüylerinden korkarak kaçar olmuşlar. Ama zaman ilerleyip yıllar tepesindeki tüyleri tümüyle döküp pençelerini yıpratarak belalı gagasını kırıp bedenini kötürüm etmiş ve kanatlarını yararsız hale getirmiş. Bu durumda öylesine acınacak bir hale düşmüş ki, eski düşmanları, kıyıcılığının öcünü bile alma gereğini duymayarak onu horlamışlar. Ve beslenmek için, kuşların ve hayvanların artıklarıyla yetinmek zorunda bırakılmış! “Ve sen, tilki, sen de gücünü yitirdin, ama görüyorum ki, hâlâ hainliğinden hiçbir şey yitirmemişsin! Çünkü böylesine güçsüzken bile, Tanrı’nın yardımıyla sakladığım kanatlarımın gücünden, gözümün parlaklığından ve gagamın keskinliğinden yararlanmak için benimle anlaşmak istiyorsun. Sana, SERÇE gibi davranmamanı öneririm!” demiş.
     Tilki birdenbire şaşırarak ona, “Hangi serçeden söz ediyorsun, sen?” diye sorunca; karga “Dinle!” demiş: İşittim ki, bir serçe, bir koyun sürüsünün geçtiği bir çayırda bulunuyor ve bir yandan geçen sürüyü izlerken gagasıyla toprağı eşip duruyormuş; o sırada ansızın müthiş bir kartalın küçük bir kuzuya saldırdığını ve onu pençelerine alarak uzaklara uçup kaybolduğunu görmüş. Bunu gören, serçe, sonsuz bir gururla yöresine bakmış ve kanatlarını yeterince gererek kendi kendine, “Ama ben de uçmasını bilirim ve koca bir koyunu pençelerimle havaya kaldırabilirim!” demiş. Ve uçarken gözüne kestirdiği, eskimiş yünleri karnının altında yumak olmuş ve geceleyin işeyerek ıslattığı için kirlenmiş ve katı bir kitle haline gelmiş en iri koyunu seçmiş! Serçe bu koyunun yün yumağına takılmış ve kendisi koyunun esiri olmuş. Bunu gören çoban koşarak gelmiş ve onu yakalayarak kanatlarını yolmuş ve bir sicimle ayağını bağlayarak çocuklarına oynasınlar diye vermiş ve onlara “Bu kuşa iyi bakın! Bu, felaketi pahasına, kendinden güçlülerle benzeşmeye kalkıştı! Sonunda da böyle esir düşmekle cezalandırıldı!” demiş.”
     Ve sen, ey kötürüm tilki, şimdi sen beni kendinle kıyaslıyorsun; onun için bana anlaşma önerme küstahlığını gösteriyorsun! Haydi bakalım, yaşlı kurnaz, sırtını dön ve çabuk buradan uzaklaş!” demiş. Bunun üzerine tilki, karga gibi uyanık birini aldatmanın artık olanağı bulunmadığını anlamış. Ve kızgınlık içinde, çenesini öylesine şiddetle gıcırdatmış ki iri bir dişi kırılmış. Ve alaycı karga ona, “Önerini geri çevirmemden ötürü dişini kırmana doğrusu çok üzüldüm!” demiş. Ama tilki, ona, sonsuz bir saygıyla bakıp, “Önerimi geri çevirdiğin için bu dişi kırmadım; seni benden kurnaz bulmuş olmamın utancıyla kırdım!” demiş. Ve bu sözleri söyleyerek tilki, gidip saklanmak için oradan çabucak ayrılmış.
     “Ve ey bahtı güzel Şah!” diyerek sözünü sürdürmüş Şehrazat: “Karga ile tilkinin öyküsü işte böyle! Belki biraz uzun sürdü; ama yine de Allah, bana yarına kadar yaşam bağışlar, sen de bunu hoş karşılarsan, sana, GÜZEL ŞEMS-ÜN-NEHAR İLE EMİR ALİ İBN-İ BEKKAR ÖYKÜSÜ’nü anlatırım!”
     Ama Şah Şehriyar, “Ey Şehrazat, hayvanların ve kuşların öykülerinin beni büyülemediğini ve bana uzun geldiğini sakın sanma! Aksine! Eğer başkalarını da biliyorsan, onları dinlemekten sıkılmam! Yeter ki onlardan çıkarılacak yararlar olsun! Ama madem ki bana daha adını işitmekle büyük bir hayranlığa düştüğüm bir öykü anlatmayı vadediyorsun, onu dinlemeye hazırım!” demiş.

     Lâkin Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz