Robinson Crusoe (29)

R

      Yirmi Dokuzuncu Bölüm (Robinson ziyaret ettiği adasında yirmi beş gün kalıyor)
     Adamı 10 Nisan 1695’te bulabildim; yerini çok güçlükle keşfedebildim; vaktiyle adaya, Brezilya’ya bakan güney-doğu tarafından girmiş, yine aynı taraftan çıkmıştım; fakat o sırada kıta ile ada arasında yol aldığımız için, üstelik elimizde bu sahilleri gösteren bir harita olmadığı gibi, adayı tanımama yardım edecek özel bir işaret de olmadığından onu gördüğüm zaman kendi adam olduğunu bilmiyordum.
     Uzun bir zaman her iki sahil arasında gidip geldik; Orinoko nehrinin denize döküldüğü yerde bulunan adalara çıktık, ama maksadımıza ulaşamadık; yalnız bu sahillerin boyunca giderken, vaktiyle gördüğüm kara parçasının kıtaya bağlı olduğunu sanmakla yanılmış olduğumu anladım. Burası gayet uzun bir adaymış, daha doğrusu bu nehrin ağzındaki geniş sahada bulunan takımadalarmış.
     Bazen gemiyle, bazen kayıkla bir adadan diğerine giderken, adamın güney sahillerine varınca derhal tanıdım. Yeğenim, vaktiyle evimin bulunduğu koyun karşısında hemen demir attı. Adamı keşfedince, Cuma’ya seslenerek nerede olduğunu bilip bilmediğini sordum. Bir müddet gözlerini karşı sahile dikip baktıktan sonra, sevincinden ellerini çırparak: “Aaa, tamam, evet, evet, bizim ada!” diye bağırdı.
     Parmağıyla şatomu göstererek, şarkı söylemeye ve bir deli gibi zıplayıp durmaya başladı. Denize atlayıp yüze yüze adaya çıkmasına güçlükle mâni olabildim.
— Eh, söyle bakayım Cuma, dedim. Ne dersin ha? Adada kimseyi bulacak mıyız, yoksa bulmayacak mıyız? Baban, acaba adada mı?
     Babasından bahsedildiğini duyunca, hassas kalpli çocuk heyecanlandı, gözlerinden sel gibi yaşlar boşandığını gördüm. Başını hızla sallayarak:
—  Yok, yok, hayır, ben artık onu görmeyecek! dedi.
—  Haydi canım! Nereden biliyorsun görmeyeceğini evlâdım?
—  Ah, o öldü çok zaman evvel… Benim baba çok ihtiyar…
—  Orası belli olmaz, dedim. Adamlarımızdan başka kimseyi bulacağımızı ümit ediyor musun?
     Gözleri muhakkak ki benden iyi görüyordu; çünkü sahilden üç kilometre uzakta olduğumuz halde, parmağıyla şatomun üstündeki tepeyi göstererek:
—  Ben çok adamlar görüyor. Orada, tepe üstünde, diye bağırdı. Gözlerimi o tarafa doğru çevirdim; ama bir şey göremedim; dürbünü de yanlış bir yere çevirmiş olacağım ki, onunla da bir şey göremedim. Cuma’nın hakkı vardı. Ertesi gün öğrendim. Gemiyi görmek için beş altı kişi tepenin üstüne çıkmışlarmış, buna ne mana vereceklerini bilemiyorlarmış.
     Cuma, bana adada insanlar gördüğünü söyler söylemez, gemiye İngiliz bayrağı çektim ve onlara dost olduğumuzu anlatmak için iki pare top attırdım; beş dakika sonra küçük koy tarafından bir duman yükseldiğini gördüm. O zaman denize bir kayık indirip, sulh işareti olarak beyaz bir bayrak asmalarını emrettim, sonra yanıma Cuma ile ihtiyar papazı alarak karaya çıktım.
     Suların kabarma zamanında sahile doğru gittiğimiz sırada, dosdoğru küçük koya girdik; gözlerimin takıldığı ilk insan, hayatını kurtardığım İspanyol oldu. Yüzünün bütün hatlarını gayet iyi tanıdım. Önce herkesin kayıkta kalıp, kimsenin benim arkamdan karaya çıkmamasını emrettim; ama sen gel de Cuma’yı kayıkta tutabilirsen tut! İspanyolların çok gerilerinde duran babasını tanımıştı. Hani o esnada karaya çıkmasına mâni olmaya kalkışsak, ne yapıp yapıp denize atlar ve yüzerek sahile çıkardı.
     Karaya ayak basmasıyla kuvvetli bir kol tarafından atılmış bir ok hızıyla ihtiyar vahşiye doğru koşması bir oldu. En katı yürekli bir insan bile, babasına kavuşan bu hayırlı evlâdın yaptığı o sevinç taşkınlıklarını görünce, gözlerinden yaş gelmesine imkânı yok mâni olamazdı. Bana gelince, İspanyolların bana gösterdikleri nezaket ve iltifatı anlatmakla bitiremem. En önde duran gayet iyi tanıdığım İspanyol, elinde beyaz bir bayrakla yanında vatandaşlarından biri olduğu halde kayığa yaklaştı. Önce beni tanımadığı gibi, bunun ben olabileceğim aklının kenarından bile geçmemişti; nihayet kendisine:
— Hayret doğrusu! Beni tanıyamadınız mı? dedim.
     Ağzını açıp bir kelime söylemedi; fakat tüfeğini arkadaşına vererek, kollarını açtı ve ancak bir kısmını anlayabildiğim İspanyolca bir yığın şeyler söyleyerek beni kucakladı, kolları arasında sıktı ve bir vakitler kendisini kurtarsın diye Allah tarafından gönderilmiş bir melek gözüyle baktığı beni tanımadığı için tekrar tekrar özür diledi. İspanyol nezaketinin gerçekten iyilik bilir kalbine ilham ettiği daha bir yığın güzel şeyler söyledi; sonra arkadaşına dönerek, diğer İspanyolları da çağırmasını söyledi. Bunlar on dört kişiydi. Onlar da beni gayet candan ve dostça karşıladılar. İspanyol, şatoma doğru gitmek isteyip istemediğimi sordu ve onun ne kadar güzelleştirildiğini, keçilerin ve tarlaların ne kadar çoğaldığını gösterdikten sonra, şatoyu benim emrime vermekten zevk duyacağını söyledi.
     Teklifini kabul ettim; sanki hiç içinde oturmamışım gibi evimi bulmam mümkün olmadı. O kadar çok sayıda ağaç dikmişler ve bunları birbirine sık olarak o kadar acayip bir şekilde düzenlemişlerdi ki, bu ağaçlar on senelik yokluğum esnasında şaşılacak derecede büyümüşler ve şatomu âdeta erişilmez bir hale getirmişlerdi. Şatoya ancak eğri büğrü yollardan yanaşmak kabil olduğundan, orada oturanlardan başkası için bu yollar, içinden geçilmesi imkânsız birer geçit teşkil ediyordu.
     Kendisine ne sebepten bu kadar çok tahkimat yaptığını sorunca, bana, İspanyolların adaya gelişinden beri olup bitenleri anlattığı zaman, bunların lüzumlu olduğunu anlayacağımı söyledi. Ve sözüne devamla: “Adadan ayrılmış olmanızdan dolayı büyük bir üzüntü duymuş olmakla beraber, bir gemi bularak bu ıssız adadan kurtulduğunuza sevinmekten kendimi alamadım, dedi. Bununla beraber şunu da söyleyeyim ki, vatandaşlarımı adaya getirip de, sizin gitmiş olduğunuzu öğrenince duyduğum kederi ve üzüntüyü o zamana kadar ömrümde duymamıştım.”
     Giderken adada bıraktığım beş İngiliz’den neler çektiklerini anlattı ve adaya gelen İspanyolların onların yanında, evvelce feci bir hayat sürdükleri vahşilerin yanındaki kadar olsun rahat etmediklerini, yalnız İngilizlerin sayıca az olduklarından kendilerinden daha az korktuklarını söyledi. Ve: “Umarım ki efendim, mutlak bir mecburiyetin ve aramızda konuşarak aldığımız bir kararın bizi ellerinden silâhlarını alıp onları kendimizden uzaklaştırmak zorunda bıraktığını öğrendiğiniz zaman, hoşnutsuzluk göstermeyeceksiniz,” diye ilâve etti.
     İşte bu konuda bana anlattıklarının kısa bir özeti: “Durmadan bize karşı suikastlar tertip ediyorlardı; biz de gece gündüz tetikte durmak zorunda kalıyorduk. Hepsi de bu kadar olsa yine iyi! Bir gün adaya vahşiler çıkmışlardı, bunlar ellerine bir vahşi geçirdiler ve bunu kendileri için çalışmaya zorladılar. Vahşicik, onları memnun etmek için bütün gücü ile çalışıyordu; fakat bir gün, İngilizlerden biri kendisine verdiği işi iyi yapmamış diye ve düzeltmesini söyleyince de mırın kırın etti diye, baltayı kaptığı gibi vahşiyi öldürmek istemiş. Kafasını yarmak istiyormuş, fakat öfkesinden vuruşunu iyi ayarlamadığı için, balta zavallı vahşinin koluna inmiş; bunun üzerine İspanyollardan biri, vahşinin kolunu kopardığını sanarak, bu zavallıyı öldürmemesini rica etmek ve gerekirse bunu yapmasına kuvvetle mâni olmak maksadıyla İngiliz’in yanma koşmuş. O vakit bu azgın, vahşi yerine kendisini öldüreceğini söyleyerek İspanyol’un üzerine atılmış; fakat İspanyol, İngiliz’in baltasından kendini koruyarak, onu elindeki bir kürekle bir vuruşta yere sermiş. Arkadaşının yere yuvarlandığını gören başka bir İngiliz, İspanyol’un üzerine hücum ederek onu yere sermiş. İki İspanyol, arkadaşlarının yardımına koşunca, bu sefer diğer üç İngiliz de arkadaşlarının yanında yer almışlar. İki taraftan hiç birinde ateşli silâh yokmuş amma, birbirlerini öldürmeye yetecek kadar baltaları ve başka âletleri varmış; İngilizlerden biri elbisesi altında saklı bir kılıç bulunduruyormuş, bununla arkadaşlarının imdadına koşan iki İspanyol’u yaralamış. Derken kavgaya hepimiz karıştık ve beş İngiliz’i esir ettik. Önce bunları ne yapacağımızı görüştük. Başımıza bir sürü işler açmışlardı, sonra o kadar öfkeli ve haylaz kimselerdi ki, küçük topluluğa en ufak bir faydaları dokunmadıktan başka üstelik ona zarar da veriyorlardı; zaten bunlar hain, kalleş insanlardı, cinayet işlemekten çekinmezlerdi.
     Arkadaşlarım beni başkan olarak seçtikleri ve bana Vali unvanını verdikleri için, İngilizlere, hükümetlerin yaptığı kanunların cemiyeti yaşatmak için olduğunu, o cemiyeti yıkmaya çalışanların yok edilmesinin doğru olacağını, onun için eğer kendileri benim milletimden olsalardı, hepsini aman vermeden astırmış olacağımı söyledim; fakat İngiliz oldukları için, kendisine, hepimizin hayatımızı borçlu olduğumuz kendi milletlerinden bir insanın yüzü hürmetine, kendilerine gayet tatlılıkla muamele edeceğimi sözlerime ilâve ettim.
     Durumu büyük bir dikkatle görüştük ve oy birliğiyle aşağıdaki kararları aldık:
“Silâhları ellerinden alınacak, ne barut, ne kurşun, ne de kılıçları olmasına müsaade edilecek. Cemiyetimizden kovulup, adanın bir köşesinde yerleşmelerine izin verilecek.”
     Yerleşmek için bir yer arayacaklarını ve orada çiftçilik yapacaklarını söyleyerek hiç memnun olmamış bir tavırla yanımızdan ayrıldılar; onlara bir miktar yiyecek verdik, fakat ne tüfek, ne de âlet almalarına müsaade ettik.
     Dört beş gün sonra, yiyecek almak için geri geldiler ve bana, yerleşmek ve ekip biçmek için seçmiş oldukları yeri tarif ettiler. Burası adanın kuzey-doğusunda gayet elverişli bir yerdi. İşte orada her tarafı ağaçlarla çevrili bir tepenin eteğinde, güzel güzel kulübeler inşa ettiler; daha da ağaç dikerek, kendilerini tamamıyla gizlediler. Yatak yorgan yapmak için bizden keçi postları istediler, verdik. O zamanlar daha barışçıl bir tabiatta oldukları için, bize karşı hiçbir harekette   bulunmayacaklarına dair söz verdiler, biz de bu şartla onlara, fazla gelen âletleri ve ekmeleri için de nohut, darı, ve pirinç verdik; kısacası silâh ve cephaneden başka kendilerine lâzım olabilecek her şey verildi.
     Daha anlayışlı oldular ve komşu sahillere bir çıkış yapmak için kayığı almalarına müsaade etmemizi istediler. Gayet kısa süren bu seferde, kendilerini yemek için saklayan bir düşman kabilenin elinden, beş vahşi kadın kurtardılar, adaya getirdiler. Onlarla evlenip, birbirleriyle gayet iyi geçinen beş aile kurdular. O gün bu gün, hareketleri çok iyileşti ve kendilerinden bir şikâyetimiz olmadı. Vahşiler bize saldırmak için adaya geldiklerinde, onlar bizimle beraber gayet iyi dövüştüler; bu münasebetle vermiş olduğumuz silâh ve cephaneleri kendilerine bıraktık. Benim otoritemi tanıyorlar ve birbirleriyle gürültüsüz patırtısız geçiniyorlar. Vahşilere gelince, bizden öyle müthiş bir ders aldılar ki, onların baskınlarından artık korkmuyoruz; bir daha buraya gelmek hevesine kapılmazlar!”
     İspanyol valisinin anlattıkları bunlardı. Küçük cemiyetin gittikçe geliştiğini ve İngilizlerin oldukça namuslu insanlar olduğunu görerek sevindim.
     Onları görmeye gittik; fakat Allah’a karşı olan ödevlerini pek az düşündüklerini görünce üzüldüm; yalnız karılarına zararsız İngilizce konuşmasını öğretmişlerdi; çocukları da anaları gibi, gayet komik bir tarzda konuşuyorlardı. Kadınların içinde bir tanesi yoktu ki, iyi huylu, kanaatkâr, uysal, çalışkan, alçak gönüllü olmasın!
     İspanyollarla İngilizler, vahşilerin ziyaretleriyle artık rahatsız edilmeyeceklerinden, geldikleri takdirde, evvelkinden iki misli sayıca olsalar bile, yine onları kovabileceklerinden benim kadar emindiler. Bu taraftan hiç korkuları yoktu. Vali diye adlandırdığım İspanyol’la konuştuğum önemli bir nokta da, kendilerinin adada kalmalarını arzu ettiğimi söylemek oldu. içlerinden hiç birini alıp götürmek niyetinde değildim: Nitekim böyle bir lütfu içlerinden bir ikisine gösterip geri kalanları adada bırakmak doğru olmazdı; sayılarını azaltacak olsam, muhakkak ki adada kalanların ümitleri kırılırdı.
     Onun için hepsine, kendilerini adaya yerleştirmek için geldiğimi, kimseyi alıp götürmek istemediğimi, yaşamaları ve emniyetleri için lüzumlu şeyleri kendilerine temin maksadıyla büyük masraflara girdiğimi söyledim; üstelik onlara başka adamlar getirmiş olduğumu, bunların sayılarının artmasına yardımları olabileceği gibi, hepsi de zanaat sahibi olduğu için, o güne kadar noksanları olan türlü âlet ve malzemeyi yaparak kendilerine hayli faydaları dokunabileceğini sözlerime ilâve ettim.
     İspanyollar cevap olarak, bolluk içinde yaşadıkları bu adada kalmaktan memnun olduklarını, yalnız karıları ve çocuklarından uzak düştükleri için çok acı çektiklerini, bu sevgili varlıklar da kendilerinin yanma gelirlerse, sonsuz derecede mesut olacaklarını söylediler; onlara bu saadeti temin edeceğime dair söz verdim; ailelerinin isim ve adreslerini aldım; hepsi de Loksa kasabası civarında oturuyorlardı. Onların önce Brezilya’ya, oradan da adaya nakilleri için gerekli yol masrafını yapmayı üzerime aldım ve sonradan her hangi bir münakaşayı önlemek için, gitmeden evvel adayı herkesin arasında taksim edeceğimi haber verdim.

(Yazan: Daniel Defoe-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi