Süpürgeci Emmi

S

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günahmış. Bir padişahın iki kızı varmış. Bu padişah kızlarını gelin etmiş. Biri fakir yere düşmüş, biri zengin yere düşmüş. Bu kızlardan fakir yere düşenin doğumu gelmiş. Doğum yapacakmış ama evde yakacak yokmuş. Buz gibi bir ev… Kış ortası… Gelin kıvranıp duruyor, yakacak yok… Kocasına demiş ki:
– Git de hamamcıdan anahtarı al da gel! Ben gideyim hamamda rahatça güzelce doğumumu yapayım, sıcakça da eve geleyim.
     Ondan sonra kocası gidip durumu hamamcıya anlatıyor. Hamamcı da;
– Al kardeş, işte anahtar, götür doğumunu yapsın, diyor.
     Anahtarı almış, gelmiş. Karıyı sırtlamış, hamama götürmüş ki, hamamda doğum yapa… Orada sancı çekerken dört tane karı peydah oluyor.
– Çarşafçılar çarşaf dokur, Peşkirciler peşkir dokur. Çarşafçılar çarşaf dokur, Peşkirciler peşkir dokur, diye karının karşısında oynuyorlar. Karı da onlardan utanıyor. Utancından girecek delik arıyor. Ondan sonra karının doğumu oluyor. Giderken biri diyor ki:
– O kadar utandı çekindi bizden. Niye karıyı öyle bıraktık? Gel gidip çocuğu çimdirip kundak edelim! Biri diyor ki:
– Niye öyle bırakalım. Karı bizden o kadar utandı, sıkıldı. Adını da biz koyalım.
     Geri dönüp tekrar içeri giriyorlar. Biri diyor ki:
– Güldükçe güller açılsın! Biri diyor ki:
– Çimdiği sular altın olsun! Biri diyor ki:
– Yürüdükçe çayır çimen bitsin. Adını da bunlar koyuyorlar.
– Güldükçe güller açılsın. Çimdiği sular altın olsun. Yürüdükçe çayır çimen bitsin.
     Çocuğu çimdirip kundaklıyorlar, karıya veriyorlar. Kocası geliyor, alıyor, gidiyorlar.
     Bu çocuğu çimdirdikçe altın oluyor. Çocuk gülmeye başlıyor, güller açılıyor. Yürüdükçe çayır çimen bitiyor. Ağladıkça gözünden inci mercan döküyor. Bunlar zengin oluyor. Bir ev yapıyorlar. Bu kızın ünü gittikçe yayılıyor.
     Derken bir zaman sonra zengin kızın da sancısı geliyor. “İlle ben de bacım gibi gideceğim, hamamda doğuracağım,” diyor. Kocası;
–  Karı onların yakacağı yoktu, bir şeyleri yoktu. Bunlar onun için gitti. Sen niye gidiyorsun? Yakacağın var, evin var. Bol bol, sıcak… Sen niye gideceksin? diyor.
– Yok! Ben de gideceğim! Kocası hamamcıya gidip diyor ki;
– Kardeş böyleyken böyle… Benim karı da tutturdu ki, ben de hamamda doğuracağım.
     Hamamcı;
– Al kardeş anahtarı, diyor.
    Anahtarı veriyor, o da doğurmaya oraya gidiyor. Gene orada dört tane karı peydahlanıyor.
– Çarşafçılar çarşaf dokur, peşkirciler peşkir dokur. Çarşafçılar çarşaf dokur, peşkirciler peşkir dokur, diye onlar da onun karşısında halay çekiyorlar. Amma bu karı onlara bir küfür ediyor, bir küfür ediyor, bir küfür ediyor ki, deme gitsin.
–  Gidin, neye geldiniz buraya, diyor. Ben buraya doğuma geldim. Siz benim yanıma niye geldiniz? Siz varsınız diye doğuramıyorum, diyor.
     Onların ağzı burnu küfürden gidiyor. Neyse doğum bitiyor. Karılardan biri;
– Gel adını koyalım, diyor. Öteki;
– O kadar küfür yedik ki, ne adı koyacağız, diyor. Öbürü diyor ki:
– Gel, koyalım! Hepsi birden;
– Alnından bir et peydahlansm, budadıkça yesin, budadıkça yesin… Bundan başka da adı yok, diyorlar.
Bunlar daha hiçbir şeye bakmadan oradan gidiyorlar. Kocası geliyor diyor ki:
– Doğurdun mu?
– Doğurdum, diyor.
– Ne ettin, diyor.
– Böyle böyle… Dört tane karı geldi. Bırakmadılar ki, doğurayım. Giderken de bana, böyle böyle dediler, diyor.
     Çocuk eve gidene kadar alnındaki et büyüyor.
     Gel zaman git zaman bu iki bacının kızları da büyüyor. Ama öbür kız ünlendikçe ünleniyor. Padişahın oğlu anasını dünür gönderiyor. Kızı veriyorlar. Kız gelin gideceği zaman alnında et çıkan kız;
– Aman, ben halamın kızını memleket memleket boş göndermem. Yanı sıra ben de gideceğim, diyor.
     Hemen bir avuç un, iki avuç da tuz koyuyor, ekmek yapıyor. Köyden kıyıya çıkınca gelin kıza bir tane gılik (yuvarlak, ortası delik ekmek) veriyor. Ondan sonra az daha gidince bir gılik daha veriyor. Gıliğin tuzundan gelin olan kızın ciğerleri parçalanıyor. Hem de tembih ediyor;
– Aman ha halam kızı! Buralarda su isteme! Bir gözünü çıkarıp bir tas su veriyorlar. Bir gözünü çıkarıp bir tas su veriyorlar, diyor.
     Gelin kız duruyor duruyor ama duramıyor.
– Aman halam kızı! Tek gözümü alsınlar, bir tas su versinler. Ölüyorum ben, diyor.
     Sağ gözünü oyuyor, sağ cebine koyuyor. Bir tas da su veriyor. Kız yine susuyor;
– Ölüyorum. Bir tas su daha versinler, şu gözümü de alsınlar, diyor.
     Bu kız bir tas su daha veriyor, öbür gözü de çıkarıp sol cebine koyuyor.
     Biraz sonra ırmağın kıyısına geliyorlar. Gelin giden kızın elbisesini çıkarıp kendi giyiyor. Kendi elbisesini de o kör olan kıza giydiriyor. Kör kızı arkasından iteliyor: “Cup!” diye ırmağa bırakıyor.
     Bunlar giderken giderken eve yetişiyorlar. Gelin iniyor, damat geliyor.
     Damat kızın ününü biliyor tabiî… Gelini güldürüyor bir şey yok! Yürütüyor bir şey yok! Çayır çimen yok! Oğlan kıza soruyor;
– Hani ağlayınca inci mercan dökülüyordu?
– Beyim diyor, onun da bir vakti var, bir saati var, diyor.
     O orada kalsın, biz gelelim bu kıza…
     Irmağa atılan bu kızı sel alıp götürüyor. Bir kenara itiyor. Kız çöpleri tuta tuta kenara çıkıyor.
     Oradaki köyde de iki fakir varmış. Süpürge yapar, süpürge satarlarmış. Bunlar ırmağın kenarında süpürge otu toplarken uzaktan bir karaltı görüyorlar. Arkadaşı diyor ki:
– Mal ise bana, can ise sana! Mal ise bana, can ise sana! iki arkadaş gidiyorlar ki, bir kör kız oturuyor. Kıza soruyorlar;
– İn misin? Cin misin?
–  Ne inim ne de cinim; seni de yaradan Allah’ın kuluyum. Emmi kurbanın olayım beni kurtar! Ben bu gece burada kalırsam, kurtlar kuşlar yer. Beni bu gece burada bırakma. Götür kapının arkasına at diyor. Benim sana faydam olur, zararım olmaz. Emmi kurbanın olayım, diyor.
– Bacım, seni bu gece ne eder eder buradan götürürüm. Fakir fukara, kül döken bir karım var. Süpürgecilikle idare ediyoruz. Gideyim ona danışayım, ondan sonra gelir seni götürürüm, diyor. Gidiyor karısına diyor ki:
– Kör bir kız var. “Benim size faydam olur zararım olmaz,” diyor. Getireyim şu kapının arkasında dursun. Kap suyu, yemeğin yanığını yer, yırtığı verirsin giyer. “Bu gece burda kalırsam beni kurtlar yer emmi!” diye çok ağlıyor, diyor. Karısı da;
– Getir, ne zararı olacak, diyor.
     Adam gidiyor, kızı sırtına bindiriyor, alıp geliyor. Karı su koyuyor çimdiriyor. Kız, kendini bildiği için kadına çimdiği suyu dökmesin, diye yalvarıyor;
– Teyze, canını yerim. Beni çok korkutuyorlar, O leğeni al da kimsenin takılmayacağı bir yere koy. İçindeki suyu da şimdi dökme sabahleyin dök! Bu gece dökme, diyor.
– Tamam yavrum, koca ev… Zaten bir şeyimiz yok. Fareler cirit atıyor evde. Olur olur, bir kenara koyarım, diyor.
     Karı leğeni götürüp ocağın başında bir köşeye iteliyor. Kızın karnını burnunu doyurup yatırıyor.
     Sabah olunca kalkıyorlar ki, leğenin içi altın dolu. Karı-koca seviniyor;
– Bu bizim işimize yaradı, diyorlar. Oradan kız gülüyor, iki tane gül açılıyor.
– Emmi, aha şu yukarı mahalleye doğru git de; “iki göze iki gül! İki göze iki gül!” diye bağır, sana göz verirler, diyor. Adam kabul ediyor.
– Aman yavrum, tabiî giderim, tamam diyor. Adam iki gülü alıp cebine koyuyor. Kız adamı tembihliyor;
– Aman sakın gözleri yanlış alma. Sağ gözü alınca sağ cebine koy, sol gözü de sol cebine koy, diyor.
     Adam gülleri alıp yukarı mahalleye doğru çıkıyor. Hem gidiyor, hem de;
– İki göze iki gül! İki göze iki gül! diye bağırıyor.
     Halasının kızı vardı ya… Hani gözlerini oymuştu. Hah! İşte o kız sesi duyar duymaz;
– Gel gel gel! diye süpürgeciyi çağırıyor.
     Kızdan hemen gözleri alıyor, gülleri de ona veriyor. Akşam olunca o hala kızının kocası geliyor. Kız kocasına diyor ki:
– Beyim bak bugün zamanıydı güldüm, iki gül açıldı, diyor. Kocası bunun sözüne kanıyor:
– İnşallah, diyor.
     Adam gözleri alıp kıza getiriyor. Tükürüp, kızın gözlerini yerlerine yapıştırıyor. Kız eskiden de iyi görüyor. Kızın gözleri açılıyor.
     Kızın gözleri açıldı… Çimdiği sular da altın oluyor… Artık bunların keyfine diyecek yok… Ev bark yapıyorlar zengin oluyorlar. Bu kızın ünü her tarafa yayılıyor.
     Bir zaman sonra, köye birçok at getiriyorlar. Bu atlar padişahın atları imiş. Atlar iyice beslensin diye köyün ahalisine dağıtıyorlarmış. Atları dağıtan da kızın eski nişanlısıymış. Kız, süpürgeciye yalvarıyor;
– Emmi, canını yerim bir at da bize getir. N’olursun, ben bakarım. Sen yalnız şöyle kuyruğundan tut getir, ahırın ortasına koy. Daha hiçbir şeyine karışma. Onu ben beslerim, diyor.
–  Yavrum, bana vermezler. Biz fakiriz, fukarayız. “Ne ile besleyeceksin?” derler vermezler, diyor.
– Sen git de bir tane iste, diyor. Adamın canı sıkılıyor;
– Haydi haydi! Karnını doyurdun da at mı, kaldı, diyor. Adam gidiyor;
– Bir kızım var, çok yalvarıyor. Şöyle “Ölünce ah demeyeceğin” bir kötü tay da bize verin, kızım çok istiyor, o bakacak, diyor.
     Adama kötü, yerinden kalkmayan bir tay veriyorlar. Dört-beş kişi zorla götürüyorlar. Getirip ahırın ortasına koyuyorlar.
     Kız, atın geldiğine çok seviniyor. Her gün kimseye görünmeden duvarın dört tarafını dönüyor. Çayır çimen adam boyu yukarı kalkıyor. Dermanı kesik at, dizin dizin onları yiyor. İki helke de su koyuyor. At on beş günün içinde ayağa kalkıyor. Amma at bir oluyor, bir at oluyor ki, şöyle pırıl pırıl yanıyor. Artık ata içeride bakıyor.
     Bir de bahar geliyor. Padişahın adamları atları toplamaya geliyorlar. “Ölenlerin derisi, ölmeyenlerin canı,” diye tellâl bağırıyor, atları geri istiyorlar. Bunlara da ufak bir çocuk gönderiyorlar.
     Kız tellâlın sesini duyar duymaz aşağıya, ahıra iniyor. Atı okşayıp seviyor sonra da ata şöyle diyor:
–  Sağ elimden yediğin kan olsun, sol elimden yediğin irin olsun! Önüne geleni kapacaksın, arkadan geleni tepeceksin! Benden gayrısına yularını çektirmeyeceksin!
     Kız yukarı çıkıyor, giyiniyor. Çocuk gelip;
– Emmi, atın gönünü vereceksin götüreceğim, diyor.
–  Ben ahırın kapısından bile girmedim. At öldü mü, kaldı mı, haberim bile yok, diyor. Çocuk;
– Emmi atın gönünü ver de götüreceğim, diyor
– Yavrum aha ahırın kapısı… Aç bak! Duruyorsa da haberim yok, derisi varsa da haberim yok. Ben hiç görmedim de binmedim de… Getirdiğim günden beri de görmedim, diyor.
     Çocuk ahırdan içeri giriyor bakıyor. Ortalıkta deri-meri göremiyor. Amma bir at var ki, pırıl pırıl… İnanamıyor. Atın önüne geçiyor, at oğlanı ısırıyor. Arkasına geçiyor, at bir tekme atıyor oğlanı yere oturtuyor. Oğlan gelip;
– Emmi, ben bu atı çözemiyorum. Bunu çöz de, götüreyim diyor.
     Adam gidiyor, at adamı da tekmeliyor. Atı bu da çözemiyor. Oğlana;
– Git de büyüklerinden birini gönder. Gelsinler de onlar götürsünler, diyor.
     Çocuk gidip diyor ki:
– Vallahi atı kimse çözemiyor, kimse de getiremiyor. At böyle böyle yaptı, diyor.
     Kızın eski nişanlısı geliyor. O da gidiyor, yine at ısırıyor, tekme vuruyor.
– Emmi, buna kim baktıysa, onu çağır, diyor.
– Vallahi evde bir kötü kız var, o baktı. Biz hiç karışmadık, diyor.
     Kızın yanına gidiyor diyor ki:
– Şu atı çöz de götürelim! Kız;
– İç eşikten dış eşiğe kadar ayağımın altına ipekler ser! Atın yanına kadar da ser, öyle çözerim, diyor.
     Efendim! Ondan sonra bir top ipeği getirip ahıra, atın yanına kadar seriyorlar. Kız ipeğin üstünde yürüdükçe çayır çimen ayağa kalkıyor. Doğruca atın yanına gidiyor:
– Kalk kötü beygir! Sahibinden ne hayır gördüm ki, senden ne hayır göreceğim, diyor.
     At kişneyip ayağa kalkıyor. Kız yuları çözüyor. At kapıdan çıkmadan oğlan oraya düşüp bayılıyor. Neyse oğlanı ayıltıyorlar, atı da alıp gidiyorlar.
     Oğlan gider gitmez anasına diyor ki:
–  Ana acele dünür gideceksin. Ben dediğim kızı yeni buldum.
     Oradan gidip kızı istiyorlar. Kızı veriyorlar. Kızın sözünü alır almaz oğlan karısının yanına gidiyor:
– Keskin kılıca mı razısın? Kır ata mı razısın, diyor.
– Keskin kılıç sizin boynunuza olsun. Kır ata biner babamın yanına giderim. Oğlan;
– Tamam, diyor.
     Öbür kızın beslediği atla başka bir at getiriyorlar. Bir bacağını bir ata, öteki bacağını da öbür ata bağlıyorlar. Atlar yürüdükçe kız parça parça oluyor. En küçük parçası el kadar kalıyor. Götürüp mezarlığa atıyorlar.
     Bunlar da güzelce bir düğün yapıyorlar. Kırk gün kırk gece sürüyor. Sonra da yiyip içip muratlarına eriyorlar.

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi