Has Bahçenin Gülleri

H

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Vakti zamanında ülkenin birinde bir Padişah varmış. Bu Padişah’ın da üç kızı varmış. Bir gün ülkede harp ilan edilmiş. Padişah savaşa giderken, üç yetişkin kızını nereye bırakacağını düşünüp çok üzülmüş. Ancak ne yapsın memleket davası, mecbur gidecek… Üç kızına ayrı ayrı birer ev yaptırmış. Dadılarını da yanlarına vermiş. Gidip Has Bahçe’den üç tane gül kopartmış. Bu gülleri üç ayrı kutuya koymuş, kızların isimlerini de üzerlerine yazıp koynuna koymuş. Giderken kızlarına da;
– Kimin gülü solarsa, bileceğim ki, onun namusuna halel geldi, demiş.
     Padişah, vedalaşıp harbe gitmiş.
     O memlekette bir zengin beyin oğlu varmış. Bunun da Padişah’ın kızlarında gözü varmış. Padişah, saraydan ayrılınca “Bunları nasıl kandırırım!” diye planlar hazırlamış.
     Bir gün dilenci kılığına girip büyük kızın evine gelmiş, sadaka istemiş. O da bir ölçek darı vermiş. Beyoğlu, torbanın dibini daha önceden yırtmış. Kızın verdiği darılar torbanın altından yere dökülmüş. Dilenci yere dökülen darıları toplamaya başlamış. Üstten koyuyor, alttan dökülüyormuş. Böyle böyle akşam etmiş. Akşam edince kıza yalvarmış;
– Bana yatacak bir yer ver! Akşam oldu, ben bir yere gidemem. Hiç değilse kaz damında yatayım, demiş.
     Kız da dayanamamış; kaz damında yatmasına müsaade etmiş. Bu Beyoğlu, gece bir yolunu bulup kızın yanına gelmiş. Allem etmiş, kallem etmiş; kıza sahip olmuş. Kıza da;
– Ben dilenci değilim, aslında bir bey oğluyum, demiş. Kız, bunu duyunca daha çok üzülmüş: “Babamın koynundaki gül solarsa ben mahvolurum. Madem böyle oldu, öyleyse öbür bacılarıma da sahip olsun. Böylece üçümüz de suçlu oluruz.” diye düşünmüş. Oğlana;
– Bana yaptığını öbür bacılarıma da yap, demiş.
     Ertesi gün Beyoğlu, yine dilenci kılığına girip ortanca kızın evine gelmiş. Ondan sadaka istemiş. Kız da bir ölçek darı vermiş. Dilenci evin önünden gitmeyince bir ölçek de inci vermiş. Dilenci torbanın üstünden koyuyormuş, darılar inciler alttan geri dökülüyormuş. Bunları toplayana kadar akşam olmuş. Kıza yalvarıp yakarmaya başlamış. Kız da;
– Niye yalvarıyorsun, hadi gitsene, demiş.
– İlle bana yatacak bir yer ver! Akşam oldu, kalacak yerim yok, nereye gideyim. Aha şu kaz damında yatarım, demiş. Kız da;
– Peki, demiş.
     Beyoğlu, yine gece bir yarı kızın odasına gelmiş. Bu kıza da sahip olmuş. Kıza;
– Ben dilenci değil bir beyin oğluyum, sana yaptığımı ablana da yaptım, demiş.
     Bu kız da, “vay yandım”a düşmüş . Madem öyle, aynısını küçük bacıma da yapacaksın, demiş.
     İki abla bir olup küçük kardeşlerine de aynı şeyi yaptırmak için planlar hazırlamışlar. Böylece üçünün birden namusu bozulmuş olacak, babalarının koynundaki üç gül birden solacakmış.
     Beyoğlu, yine dilenci kılığında küçük kızın evine gelmiş. Kızdan darı istemiş. Küçük kız, darının yerine bir tas inci vermiş, kapısını kapatmış. Beyoğlu, ters yüz olup evine gelmiş. Kendi kendine; “Nasıl yapayım da bu kızı elde edeyim?” diye düşünmeye başlamış.
     Kırmızı bir ata binmiş; kırmızı bir yamçı sırtında, kırmızı bir kamçı elinde bahçeye gelmiş. Bahçıvana bahçe ile ilgili bir şeyler söylemiş, çekip gitmiş.
     Az sonra kız, aynı onun gibi giyinmiş, Beyoğlu’nun kılığında bahçıvanın yanma gelmiş. Bahçıvana demiş ki:
–  Ben fikrimi değiştirdim. Bahçenin dışına bir çeşme yap, bir de fidan dik, demiş.
     Demiş ve oradan uzaklaşmış. Bahçıvan da sanmış ki, Beyoğlu dediğinden caydı.
     Neyse, Beyoğlu, bahçe tamam olunca gelmiş. Bahçıvana;
– Bunları niye değiştirdin, demiş. Bahçıvanbaşı;
– Siz delirdiniz mi beyim? Siz dediniz ya şöyle şöyle yapın diye! Biz de yaptık işte, demiş.
     Beyoğlu, bir şey söylemeden gitmiş. Kızın ablaları kızın yanına gelip;
– Hadi, biz bahçeye çıkıyoruz, sen de gel, demişler. Küçük kız, dadısına;
– Dadı, sepetimi hazırla! İçine de bir iple bir de bıçak koy, demiş.
     Kız, sepeti hazırlanınca doğru bahçeye gitmiş. Bu sırada büyük ablası yalandan hastalanmış. Ortanca kardeşi de hasta ablasından için;
– Ben bunu götüreyim de geleyim, demiş. Onlar gidince Beyoğlu ortaya çıkmış. Kıza;
– Şimdi elime düştün, demiş. Kız;
– Peki, kabul! Fakat bir abdest alayım da, demiş. Beyoğlu da;
– Ya kaçarsan, deyince kız;
– İşte ip! Belime bağla! Kaçarsam bu ipi çekersin, demiş.
     Kız, çeşmeye gitmiş. Orada belindeki ipi kesip fidanlardan birine bağlamış, oradan kaçmış. Oğlan ipi bir çekmiş, iki çekmiş, üçüncüde fidan eline gelmiş. Beyin oğlu, olup biteni anlamış ya, ne fayda, kız kaçmış bir kere!
     Yeni bir tuzak hazırlamış. Bir hamam yaptırmaya karar vermiş. Siyah ata binmiş, siyah yamçı giyinmiş, siyah bir kamçı almış; ustabaşına “Hamamı şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın,” diye bir şeyler söylemiş, çekip gitmiş. O gittikten sonra kız onun kıyafetinde tekrar oraya, ustabaşının yanına gelmiş. O da sanmış ki Beyoğlu tekrar geldi. Ustabaşına;
– Hamamın bir hücresinin penceresi olmasın! Oraya bir de ustura, bir de taş konsun! Hamamın bir yerine de bir bakışta görülmeyecek gizli bir kapı yapılsın! Bunu ben gelsem bile söylemeyin, diye tembih etmiş.
     Hamam bittiğinde Beyoğlu gelmiş. Her yeri çok beğenmiş, ama hücrenin birinin karanlık olduğunu görmüş. Ustabaşına sormuş. O da;
– Buranın penceresi sonra konacak, demiş. Beyoğlu, oradan ayrılmış, gitmiş.
     Kızın iki ablası;
– Hamama gidiyoruz, sen de gel, demişler. O da;
– Peki, geliyorum, demiş.
     Ablaları hamamdan çıkınca, küçük kız yalnız kalmış. Bu sırada beyin oğlu gelip kıza;
– Sen benim olacaksın, demiş. Kız da;
– Tamam, ben de seni bekliyordum. Gel, önce sen beni yıka, deyip oğlanın önüne oturmuş. O yıkandıktan sonra, kız da oğlanın bütün vücudunu sabunlamış. O sırada bütün kurnaların suyunu kesmiş.
– Dur ben sana su getireyim, diyerek dışarı çıkmış. Önceden getirdiği ördekleri havuza bırakmış. Sonra da oğlana;
– Gel, şuradan su sesi geliyor, diye hücreye götürmüş.
     Kız, oğlanı orada bırakmış, gizli kapıdan kaçmış. Bu sırada her yeri sabunlu olan oğlan, usturaların üstüne düşe kalka her tarafı yaralanmış, oraya bayılmış. Hamamın suyunun kan aktığını gören hamamcılar, içeri girip oğlanı kurtarmışlar.
     Derken savaş bitmiş. Savaştan dönen babaları yolda koynundaki güllere bakmış ki iki gül solmuş. Anlamış ki, iki büyük kızının namusu bozulmuş. Doğruca küçük kızın evine gelmiş. Küçük kıza;
– Kızım, kimi istersen seni ona vereceğim, demiş. Kız da beyin oğlunu istemiş.
     Babasına demiş ki:
–  Beyoğlu bana çok üstün bir kumaştan gelinlik diktirsin, demiş.
     Beyoğlu, Hint’ten kumaş getirtmiş, terziye vermiş. Kız, Beyoğlu’nun kılığında terzinin yanına varmış. Terziye;
– Sana verdiğim o kumaşı itime, tazıma, kedime çul yap, demiş.
     Beyoğlu gelinliği almaya gidince terzi, eline hayvanlara yapılan çulları vermiş. Oğlan, bir şeyler olduğunu anlamış, ama sesini çıkarmamış.
     Kız, babasından bir tulum dut pekmezi istemiş. Babası da almış. Kız, dut pekmezini tulumuyla karnına sokup ata binmiş. Oğlanın evine gitmiş. Gelin, oğlan gelmeden önce gelinlikten çıkmış; pekmez tulumunu gelinliğin içine yerleştirip dolaba saklanmış. Gelinliğin boynuna da bir ip bağlamış, ipi eline almış.
     Beyoğlu odaya girmiş;
– Sen bana böyle böyle ettin doğru mu? diye gelinliğe sormuş. Kız elindeki ipi yavaşça çekip gelinliğin başını “Evet!” der gibi oynatmış. Oğlan;
– Senin kanını içsem helâl mi? diye sormuş.
     Kız, yine elindeki ipi çekerek gelinliğin başını sallandırmış. Oğlan kılıcını çekip gelinliğin karnına sokmuş. Tuluk delinince pekmezler akmaya başlamış. Oğlan bir avuç içmiş. “Kanı böyle tatlı olanın kim bilir canı nasıldır?” deyip bayılmış.
     Kız, dolaptan çıkmış, oğlanı ayıltmış.
– Şimdi benden öcünü aldın. Artık evlenebiliriz, demiş.
     Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Yemişler, içmişler, muratlarına ermişler…

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi