Ve Yüz Elli İkinci Gece Olunca (Ali İbn-i Bekkar ve Güzel Şems-ün-Nehar’ın Öyküsü)

V

     İşittim ki, ey bahtı güzel şahım, bir zamanlar Bağdat’ta, Halife Harun Reşit’in saltanat sürdüğü yıllarda, Ebül-Hasan İbn-i Tahir adlı genç ve yakışıklı bir tacir yaşarmış. Kendisi hiç kuşkusuz Büyük Çarşı tacirleri arasında en yakışıklısı, en seveceni ve en iyi giyineniymiş. Ve de sarayın baş hadımağası tarafından gözdelere, ihtiyaç halinde kumaş ve ziynet gibi eşyayı sağlamak bakımından seçilmiş bulunuyormuş ve bu kadınlar birçok kez deneyip güvendikleri için zaman zaman yaptıkları siparişler bakımından onun selim zevkine ve özellikle sır tutma hasletine körü körüne bağlanmış bulunuyorlarmış. O da kendisine bu siparişler için gelen hadımağalarına her türlü serinletici şerbetler sunmaktan asla geri kalmaz ve onlara, hanımlarının yanında edindikleri mevkilere göre, her seferinde armağanlar verirmiş. Bundan dolayı genç Ebül-Hasan, sarayın tüm cariyeleri ve hadımağaları tarafından tapınılırcasına sevilirmiş; öyle ki, halifenin kendisi bile sonunda bunun farkına varmış ve ona gece ya da gündüz günün her saatinde saraya serbestçe girme izni vermiş ve genç tacir tüm niteliklerine şarkı ve şiir söylemekteki yeteneğini de kattığından, güzel bir sesle güzel konuşmayı her şeyin üstünde tutan halife, onu, çoğu zaman sofrasına çağırır ve uyumdan yana eksiksiz güzellikte doğaçlama dizeler söyletirmiş.
     Ebül-Hasan’ın dükkânı da, Bağdat’ın emirleri ve başka ünlü kişilerinin oğulları arasında en ünlülerinin ve soylu kişilerin ve mabeyinci eşlerinin de uğrağı olan yerlerin en tanınmışı imiş. Ebül-Hasan’ın dükkânına en çok uğrayanlardan birisi Ebül-Hasan’ın en iyi dostlarından biri olan yakışıklı ve göz alıcı genç bir efendi imiş. Adı Ali İbn-i Bekkar olan bu kişi, eski İran şahlarının soyundan geliyormuş. İnsanı büyüleyen bir endamı, taze ve pembe yanaklı bir yüzü, eksiksiz bir çizgi oluşturan kaşları, gülen dişleri ve zevk saçan bir konuşması varmış.
     Bir gün genç Emir Ali İbn-i Bekkar, dostu Ebül-Hasan İbn-i Tahir’in yanında otururken ve ikisi konuşup gülüşürlerken, ay gibi güzel on genç kızın altın saçaklı kabartma kumaştan koşumları olan bir at üzerindeki on birincisini çevrelemiş olarak dükkâna doğru geldiklerini görmüşler. Bu on birinci genç kız pembe renkli saydam bir peçeyle örtülü imiş; gözleri bu örtü arasından olanca parlaklığıyla beliriyormuş! Ellerinin cildi, öylesine tatlı bir görünüm sağlıyormuş ki, beyazlığı içinde öylece dururken ipek sanılırmış; elmas yüzükler takılı parmakları iğ gibi inceymiş. Boyu posuna gelince, görülür görülmez harika olduğu anlaşılabiliyormuş.
     Kafile, dükkânın kapısına ulaştığında genç kadın, kölelerinin omzuna dayanarak yere ayak basmış ve Ebül-Hasan’a selam vererek dükkâna girmiş; o da selamını karşılayarak oturması için gösterdiği divanı ve üzerindeki yastıkları çabucak düzeltmiş ve buyrukları almak üzere hemen bir parça geriye çekilerek ayakta durmuş. Genç kadın da savsaklar bir tavırla altın işlemeli birkaç kumaş ve birkaç kuyumcu işi seçmiş ve bir miktar gülyağı ayırtmış. Ve Ebül-Hasan’dan çekinmediğinden bir an için yüzünü örten küçük örtüyü kaldırmış ve doğal güzellikteki yüzünü parıldatmış.
     Genç emir Ali İbn-i Bekkar, bu güzel yüzü görünce büyük bir hayranlığa kapılmış ve içini ta derinlerden bir alev yakmış; sonra edebini takınarak dükkândan uzaklaşır gibi yapmış; bunu gören ve kendisi de aynı biçimde gizlice etkilenmiş olan güzel genç kız, hayranlık uyandıran sesiyle Ebül-Hasan’a, “Müşterilerinin dağılmasına neden olmak istemem. Çağır şu genç adamı, içerde kalsın!” demiş. Ve çok tatlı bir edayla gülümsemiş.
     Bu sözleri duyan emir Ali İbn-i Bekkar, arzularının zirvesine ulaşmış ve zarafette geri kalmak istemezcesine, genç kıza, “Vallahi! Ey hanımım, ayrılmak istememin nedeni, sadece nezaketsizlik etmek korkusundan değil, seni görünce, şairin şu dizelerini hatırlayışımdandı:
     Sen ki güneşe bakmaktasın! Görmez misin ki, onun yeri insan gözünün ölçemeyeceği yükseklerdedir! Yoksa kanat takınmadan ona ulaşabileceğini mi sanıyorsun ya da ey saf kişi, sana kadar ineceğini mi?
     Genç kız umutsuz bir vurgulamayla okunan bu dizeleri duyunca, onları esinleyen duygu inceliğinden büyülenmiş ve kendisine tutulan gencin sihirli havasından etkilenmiş. O da gence gülen gözleriyle uzun bir bakış fırlatmış; sonra da genç tacire yaklaşmasını işaret ederek kısık bir sesle “Ebül-Hasan, bu genç adam kimdir ve nerelidir?” diye sormuş; o da “İran şahlarının soyundan gelen emir Ali İbn-i Bekkar’dır! Yakışıklı olduğu kadar da soyludur. Ve benim en iyi dostumdur!” diye yanıtlamış. Yeniden söz alan genç kız “Çok nazik! Ey Ebül-Hasan, ayrılmamdan hemen sonra, sana kölelerimden birinin geldiğini ve seni ve dostunu, beni görmeniz için saraya çağırdığını duyarsan hiç şaşma! Zira ona, Bağdat’ta da İran şahlarının sarayındakinden daha güzel sarayların, daha güzel kadınların ve daha usta çengilerin bulunduğunu kanıtlamak isterim!” demiş. Onu anlamak için zamana ihtiyaç duymayan Ebül-Hasan da eğilerek, “Başım üstüne, gözüm üstüne!” diyerek cevap vermiş.
     Bunun üzerine genç kadın küçük peçesini yeniden yüzüne örtmüş; ardında sandal ağacı ve yasemin kokulu bohçalardan çıkarılan giysilerinden güzel kokular saçarak çıkıp gitmiş. Ali İbn-i Bekkar’a gelince, ne diyeceğini bilemeden epeyce bir süre olduğu yerde kalmış; öyle ki Ebül-Hasan müşterilerin onun sarsıldığını anlayarak şaşırmaya başladıklarını kendisine duyurmak zorunda kalmış. Ali İbn-i Bekkar da, “Ey İbn-i Tahir, ruhumun bedenimden çıkarak aklıma danışmadan, gönlümün kapıldığı bu ay parçasına ulaşma yolunu aradığını görür de nasıl sarsılmam!” diye yanıt vermiş. Sonra da, “Ey İbn-i Tahir, lütfen! Tanır gibi göründüğün bu genç kız kim? Çabuk bana söyle!” diye eklemiş.
     Ebül-Hasan da, “Emir-ül-Müminin’in en seçkin gözdesidir! Adı da Şems-ün-Nehar’dır! Halife kendisine nikâhlı eşi Sitt-Zübeyde’ye gösterdiği saygıdan bile fazla saygı ve sevgi gösterir. Sadece kendine özgü bir sarayı vardır. Ve orada haremağalarının gözetiminden uzak, kendi başına buyruk yaşar; çünkü halife ona sonsuz güven duyar ve haklıdır da! Çünkü en güzeli olduğu halde, sarayda, cariyeler ve hadımağalarını işmar ederek, hakkında konuştukları kadınlara benzemez” demiş.
     Ebül-Hasan, dostu Ali İbn-i Bekkar’a bu açıklamaları yapıp sözünü henüz bitirdiği sırada küçük bir köle kız dükkâna girmiş ve Ebül-Hasan’a yaklaşarak kulağına, “Hanımım Şems-ün-Nehar, seni ve arkadaşını bekliyor!” diye fısıldamış. Ebül-Hasan da hemen ayağa kalkmış, Ali İbn-i Bekkar’a işaret etmiş ve dükkânının kapısını kapamış; sonra da, Ali ile birlikte, önlerinde yürüyen ve onları Harun Reşit’in sarayına götürmekte olan küçük köle kızı izlemişler.
     Ve birdenbire Emir Ali, sanki her şeyin, insanoğlunun anlatmak istese de dilinin tüyleneceği güzellikte olan şeylerin bulunduğu ecinnilerin oturduğu yere götürüldüklerini sanmış. Ama küçük köle, hayranlıklarını belirtmeye zaman bırakmadan, iki elini birbirine vurmuş; bir zenci kız, üzeri yiyecekler ve meyvelerle dolu bir tepsiyi getirip bir taburenin üzerine koymuş ve tepsiden tüten koku, burunlara ve yüreklere hayranlık veren bir nefaset saçmış. Küçük köle de onlara, sonsuz bir saygıyla hizmet etmekte eksiklik göstermemiş ve tam olarak karınları doyunca, ellerini yıkamaları için onlara altın bir leğen ile içi kokulu su dolu altın bir ibrik getirmiş; sonra da onlara içi gülsuyuyla dolu, üzeri yakut ve elmas kakmalı harika bir gülabdan sunarak bir elleriyle sakallarını, ötekiyle yüzlerini sıvazlamaları için avuçlarına dökmüş. Sonra da küçük bir altın buhurdan ile sarısabır kokusu getirmiş; bununla âdet olduğu üzere giysilerini kokulandırmış. Bu da bitince, bulundukları salonda bulunan bir kapıyı açmış ve kendisini izlemelerini rica etmiş.
     Ve onları hayran olunacak güzellikte büyük bir salona sokmuş. Burası, gerçekten, en temiz kaymaktaşından yapılmış yirmi dört saydam sütunun üstünde yükselen bir kubbeyle taçlanıyormuş; dipleri ve sütun başları ince bir sanatla yapılmış altın kuşlar ve dört ayaklı hayvanlarla süslenmiş bulunuyormuş. Ve bu kubbede, altın zemin üzere renkli ve göze hoş gelen hatlarla yere serili büyük halının desenine uygun desenler çizili imiş. Ve sütunlar arasındaki açıklıklara, hayranlık verici çiçeklerle dolu iri küpler ya da sadece kendine özgü güzellikleriyle yetinen alacalı donuk akikten ya da billurdan iri vazolar bulunuyormuş. Ve bu salon baştan aşağı, önündeki halının desenlerine uygun küçük renkli çakıllarla yapılmış bir girişin bulunduğu bir bahçeye açılıyormuş; böylece kubbe, salon ve bahçe, çıplak ve mavi bir sakinlik içindeki göğün altında uzanıp gidiyormuş. Emir Ali İbn-i Bekkar ve Ebül-Hasan, bu narin düzenlemeye hayran oldukları sırada, çepeçevre oturmuş, kıpırdayan göğüsleri, siyah gözleri ve pembe yanaklarıyla, her biri elinde birer telli çalgı tutan on genç kadın görmüşler.

     Anlatısının burasında Şehrazat, günün belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz