Yeşil Çetu Kuşu

Y

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Zengin mi zengin bir tüccarın üç kızı varmış. Bu tüccar, bir gün uzak bir şehre gidecekmiş. Kızlarını karşısına alıp onlardan ne istediklerini sormuş. Büyük kız;
– Ah benim canım babam! Bana öyle bir elbiselik al ki, göz görmedik, makas kesmedik atlas kumaş olsun, demiş. Ortanca kız;
– Benim isteğim de prenseslere lâyık püsküllü boncuklu bir pabuç, demiş.
     Küçük kız ise;
– Ben ne pabuç istiyorum ne de elbiselik. Bana Yeşil Çetu Kuşu’nu bul getir! Eğer onu almadan gelirsen, yoluna kara bulutlar çöksün, gelemez olasın, demiş.
     Tüccar, şehirde işini bitirmiş. Büyük kız ile ortanca kızın istediklerini bulmuş, almış. Gel gör ki, Yeşil Çetu Kuşu’nu nerden bulacak? Kuştan vazgeçip kızına güzel bir çift küpe almış, düşmüş yola… Fakat tam yarı yolda yoluna kara bulutlar çökmüş. Göz gözü görmez olmuş. Şehre geri dönmekten başka çaresi kalmamış. O sırada kızının dedikleri aklına gelmiş. Şehrin altını üstüne geçirip; didik didik ederek Yeşil Çetu Kuşu’nu bulmuş.
     Evine dönünce önce büyük kızların hediyelerini vermiş. Küçük kıza da istediğini bulamadığını söylemiş. Fakat kız gülmüş. Babasına;
– Onu bulamamış olsaydın şimdi burada olmazdın. Kara bulutlar yoluna çökerdi, gelemezdin, demiş.
     Babası şaşırmış; soracak olmuş, kız kuşu aldığı gibi odadan çıkmış.
     Önceleri yemeden içmeden odasına kapanan asık suratlı bu kıza kuş geldikten sonra bir hal olmuş. Neşelenmiş, yemek yemiş, sokağa çıkmış. Her gün yemeğini getiren hizmetçi kızlar, yemeklere kaşık sokulmadan geri götürürken şimdi yemekleri yenmiş görünce şüphelenmişler.
     Bir gün böyle, beş gün böyle… Bir gün hizmetçi kızlar yemeği verdikten sonra gizlenip kızın odasını gözetlemişler. Yemeğe gelen kız kapısını kilitlemiş, camın önündeki kafesi indirip Yeşil Çetu Kuşu’nu çıkarmış. Kuş bir silkinmiş; kara kaş, kara göz, kara bıyıklı, ay parçası gibi bir delikanlı olmuş. Kızla beraber oturup yemek yemiş, gülmüş, eğlenmişler. Hizmetkârlar bunları görmüşler; fakat kızı çok sevdikleri için kimseye lâf etmemişler.
     Günler geçip gitmiş… Bir gün kuş kıza;
– Bugün yarışlara gideceğim. Oraya gelirsen sakın benim nişanlım olduğunu söyleme, yoksa beni kaybedersin. Şu yüzüğü de al, beni kaybedersen ararsın. Ormanda beni ararken seni kim görürse; “Yeşil Çetu Kuşu’nun başı için…” dersen sana dokunmazlar, demiş.
     Kız ablalarıyla yarışlara gitmiş. Oğlan bütün yarışlarda birinci olmuş. Diğer kızlar oğlana hayran olmuşlar. Ablaları; “Şu yiğit gibi bir nişanlı bulamadın,” diye kıza bir yandan çıkışmış, bir yandan da alay etmişler. Kız kendini zorla zapt etmiş, susmuş.
     Aradan birkaç yarış daha geçmiş. Yine böyle bir yarışta kız duramamış; her yarışta birinci olan oğlanın kendi nişanlısı olduğunu söylemiş. Söyler söylemez de oğlan bir kuş olup oracıktan uçmuş. Bir süre yarışın yapıldığı meydanın üstünde süzülmüş, sonra da uçup gitmiş. Ortalığı bir velvele sarmış. Kızın annesi, babası geç de olsa kuşun sırrını anlamışlar.
     Kız, kanlı gözyaşları dökmüş. İçin için erimiş, yataklara düşmüş. Annesi babası başucundan ayrılmaz olmuş. Sonunda kız oğlanı aramaya karar vermiş. Annesi babası yalvar yakar olmuşsa da kız dinlememiş. Yanına azığını, oğlanın verdiği yüzüğü almış, ata binmiş.
     Az gitmiş uz gitmiş… Bir ormanlık yere gelmiş, gelmiş ki ucu bucağı görünmez… Azığı bitmiş, suyu bitmiş. Bir susamış bir susamış ki, ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Gele gele bir çeşmenin başına varmış. Çeşmenin başında bir Arap karısı; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte, kırmızı gözlü… Kıza bakarak ağzını şapırdatmış.
     Kız öyle korkmuş ki;
– Yeşil Çetu Kuşu’nun başı için bana bir tas su verin, demiş.
– Sus! Sen onun adını nereden anıyorsun. Ben onun halasıyım. Zaten kayıptı; iki gün oldu geleli… Neyse onun adını anmasaydın seni kıtır kıtır yerdim. Al şu bir tas suyu… İç de defol git, demiş.
     Kız suyu içtikten sonra tekrar yola çıkmış. Üç gün sonra yine bir pınara varmış. Önceki kadına benzeyen biri de bunun başındaymış. Kız;
– Yeşil Çetu Kuşu’nun başı için bir tas su verin, demiş.
– Sus, kâfir dölü! Sen onun adını nasıl anıyorsun. Zaten daha yeni geldi. Ben onun anasıyım; çabuk söyle sen onu nereden tanıyorsun, demiş. Kız şaşırmış;
– Hiç! Bizim memlekette bu bir temsildir. Hep öyle deriz de, demiş.
     Bundan da su içen kız doğru iz üstünde olduğunu anlayıp yoluna devam etmiş. Biraz sonra, öteki gibi bir dudağı yerde, bir dudağı gökte Arap kızına rastlamış.
Ona da;
– Yeşil Çetu Kuşu’nun başı için bana bir su verin, demiş. Arap kızı;
– Vay, kardeşimi sen nereden tanırsın? Onun adını anmasaydın seni hemencecik közler yerdim, demiş.
     Elindeki ibriği kıza uzatmış. Kız suyu içerken oğlanın kendine verdiği yüzüğü içine atmış.
     Arap kızı eve gidince olanları Yeşil Çetu Kuşu’na anlatmış. Kızı tarif etmiş. Oğlan hemen vaziyetten anlamış; ama emin olamamış. İbriği boşaltıp yüzüğü görünce hemen kızı aramış, bulmuş.
– Dilini tutsaydın da bunlar başımıza gelmeseydi. Annemler seni görürlerse hemen yerler, demiş.
     Oğlan kızı insan olarak eve sokamayacağını bildiği için, kızı oracıkta yere vurup bir elma haline getirmiş. Elmayı cebine koyduktan sonra içeri girmiş.
     Annesi içeri girince şöyle bir etrafı koklamış;
– Hım! Burnuma insan kokusu geldi. Buralarda yenecek insan var, demiş.
     Oğlan korkmuş;
– Aman ana, dişinin kovuğunu kurcala! Belki bir şey kalmışsa, onun kokusudur demiş.
     Ama anası diretmiş. Dişinin kovuğunu kurcalamış, bir iki kurt çıkarıp yutmuş. Oğlan bakmış ki, bu böyle olmayacak anasına önce yemin verdirmiş, sonra da kızı söylemiş. Elmayı yere vurmuş. Kızı gören kadın ettiği yemine çoktan pişman olmuş. Oğlana söz verdikleri için kızı yememişler.
     Yememişler ya, kıza da türlü eziyetler ediyorlarmış. Bir gün kıza;
– Git, biraz ilerde halamızın evi var. Kapılarının arkasında kahve saçıyla kahve değirmeni var. Kimseye göstermeden onları al gel! Yapmazsan gerisini sen düşün, demişler.
     Bunu duyan kız oturmuş, ne yapacağını düşünmüş. Bir çıkış yolu bulamayınca oturmuş, ağlamış. Oğlan gelip kızın derdini sormuş. Kız da olanı biteni anlatmış.
     Oğlan gizliden kıza demiş ki:
– Halamın evine var; atın önünde et, itin önünde ot var. Eti itin önüne, otu atın önüne ver! Oradaki çeşmeden su iç: “Ab-ı Hayat olasın çeşme!” de! Açık kapıları kapat! Korkmadan sacla değirmeni al, gel!
     Kız yola koyulmuş. Yoldaki çeşmeden kanla irin akıyormuş. Ondan içip; “Vay çeşme! Ab-ı Hayat akasın!” demiş. Bahçede atın önüne ot, itin önüne et koymuş. Açık kapıları kapatmış; sessizce sacı değirmeni alıp çıkarken ev halkı uyanmış. Hala hırslanmış;
– Kapım! Tut şunu, diye bağırmış.
– Aman niye tutayım? Yıllardır açıktım, hangi gün beni kapattın?
– İtim! Tut şunu, demiş.
– Niye tutayım? İt ot yer mi? Yıllarca önüme et koymadın, o kız koydu!
– Atım! Sen tut şu namussuzu!
– Ben neden tutacakmışım? Yıllarca önüme et koydun. Bir gün ot verdin mi?
– Çeşmem sana koştum! Bari sen tut şu it kızını!
– Nedenmiş o? Yıllarca akıyorum; hangi gün bir tas suyumu içtin? Bu kız benden hem su içti hem de Ab-ı Hayat akmamı diledi!
     Böylece kız kaçıp eve gelmiş. Onu sağ-salim karşısında gören kadın bir küfür oğlana, bir küfür de kıza savurmuş.
     Bu arada oğlana halasının kızını almış, düğün hazırlıklarına başlamışlar.
     Kadın bu sefer kıza;
– Oğlumun düğününe on kat sade tüyden yatak yapıp akşama getireceksin, demiş.
     Kız çaresiz kalmış, dövünüp ağlamaya başlamış. O sırada oğlan gelmiş. Oğlan;
– O kadar zor bir şey değil. Dağa çıkıp; Yeşil Çetu Kuşu’nun başı için!” de, bütün hayvanları çağır, demiş.
     Kız, oğlanın dediklerini yapmış. Az sonra bütün kuşlar, bütün hayvanlar karşısına gelmiş. Hayvanlar ne var ne yok tüylerini dökmüşler. Kız on kat yatağı bir anda hazırlamış, getirip verince oğlanın bacısıyla anası küplere binmiş.
     Kadın, bu sefer kıza demiş ki:
–  Ben gelinimin evine gidiyorum. Evi süpür; süpürmez et! Bulaşığı yıka; yıkamaz et! Yayığı yay; yaymaz et! Eğer bunlar yerine gelmezse seni yerim!
     Kız kadının dediklerinden bir şey anlamamış. O sırada oğlan yanına gelmiş. Gülerek kıza demiş ki:
–  Evi süpür, çöpü tencereye boşalt! Bulaşığı yıka kirli suyunu çöpün içine boşalt! Yayığı yayınca da öbürleriyle karıştır! Anam onu lıkır lıkır içer.
     Oğlan kaybolur olmaz, kız onun dediklerini yapmış. Eve gelen ana her şeyi yerli yerinde görünce eşekten düşmüşe dönmüş. Tencereyi tepesine dikmiş, lıkır lıkır içmiş.
     Derken düğün günü gelip çatmış. Düğün başlamadan, kızı hapsetmişler. Düğün başlamış, gelinle damat oturmuşlar. O arada ana kız birbirine bakıp göz kırpmışlar. İkisi de aynı anda kalkıp kızın odasına gitmişler. Kızın elini, ayağını, ağzını bağlamışlar. Kızı soyundurup var vücuduna mum dizmiş; mumları da yakıp dışarı çıkmışlar. Hiçbir şey olmamış gibi gelip düğün yerine oturmuşlar.
     Kızın vücudunda mumlar yandıkça oğlanın içine bir ateş düşmüş, içerisi yanmaya başlamış. Oğlan dayanamamış gelinle beraber kızın olduğu odaya gelmiş. Bir de ne görsün? Kızın vücudunda mumlar cayır cayır yanıyor… Oğlan hemen mumları bir solukta toplamış. Kızın yerine gelini yatırmış, mumları onun üstüne dikmiş. Kızı da, atını da alıp kaçmış. Bunları merak eden anası bacısı doğruca içeri gitmişler. Bir de ne görmüşler? Bakmışlar ki, gelin kızları yanmış, kül olmuş. Meseleyi anlamışlar. Hala, kaçakların peşine düşmüş.
     Öbür yandan oğlanla kız kaçarken sık sık arkalarına bakıyorlarmış. Bir de bakmışlar ki, yer gök inliyor; halası tozu dumana katmış geliyor! Oğlan da çaresiz kız da çaresiz kalmış. Oğlan kıza demiş ki;
– Ben bir hamam olayım, seni de bir kurna yapayım!
     Demesiyle koca yazının ortasında bir hamam… Hamamda bir kurna… Kurna da pırıl pırıl akar olmuş. Hala gelmiş; sağa bakmış, sola bakmış, kafasını sağa sola sallamış: “Yeğenim bir hamam, gelinim olacak da bir kurna… Hamamı yıksam da kurnayı kırsam da elime bir şeycik geçmez. Varın şansınız açık olsun!” demiş, çekmiş gitmiş.
     Fakat bu sefer de oğlanın ablası peşlerine düşmüş. Bunlar bir ses duymuşlar arkalarına bakmışlar ki, tozu dumana katmış, geçtiği yerleri yakıp yıkmış geliyor. Bu sefer de oğlan bir bahçe, kız da üstünde saplı bir bel olmuş, çıkmış. Kimseyi göremeyen kız bilmiş, anlamış: “Kardeşim yeşil bir yazı, gelinim de üstünde bir bel… Varın yolunuza gidin! Yaksam da yıksam da elime bir şey geçmez,” demiş. O da çekip gitmiş.
     Fakat anasının öfkesi dinmemiş. Oğlan;
– Bir tehlikemiz kaldı, o da anam… Şimdi yetişir, demiş.
     Oğlan bir göl olmuş, kız da gölün yüzünde bir ayna… Bu sefer hepsinden şiddetli bir sarsıntı olmuş. Dağ taş kükremiş; sopasına binmiş olarak anası geliyormuş. Gelmiş bakmış ki, koca yazıda ufak bir göl, ufak bir de ayna parçası… “Göl suyunu yutayım, ayna seni de tuzla buz edeyim de görün!” demiş. Demiş demesine de ne var ki, ömrü vefa etmemiş, orada ölmüş.
     Gençler yola devam etmişler. Gele gele kızın ülkesine gelmişler. Babasının yanına varmışlar. Ağlamaktan gözü kör olan anası babası, yıllar sonra kızlarına kavuşunca gözleri açılmış.
     Bundan sonra hepsi bir arada, mutlu mesut yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…

(Derleyen: Sevgi ŞEN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle