Dişi Kurdun Rüyaları (3)

D

Üçüncü Bölüm
     Mujunkum’a kış gelmişti. Bir gün kar yağdı. Bu kurak iklim için oldukça kalın bir kar. Her yer bembeyaz oldu. O sabah manzara tertemiz, kıyıları olmayan bir  okyanus gibi göründü. Coşkun dalgalar birden donmuştu sanki, rüzgâr ve onunla birlikte devedikenleri dur durak bilmeden, hiçbir engele çarpmadan yuvarlanıp gidiyorlardı. Ebedi uzay sessizliği gibi bozkır da sessizdi şimdi. Çünkü sert kum nemi emmiş, daha yumuşak olmuştu ve gürültüyü boğuyordu…
     İlk karın düşmesinden az önce, yaban kazları dizi dizi Himalaya’ya doğru uçmuşlardı. Kuzey denizlerinden ve nehirlerinden gelen bu kazlar, güneye, anayurtları olan İndus ve Brahmaputra’ya gidiyorlardı. Öyle yüksekten uçuyor ve öyle bağrışıp çağrışıyorlardı ki, bozkır sakinlerinin kanatları olsaydı hepsi onlara karşılık verir ve peşlerine takılıp giderlerdi sanırsınız… Ama her yaratığın ayrı bir cenneti vardır. Kazlar kadar yüksekten uçan çaylaklar bile onların yolundan çekilmekten başka bir şey yapmadılar.
     Akbar’ın yavruları büyümüştü. Çocukluktan sıyrılmış, hâlâ biraz acemi iseler de, güçlü genç kurt olmuşlardı. Dişi kurt onlara birer ad veremezdi. Tanrı’nın  takdirinin tersine yapamazdı elbet. Ama, koku almada insanlara göre çok üstündü. Bu yeteneği ve daha başka farklı duyularla, yavrularını birbirinden kolayca ayırıyor, içlerinden herhangi birini ayrı olarak çağırabiliyordu. En büyüğünün, Taşçaynar’ınki gibi geniş bir alnı vardı ve ona ad verebilse Kocabaş diyebilirdi. İkincisi de boylu poslu idi ve ayakları çok uzundu, iyi bir sürücü olabilirdi.
     Herhalde ona da Hızlı adını verirdi. Üçüncüsüne gelince, o, tıpkı annesi gibi mavi gözlü, oyunu çok seven bir dişi idi. Yine annesininki gibi, kasığında beyaz bir leke vardı. Akbar en çok onu seviyordu. Ana kurdun gözünde o bir Gözde idi. Erginliğe ulaştıktan sonra, nice erkek kurtlar ona sahip olmak için birbirleriyle öldüresiye dövüşeceklerdi…
     İlk kar gece yağmış ve yağarken kimse fark etmemişti. Sabahleyin uyandıkları zaman bir bayram sevinci yaşadılar. Genç kurtlar bilmedikleri bu şeyin görünüşü ve kokusu karşısında biraz şaşırdılar. Bu beyaz şey görünümü tamamen değiştirmişti. Kar serinliği hoşlarına gitti. Birbirlerini kovalayarak çevrede koşmaya başladılar. Sonra da hırıltılar çıkararak, uluyarak zevkle yuvarlandılar karın üzerinde. Onlar için kış böyle başladı. Kış sonunda ana babalarından ayrılacak, kendi başlarına avlanmak için her biri bir tarafa gidecekti.
     Akşama doğru kar yine yağdı ve ertesi sabah, güneş henüz doğmadığı halde, ortalık aydınlanmış gibiydi ve hava gündüz gibi açıktı. Ortalığı bir sessizlik ve barış kaplamıştı. Ama, soğuğun da etkisiyle açlıktan karınları kazınıyordu. Şimdi büyük ava çıkmanın zamanı gelmişti. Çevreye kulak verdiler. Akbar, geyiklerin peşine düşmek için öbür kurtların da gelip kendilerine katılmalarını bekliyordu, ama onların hiçbiri görünmüyordu ortalıkta. Hepsi bir işaret beklemekteydiler. Kocabaş oturduğu yerde sabırsızlanıyor, kaslarını kasıyor, büyük avın güçlüklerini düşünemiyordu henüz. Hızlı da hazırdı. Gözde, ateşli ama candan bakışlarını annesinden ayırmıyordu. Aslında onlara hükmeden, emir veren açlık idi, midelerinin kazınmasıydı.
     Akbar kararını verip yerinden kalktı ve yavaş yavaş koşmaya başladı. Bütün aile düştü peşine. Daha fazla sabredemezlerdi. Her şey, ana kurdun yavruları henüz küçükken hayal ettiği gibi başladı. Bozkırda büyük takip mevsimiydi ve az sonra kurtlar da büyük sürüler halinde toplanacak, kış sonuna kadar toplu olarak avlanacaklardı.
     Akbar ve Taşçaynar yavrularını nihayet büyük sayga avına çıkarmış bulunuyorlardı: Bu onlar için ilk çıraklık ve güçlerini gösterecekleri ilk sınav olacaktı.
     Yürüyerek, yavaş koşarak, bozkırın engebesine göre hızlarını ayarlayarak ve  basılmamış kar üzerinde kendi izlerini bırakarak ilerliyorlardı. Onların gücünün ve ortak iradelerinin işaretiydi bu izler. Çalıları geçerek yukarılara tırmandılar, gölge gibi süzüldüler. Şimdi her şey onlara, onların şansına bağlıydı…
     Akbar, çevreye göz atmak için yolu üzerindeki bir tümseğe çıktı ve başını kaldırarak durdu. Gök mavisi gözlerini uzaklara çevirdi ve havayı kokladı. Mujunkum uyanıyordu. Ta uzaklarda, ince sislerin ötesinde, sayısız saygalardan oluşan bir sürü otlamaktaydı. Yaşlı saygaların arasında, büyük sürüye ilk kez katılan yavru saygalar da vardı. Geçen mevsim saygalar için verimli olmuş, çok yavru doğurmuşlardı. Bu durum kurtlar için de iyi bir mevsim olacağını gösteriyordu.
     Ana kurt, rüzgâra göre hangi açıdan ve yönden saldırırsa daha iyi olacağını anlamak için otlu tümsek üzerinde biraz oyalandı. İşte tam bu sırada, fırtınaya, boraya benzeyen tuhaf bir uğultu duyuldu yukarılardan. Tamamen yabancısı oldukları bu korkunç gürültü gittikçe yaklaşıyor, artıyordu. Taşçaynar koşup Akbar’ın yanına gitti. Sonra ikisi birden ürkerek geri çekildiler. Gökyüzünde bir şeyler oluyordu. Dev gibi ses çıkaran acayip bir kuş gördüler bozkır semalarında. Gagasını yere eğmiş, yanlamasına uçuyordu. Onun biraz ilerisinde ilkine benzeyen ikinci bir yaratık daha göründü. Sonra ikisi de uzaklaştılar, sesleri azaldı ve görünmez oldular. Helikopterler idi bu acayip kuşlar.
     İki helikopter, ırmakta yüzen balıklar gibi, hiç bir iz bırakmadan Mujunkum-‘dan geçip gitmişlerdi. Bozkırda bir şey değişmedi. Ama bu uçan araçlar keşif için gelmişlerdi ve pilotların radyo mesajları dalga dalga yayılmış, gözlem sonuçlarını yer belirterek bildirmiş, yerdeki jeeplere, kamyonlara tutacakları yolu söylemişlerdi…
     Kurtlar, ürküntüleri geçtikten sonra helikopterleri hemen unuttular ve saygaların otladığı yere doğru ilerlemeye devam ettiler. Bütün bölge sakinlerinin, neredeyse tek tek sayıldığından, bulundukları yerlerin harita üzerinde küçük karelerle belirtildiğinden, toplu şekilde imhalarının programlandığından, onları mahvedecek birçok motorlu aracın kendilerine doğru yaklaşmakta olduğundan, hiç mi hiç haberleri yoktu.
     İnsanların, kendi beslenme programlarını uygulamak için onların en sevdikleri av hayvanlarını toptan öldüreceklerini, bunun için sabırsızlandıklarını nereden bileceklerdi? Beş yıllık planın son üç ayına girdikleri halde bu bölge insanlarının durumu hiç de iyi değildi. Plan hedeflerinin çok gerisinde kalmışlardı ve yerel yönetimin açıkgöz memurlarından biri Mujunkum’daki tabii kaynaklara başvurulmasını teklif etmişti. Bu dahiyane fikre göre önemli olan, etin kalitesi değil, miktarı idi. Bu teklif, halk nazarında, ciddi ciddi sorgulamalar karşısında, utanılacak duruma düşmekten, aşağılanmaktan kurtulmak için tek çıkar yol olarak görünmüştü.
     Bozkır kurtları, yerel yönetimlerin telefon üstüne telefon emri aldıklarını, onlardan plan hedeflerinin gerçekleşmesi için ne pahasına olursa olsun et bulmaları istendiğini nasıl bilebilirlerdi?
     Çok geride kaldınız, tembellik ediyorsunuz, yakında yeni beş yıllık plan yapılacak, işçilere ne diyeceğiz? Plan nerede kaldı, et nerede? Mutlaka yapılması gereken bir iştir bu! diyordu merkezdekiler. Yerel organlar da cevap veriyordu:
     Ne pahasına olursa olsun planda öngörülen işler yapılacak, on gün içinde sonuç alınacaktır, yeterli kaynaklarımız vardır, tedbir alınmıştır…
     Kurtlar, Akbar’ın rehberliğinde, tehlikeden habersiz, yanlardan dolanarak, karlara usulca basarak, görünmeden saygalara sokuluyorlardı. Az sonra, kaskatı donmuş otların arasına, hücumu başlatacakları yere gelip sindiler.
     Şimdi onlar da uzaktan kara çalılara benziyorlardı. Kendileri görünmeden her şeyi görebilirlerdi buradan. Dünya dünya olalı beri renkleri değişmeyen büyük bir sayga sürüsü, sırtları kara, karınları beyaz olan bu geyik türleri, ılgın ağaçlarıyla kaplı büyük vadide otlamaktaydılar. Kendilerini bekleyen tehlikeden habersiz, toz halindeki bir karla örtülü ağaçcıkların ince dallarını iştahla yutuyorlardı.
     Akbar hâlâ bekliyordu. Güçlerini konsantre etmeleri, en uygun anda hepsinin birden fırlaması için bu bekleyiş gerekliydi. Bundan sonraki manevraları amansız takibin kendisi tayin edecekti. Genç kurtlar sabırsızlanıyor, sinirli bir şekilde kuyruklarını sallıyor, kulaklarını dikiyor, genel olarak çok sakin olan Taşçaynar bile, bir an önce keskin dişlerini avının boğazına geçirmek için yerinde duramıyordu. Ama dişi kurt hâlâ emir vermiyor, başarı şansını arttırmak için en uygun anı kolluyordu.
     Birden, gök gürlemesini andıran sesleriyle helikopterler çıkageldi. Bu defa alçaktan ve çok hızlı uçuyor, dosdoğru sayga sürüsünün üzerine geliyorlardı. Bu canavarların üzerlerine doğru gelmesi onları şaşkına çevirdi ve bozgun halinde kaçmaya başladılar: Olay, baş döndürücü bir hızla gelişiyordu. Yüzlerce sayga paniğe kapılarak sürü başlarına bakmadan ve hangi yöne gideceklerini bilemeden rastgele koşuyorlardı. Kimseye zarar vermeyen bu hayvanların gökten gelen bir hücuma karşı koyacak halleri yoktu.
     Helikopterler, istedikleri paniği meydana getirdikten sonra alçak uçuşla saygaları yakınlardaki başka bir sürüye doğru sürdüler. Sonra, bunları da sürüden sürüye koşturarak birleştirdiler. Şimdi önlerinde gittikçe büyüyen dalgalar halindeydi şaşkın saygalar.
     Sakinlerinin üzerine çöken böyle bir felaketi o güne kadar hiç görmeyen Mujunkum bozkırı cehenneme dönmüştü. Yalnız saygalar değildi felakete uğrayanlar. Onların ayrılmaz yoldaşları ve aynı zamanda ebedi düşmanları da aynı durumdaydılar.
     Akbar ve ailesi helikopterlerin baskını ile karşılaşır karşılaşmaz önce otların arasına sindiler, sonra korkuya kapılarak bu lanetlenmiş yerden olabildiği kadar uzaklaşmak için fırladılar. Kurtulmak için çok uzaklara kaçmalı, tehlikeden koruyan bir sığınak bulmalıydılar. Ama, kaderleri başkaymış. Hücum noktasını henüz terk etmişlerdi ki korkunç bir gürültü ile yer sarsıldı: Sayısız denecek kadar çok sayga onların peşinden bulut gibi, fırtına gibi ve korkunç bir hızla geliyordu. Helikopterler sürüyordu onları bu yöne. Kurtlar uzaklaşacak zamanı bulamadılar. Bir an durmaları mahvolmaları için yeterdi. Korkunç bir hızla peşlerinden akan o kalabalığın ayakları altında ezilir giderlerdi. Hiç kimse durduramazdı o hızla koşan saygaları. Yalnız, korkunun uyardığı bir refleks, onları bir anda ezilip yok olmaktan kurtardı: Koşmaktan vazgeçip yavaşlamak yerine hızlarını arttırmışlardı. Böylece, bu çılgın yarışın içinde buldular kendilerini. Akıl alacak bir şey değildi bu. Çünkü avlayanla avlanan, kurtlarla onların az önce parçalamak için üzerlerine atıldıkları saygalar birleşmişlerdi. Şimdi, hepsini tehdit eden o korkunç tehlikeden yan yana kaçıyorlardı ve bu acımasız kader karşısında eşit durumdaydılar.
     Mujunkum bozkırı o güne kadar, en büyük yangınlarda bile, kurtlarla geyiklerin böyle yan yana, tek sürü halinde kaçtıklarını hiç görmemişti. Akbar, birkaç defa fırlayıp o büyük dalganın dışına çıkmak istedi ama çıkamadı. Azıcık geride kalacak olsa, etrafını dolduran saygaların ayakları altında ezilecekti. Bu Malstrom burgacında kurtlar az çok gruplarını koruyorlardı ve ana kurt göz ucuyla, korkudan gözleri fırlamış yavrularının sürünün içinde koşmaya devam ettiklerini görüyordu. Onları takipte en çok zorlanan, güçlük çeken Gözde idi ve her geçen dakika gücünü iyice yitiriyordu. Kocabaş ve Hızlı’nın yanında Taşçaynar koşuyordu. Mujunkum’un bıçkını, bütün bozkıra dehşet salan Taşçaynar da panik içindeydi.
     Dişi kurdun hayalleri sönüp gidiyordu: Daha ilk avlamada saygalarla birlikte onlar da kaçıyor, sele kapılmış çöpler gibi akıp gidiyorlardı… Önce Gözde can verdi. Gücünü yitirip düşünce korkunç bir çığlık attı, sonra bu çığlık, toprağı döven binlerce toynak altında boğulup gitti…
     Hayvanları kışkışlayan helikopterler sürünün iki yanında uçarak telsizle haberleşiyor, işlerini ustaca yapıyorlardı. Sürünün dağılmasını önlüyor, gittikçe artan bir çılgınlıkla daha hızla koşmaya mecbur ediyorlardı. Aşağıda, dinleyicileri kulaklarına geçirmiş görevliler durmadan konuşuyorlardı: Yirmiyi arıyorum, Yirmi! Yirmi, duyuyor musun? Biraz daha sür aynı yöne, haydi sür! Pilotlar, karlı bozkırda kudurmuş dalgalar gibi akan geyikleri çok iyi görüyor ve aşağıdakilere cevap veriyorlardı: Alo, Yirmi… Yirmi konuşuyor! Tam gaz gidiyorum! Hey, şuraya bakın! Sürüde kurtlar da var! Ne matrak! Haydi yaramazlar, işiniz bitik artık!.
     Pilotlar neşe içinde hayvanları sürmeye, onları iyice bitkin hale düşürmeye, böylece aldıkları emri yerine getirmeye devam ediyorlardı. Hesapları da doğru çıkmıştı.
     Saygalar geniş bir düzlüğe çıktıkları zaman avcıların, daha doğrusu kasapların önüne düştüler. Zaten helikopterlerin görevi de bu idi. Bu kasaplar, açık jeepleri ile derhal saygaların içine dalıp makineli tüfekle yaylım ateşini başlattılar. Nişan almaya bile gerek görmeden aralıksız ateş ediyor, ot biçer gibi, sıra sıra yere seriyorlardı hayvanları. Peşlerinden gelen römorklu kamyonlardan atlayan adamlar da çok ucuza mal edilen bu bol ürünü vakit geçirmeden devşirmeye başladılar. İşlerini süratle yapan güçlü kuvvetli adamlardı bunlar. Hâlâ canlı olan saygaların işini hemen bitiriyor, bazen koşup yaralıları yakalıyorlardı. Ama hiç durmadan asıl yaptıkları iş, onları kanlı bacaklarından tutup römorklara yüklemekti. Korkunç bir manzaraydı. O güne kadar sakin bir hayat yaşamış olan bozkır, şimdi, çok kanlı, çok korkunç bir şekilde, kamyonlar dolusu sayga vererek bunun bedelini ödüyordu ilahlara.
     Katliam devam ediyordu. Jeepler yorgun sürünün içine dalıyor, bu araçların geçtiği yerlerin iki yanı yere serilmiş avlarla doluyordu. Terör uç noktasına varmış, kıyamet kopmuştu sanki. Akbar, müthiş patlamalardan sağır olmuştu, bütün dünya sağır olmuştu, kaos sürüyordu. Sessiz ışınlarını bozkıra salan güneş bile bu çılgın avın kurbanı olmuş gibi selameti kaçışta buluyordu. Mujunkum’un üzerinde dolanıp duran helikopterlerin de gürültüsü duyulmuyordu. Onlar sessiz dev çaylaklar gibiydiler gökyüzünde… Katillerin araçlardan yaptıkları yaylım ateş kaçırmıştı sanki onları yükseklere.
     Saygalar çıldırmış, büyük seslerin yok olduğu bir aleme atılıyor, sonra, sağır edici kurşunların altında kanlarını akıtarak, rölantiye geçmişler gibi, usulca yere düşüyorlardı. Dünyanın sonunu andıran bu sessizlikte, dişi kurt birden bir insan yüzü gördü. O kadar yakınında ve o kadar korkutucu idi ki, az daha kendisini hemen yanından geçen jeepin altına alacaktı… Adam ön tarafta oturuyordu ve yüzüne rüzgârlık taktığı için kırmızı-mavi renkte görünüyordu. Kara ağzına bir mikrofon dayamış, araçtan biraz öne sarkmış, bağırıp duruyordu. Akbar onun ne söylediğini anlayamazdı tabii. Herhalde bu adam, avı yönetiyordu. Dişi kurdun kulağı o müthiş gürültüden sağır gibi olmasaydı ve insanların dilini anlasaydı, onun şu sözleri kustuğunu duyacaktı: Sürünün ortasına değil, yanlarına ateş edin! Yanlarına ateş edin, sersemler!
     Adam, vurulup devrilen saygaların, sürünün ayakta kalanları tarafından çiğnenip parçalanmasından korkuyordu. Adam birden, arabanın çok yakınında ve saygaların arasında bir kurdun koştuğunu, sonra onu başka kurtların da takip ettiğini fark etti. Ani bir hareketle ve kötü bir etki bırakan gür bir sesle bir şeyler söyledikten sonra, hoparlörü bırakıp tüfeğini kaptı ve nişan aldı. Akbar çaresizdi. Siperlikli adamın kendine nişan alacağını da anlayamadı. Bu çılgın koşuda ne uzaklaşabilir ne de olduğu yerde durabilirdi. Adam hâlâ nişan alıyordu ve onu kurtaran da belki bu gecikme oldu. Birden ayakları dibinde bir şey patladı ve yere yuvarlandı, ama ezilmemek için hemen kalktı. An kadar kısa bir süre sonra da, yavrularının en irisi olan Kocabaş’ın yerden havaya fırladığını, sonra kanlar içinde usulca karnı üzerine düştüğünü, çırpındığını gördü. Kocabaş belki can havliyle bir de çığlık atmıştı ama Akbar onu duymadı. Yalnız, adamın silahını indirip, büyük bir kahramanlık yapmış gibi elini havaya kaldırdığını gördü.
     Dişi kurt yavrusunun cansız vücudu üzerinden atladı, ama aynı anda av gürültüsünü yeniden duydu. Ardsız aralıksız patlamalar, arabaların keskin klaksonları, insanların haykırışları, can çekişen saygaların hırıltıları, helikopterlerin uğultuları birbirine karışıyordu. Birçok sayga yere yuvarlanıp kalıyor, ayaklarını havaya dikip çırpınıyor, kaçanların soluğu kesiliyor, yürekleri dayanamıyordu artık. Toplayıcılar ellerindeki kocaman bıçaklarla hayvanların boğazını kesiyor ve hayvan son nefesini vermeden kaldırıp kamyona atıyorlardı. Kana bulanan bu adamların görünüşleri de korkunçtu…
     Keskin bir göz uzaydan dünyamıza baksaydı, neler olup bittiğini görür, Mujunkum’u ağlatan, yakıp yıkan, mahveden o av faciasını seyreder, ama daha sonra olacakları bu tabiatüstü gözlemci bile göremez, anlayamazdı…
     Katliam, kaçan ve kovalayanların enerjilerini tüketmesinden, akşam karanlığının bozkıra çökmesinden sonra durdu. Ama hemen ertesi sabah, helikopterler üslerinden benzin alıp döndükleri zaman tekrar başlayacaktı. Organizatörler bu avı üç dört gün daha sürdürmek niyetindeydiler: Havadan yapılan gözlemlere göre, yöneticilerin el atılmamış mahalli kaynaklar diye adlandırdıkları pek çok sürü vardı. Bunlar Mujunkum’un batısında, en kumlu bölgelerde olmalıydılar. Madem ki böylesine zengin kaynaklar vardı, bunları da bir an önce beş yıllık plana sokmalıydılar. Bu, bölgenin yararına olacaktı.
     Mujunkum seferini gerçekleştiren resmi görüş buydu. Ama çok iyi bilinir ki her resmi görüşün ardında, olayların yarattığı bazı özel sebepler bulunur. Bu sebepler, bu durumlar da her zaman insan faktörüne dayanır. Oysa insanlar kendi çıkarlarına, kendi hırslarına, kendi kusur ve erdemlerine göre hareket ederler. Bu açıdan bakınca, büyük bozkırın uğradığı faciayı bir istisna sayamayız. Mujunkum geceleyin, isteyerek ya da istemeyerek, bu katliamı yapanları da barındıracaktı.
     Grupta sağ kalanlar yalnız Akbar ve Taşçaynar idi. Av sahasından olabildiği kadar uzaklaşmak için bozkırda koşmaya devam ettiler. Çok zor hareket ediyorlardı. Karınları, apış araları, hemen hemen bütün kürkleri çamur, ayakları ise kan içindeydi. Bitiktiler. Yanıyorlardı sanki. Attıkları her adım dayanılmaz acılar veriyordu onlara. Tek istedikleri şey sığınaklarına ulaşmak, beklenmedik bir zamanda, beklenmedik bir şekilde üzerlerine çöken bu felaketi unutmak için biraz uyumaktı.
     Fakat bu hayalleri de boşa çıktı. Yuvalarının bulunduğu mağaraya yaklaştıkları zaman yeniden karşılaştılar insanlarla. İnlerinin yanında, bodur ılgınların arasında büyük bir kamyon vardı. Kamyonun çevresindeki insanların sesleri yankılanıyordu karanlıkta.
     Kurtlar bir an duraladılar, sonra sessizce yollarını değiştirip bozkıra doğru koşmaya devam ettiler. Tam bu sırada, rastlantı eseri, kamyonun farları yandı ve güçlü ışık füzeleri karanlığı yırttı. Işığın uzandığı yön onların gittiği yön değildi ama iki hayvanın yeniden korkuya kapılmaları için yetiyordu. Sekerek, topallayarak ama dosdoğru koştular. Akbar’ın ön ayakları onu taşıyamayacak kadar halsizdi ve dişi kurt iyice topallıyor, ayaklarını soğutmak için karlı yerlere basıyor, silikleşen tabanları ile kar kalıntıları üzerinde izler bırakıyordu. Yavruları ölmüştü. İnsanlar işgal ettiği için inini de terk etmek zorunda kalmıştı…
     Şoförü de sayarsak altı kişiydiler: İş icabı bir araya gelmiş, ölü hayvan toplayıcısı altı kişi. Sabahleyin çok erken saatlerde işe başlayabilmek için geceyi bozkırda geçiriyorlardı. İş karlıydı: Hayvan başına elli kopik. Üç kamyonu tıka basa doldurdukları halde vurulan veya ayakları altında kalıp ölen daha pek çok sayga vardı. Şafakta bu hayvanları toplayacak, kamyona dolduracak, sonra da daha ileride bulunan koca römorklara taşıyacaklardı. Hayvan ölülerini Mujunkum’dan çıkaracak olan örtülü yüksek römorklar özel olarak bu iş için hazırlanmışlardı.
     O akşam dolunay vardı ve ufukta çok erken göründü. Hâlâ yer yer karlı olan ve gök mavisine çalan bozkırın her yerinden görünüyordu dolunay. Ay ışığı bazen küçük tepeleri, dereleri, ağaççıkları iyice belli ediyor, bazen de karanlığa düşürüyordu onları. Ama, kurtların bu insansız bölgede o güne kadar hiç görmedikleri kamyonun büyük karaltısı pek belliydi ve o yüzden kaçmaya devam ediyorlardı. Her arkalarına bakışta onu görüyor ve kuyruklarını arka ayaklarına sıkıştırıp koşuyor, koşuyorlardı. Hiç durmuyor değillerdi, ara sıra bir an durup inlerinin yanında neler olup bittiğini, insanların oraya gelip yerleşmelerinin sırrını anlamaya çalışıyor, belki de birbirlerine bu korkunç şeyin bütün gece orada kalıp kalmayacağını soruyorlardı.
     Kamyon bir MAZ idi. Her arazide giden askeri tipte bu kamyonun kocaman tekerlekleri sanki yüz yıl dayansın diye yapılmıştı. Geride, römork örtüsünün altında, on kadar saygayı ertesi gün şehre götürmek için ayırmışlardı. Bu hayvanların arasına bir adam da uzanmıştı. Tıpkı bir savaş esiri gibi elleri bağlıydı adamın. Çevresindeki cesetler yavaş yavaş soğuyup katılaşsa da, onu ısıtıyordu. Bu cesetler olmasaydı bozkır gecelerinin ne kadar soğuk olduğunu anlardı. Örtünün arasından dolunaya, boşluğa bakar gibi bakıyor, soluk yüzünde ıstırap okunuyordu.
     Bundan sonra bu adamın akıbeti öteki adamların insafına kalmıştı. O ana kadar, arkadaşlarının, kendisi gibi kolay para kazanmak için katıldıklarını sanıyordu bu sürek avına.
     Varlığımızın tanımını yapmak zordur. Sayısız ilişkiler arasında yine sayısız kombinezonlar kurulur. İnsanların karakterleri o kadar karmaşıktır ki, en gelişmiş, en hassas bir bilgisayar, en normal insanlar arasında bile ortak bir davranış eğrisi çizemez. Ama bu altı adam, daha doğrusu altı kişiden beşi, yukarıdaki tanımın dışında kalan bir istisna oluşturuyorlardı. Altıncı adam olan Kepa şofördü. Aralarında evli olan, aile hayatı yaşayan yalnız o idi (yine de diğer beş kişiyle aynı kategoride sayılırdı ve onu arkadaşlarından ayırmak pek zordu). Kısacası, bu altı kişinin ortak yanlarını oluşturan bir eğri çizilebilirdi ve bunun için basit bir bilgisayara bile ihtiyaç yoktu. Bu bile Allah’ın işine akıl sır ermediğini göstermeye yetiyordu. Ve Allah, Mujunkum’a gelen bu altı adamı, huyu suyu bir olarak yaratmıştı. Şaşılacak derecede birbirlerine benziyorlardı…
     Kepa’dan başka hepsi evsiz barksız serserilerdi. Üçü karıları tarafından terk edilmişti. Altısı da hayatta bir başarı sağlayamamış, bir baltaya sap olamamışlardı. İçlerinden yalnız birinin, en genç olanının özel bir durumu vardı. Adı Abdias idi bu gencin. Tuhaf bir ad! Eski Ahid’den alınmış. Pskov civarında bir diyakosun (Papaz çömezinin) oğlu olan bu delikanlı, kilisenin ileri gelenlerine göre, ilerisi için çok şey vadediyormuş; anasının ölümünden sonra, Papaz Okuluna girmiş. İki yıl sonra da mezhepten saptığı gerekçesiyle kovulmuş. Boss’un (patronun) deyimi ile asilikten yargılanmak üzere eli kolu bağlanarak kamyona atılan ve hayvan ölülerinin arasında uzanıp yatan adam işte o idi.
     Ekipte, Abdias dışında herkes alkolik ya da kendilerinin pek hoşlandığı bir deyimle profesyonel ayyaş idiler. Kepa onlardan bu tanımda da ayrılıyordu. Çünkü o bir sürücü idi ve sürücü belgesini kaybetmek istemiyordu. Hem, karısı içtiğini anlayacak olsa gözlerini oyardı. Ama o gece öbürleri gibi o da sarhoş olmuştu. Abdias’a gelince, onun içmesine görünürde bir engel yoktu. Bekardı, araba kullanmak gibi sorumluluk isteyen bir iş yapmıyordu. Ama küçük bir yudum içmeyi bile reddetmişti. Bu inat Boss’u çileden çıkardı.
     Boss (Patron) bu isimle çağrılmasını kendisi emretmişti. Ordudan atılmadan ve bu ölü hayvan toplayıcısı çete ile buraya gelmeden epeyce önce disiplinli bir bölüğün kumandanlığını yapmış bir teğmendi. Ordudan kovulunca, onun bu durumuna üzülen bazı insanlarla arkadaş oldu. Bunlar onun aşırı gayretinden dolayı cezalandırıldığına inanıyor, kendisi de olayı böyle kabul ediyor, büyük bir haksızlığa uğradığını söylüyor ve buna çok üzülmüş görünüyordu. Ama, ordudan çıkarılmasının asıl sebebini hiç anlatmıyordu. Asıl adı Kandalov ya da Handalov idi, ama hiç kimse durmuyordu bu ayrıntı üzerinde. Boss, kelimenin tam anlamıyla boss idi.
     Cuntanın ikinci üyesi Mişaş idi. (Oybirliğiyle çetenin adına cunta demişlerdi. Bu isme yalnız Hamlet lakabı ile anılan Galkin itiraz etmişti. Galkin, bölge tiyatrolarının birinde aktörlük yapmıştı. İşte bu Hamlet-Galkin, Cunta mı, boş versenize! demişti, ben cuntaları sevmem, biz safariye (büyük sürek avına) çıkıyoruz, bize uygun düşen isim Safari’dir). Ama Safari adını kimse benimsemedi. Herhalde bu isim pek ukalaca gelmişti onlara. Cunta daha iyi, daha erkekçe bir isimdi.
     Mişaş’ın asıl adı ya da lakabı da Mişa Şabaşniki idi. Bu iki isim birleştirilmiş, kısaltılmış Mişaş olmuştu. Mişaş boğa gibi kuvvetli, saldırgan ve kötü idi. İsterse Boss’a karşı çıkar ve boss bile olabilirdi. Ağzından orospu sözü hiç düşmez, her cümlenin sonunu, nokta koyar gibi orospu kelimesiyle bitirirdi. Abdias’ın kollarını bağlayıp kamyona atma fikri de ondan çıkmış; cunta da oybirliğiyle kabul edip, yerine getirmişti.
     Yukarıda sözünü ettiğimiz Hamlet-Galkin’in bu topluluktaki yeri en geride idi. Ayyaşlığı yüzünden sahneden pek erken ayrılmak zorunda kalmıştı, bulabildiği küçük işleri yaparak geçiniyordu. Son olarak da kendini, hiç beklemediği ama derhal kabul ettiği bu kazançlı işte bulmuştu: Pek alaya aldığı, adını ve nereden geldiğini bile bilmediği hayvan ölülerini kamyona doldurmak, birkaç günde öbür işlerden bir ayda zor kazanabileceği kadar para kazanmak; üstelik boss’tan bir kasa votka da cabadan! (Votkanın parasını aslında ortaklaşa ödüyorlardı).
     Grubun en zararsızı, en yumuşak başlısı, o bölgenin yerlisi olan, Mujunkum yakınlarında doğmuş, Uzukbay adında biriydi. Ona daha çok Yerli diye hitap ederlerdi. En belirgin ve beğenilen özelliği, hiçbir şeyi izzet-i nefis meselesi yapmayışı, özsaygısının bulunmayışı idi. Ne denirse kabul eder, her teklife uyar, bir şişe votka için Kuzey Kutbuna bile giderdi. Basit bir geçmişi vardı: Eskiden traktör sürücüsü imiş, ama içkiye kaptırmış kendini. Çok sarhoş olduğu bir gece, traktörü yolun tam ortasında bırakıp gitmiş. Hızlı gelen bir araba bu traktöre çarpmış ve arabanın sürücüsü hemen orada ölmüş. Bizim yerli iki yıl hapse mahkûm olmuş. Cezasını çekerken, karısı, çocuklarını da alıp terk etmiş onu. Hapisten sonra, sürücülük belgesi de alındığı için, işsiz kalmış. Bir mağazada hamallık yapıyor, her sandığı indirişte, binanın koridoruna geçip kafayı çekiyormuş. Boss onu o halde bulmuş, teklifini yapmış ve Uzukbay da hiç tereddüt etmeden takılmış peşine. Kaybedecek bir şeyi yokmuş zaten.
     Kandalov, işine yarayacak adamları bulmakta gerçekten becerikliydi. Bu bakımdan onu hiç yanıltmayan bir sezgisi vardı. Mujunkum avı için oluşturduğu bu yaman ekibin üyelerini de işte bu sezgi gücü ile seçmiş, toplamıştı.
     Burada, genel olarak kaderin akıl ermez bir akışı, özel olarak da herkesin ayrı ayrı kaderi ve olayları meydana getiren sayısız durumları üzerinde biraz düşünmek yerinde olacak. Çünkü Allah bu durumların sahibi ve hâkimidir: Eğer Abdias, Papaz Okulunda başarılı olsaydı, kiliseye hizmet ederek kendini gösterse ve rahipliğe terfi etseydi, Boss’un onunla hiçbir meselesi olmayacaktı. Eski okul arkadaşları aynı yolu seçtikten sonra, daha akıllı davranmış, o bir diyakosun oğlu olmasına rağmen ondan daha iyi çalışmış, sebat göstermişlerdi. Böylece teolojiyi bitirip, diyanet mesleğinde adım adım yükselerek hak ettikleri mevkilere gelmişlerdi. Abdias da onlar gibi olsaydı (başlangıçta en parlak öğrencilerden biriydi ve öğretmen rahipler tarafından çok beğeniliyordu) Kandalov’la hiç karşılaşmayacaktı. Bu sabık teğmen ise papazları samimi olarak çağdışı görüyordu ve hayatı boyunca, merak nedeniyle de olsa, bir kilisenin kapısından içeri adımını atmamıştı.
     Tabii; olsaydı, bilseydi gibi şartlarla, gelecekte olacakları kimse önceden bilemez. Kaderi okumak mümkün değildir. Bu konuda en basit bir işçi için bile ayrıntılı bir fiş dolduramayız. Şimdi yaptıkları iş de diğer işlerden farklı değildi. Hayvan ölüsü yerine patates toplamaya da gidebilirlerdi pekala. Aradaki fark pek büyük sayılmazdı. Yumru yerine avda öldürülen hayvanları topluyorlardı şimdi. Eğer Boss garda rastladığı bu boşgezerin bir kaçık, bir akıl hastası olduğunu bilseydi, şimdi ondan, az daha kuvvetini ve otoritesini hiçe indirecek olan bu tehlikeli kaçıklardan zahmetsizce kurtulma yolunu aramak zorunda kalmazdı. Çünkü Boss, amirlerinin özünde yeniden itibar kazanacağını da umuyordu. Beklenmedik ve saçma bir sebeple işlerin bu noktaya geleceğini kim bilebilirdi? Kandalov’un düşünceleri daha çok içmek ve fitil gibi sarhoş olmak arzusu uyandırıyordu onda. İçmek, çok hızlı yapabildiği bir şeydi: Önce yarım kadeh votkayı bir solukta içerdi, sonra bir daha ve bir daha, derken, her şeyi kıpkızıl görmeye başlardı. Şuurunu kaybeder, kendini tutamazdı… Sonra, işin sonunu getirmek için, kalan bütün içkiyi içerdi… Ama şimdi bunu yapmaya cesaret edemiyordu, sonu kötü olurdu çünkü…
     Ah bu Abdias! Ne işi vardı onun bu Allah’ın cezası yerde! Kader işte. Yine kader! Bütün olaylar bir araya geliyor kaderi tamamlamak için. Nice zamandan beri, çok uzak bir bölgede, bütün bu meseleler askıya alınmıştı…
     Dinde reform yapmak gibi aşırı isteğinden dolayı kapı dışarı edildikten sonra, Abdias, Genç Komünistler adlı mahalli bir gazetede yazarlık yapmıştı. Papaz okulunun bu eski öğrencisi halkın ilgisini çekecek, onları heyecanlandıracak makaleler yazabilirdi.
     Eski bir din adamı olarak, din aleyhindeki propagandaları için ondan çok iyi yararlanabilirlerdi. Abdias ise bu işi, gençlere hitap eden bir yayın organında dini meselelere temas etmek ve fikirlerini yaymak için bir fırsat saymıştı. Aslında onun düşünceleri, didaktik propagandalardan, bölge basınını kaplayan toplumu azarlayıcı yazılardan usanmış her yaşta okurun ilgisini çekiyordu. Başlangıçta yöneticiler de, Abdias da karşılıklı çıkarlarına saygı gösterdiler. Ama, bu genç sapkının ard niyetini kendisinden başka kimse anlayamamıştı. O, yazı işlerinde gittikçe yerini kuvvetlendirmeyi, yeni fikirlerini yayma fırsatı bulmayı umuyordu. Ona göre, modern dünyada Tanrı ve İnsan anlayışı günün en önemli ve heyecanlı konusu olacaktı. Böylece o, bazı ideolojik uygunsuzlukların da yardımıyla ve ustaca ifadelerle, eski teolojinin dogmaları ile çelişen kendi doktrinini ortaya çıkaracaktı.
     Abdias’ın bu hayal ve umudu gülünçtü. Çünkü karşısında iki kuvvet, fethedemeyeceği iki büyük ve sağlam kale vardı. Bu kuvvetler de birbirleriyle uyuşmazlık içindeydiler: Bir yanda kilisenin asırlık öğretileri bulunuyordu ki, bu kale, dinin saflığını her türlü sapmalara karşı kıskançlıkla koruyordu. Öte yanda ise, dini tamamen inkar eden bilimsel materyalizm ve ateizm kalesi vardı. Zavallı Abdias, iki değirmen taşının arasında kalmış gibi bu devlerin arasında çırpınıyor, ama yine de ümidini yitirmiyordu. Er veya geç insanların tarihi gelişimiyle Tanrı anlayışının gelişmesi üzerine olan görüşlerini açıklama fırsatını kaderin ona vereceğine inanıyordu. Gittikçe artan insan potansiyelinin yakında kritik bir aşamaya ulaşacağını ve o zaman insanların bu endüstri sonrası çağda kendileriyle Yaradan arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak gereğini duyacaklarını düşünüyordu. Fikirleri henüz pek iyi açıklanamamıştı: Bu fikirler şimdilik geçiş aşamasında ve tamamen polemik konusu durumundaydılar. Ama dinin resmi muhafızları bu kadarcık şüpheyi bile bağışlamıyorlardı. Bağlı bulunduğu piskoposluğun yetkilileri de onu, fikirlerini inatla savunduğu için kovmuşlardı okuldan.
     Abdias dik alınlı, soluk yüzlüydü. Kendi neslinden olan birçok insan gibi o da saç sakal bırakmıştı ve saçları omuzlarına kadar düşüyordu. Kara sakalı onu güzelleştirmiyordu ama ağırbaşlılık veriyordu. Kara gözleri ışıl ışıl parlasa da, ruhen tatminsizlik içinde olduğunu da belli ediyorlardı. Hiçbir zaman canlılığını yitirmeyen fikirleri onun için hem ıstırap hem de neşe ve umut kaynağı idi. İyi niyetle yaklaştığı bütün insanlar devamlı şekilde acı veriyorlardı ona…
     Genellikle kareli bir gömlek ya da süveterle jean türü bir pantolon giyerdi. Kış için de oldukça kötü durumda bir pantolon, bir de babasından miras kalan bir kalpağı vardı. Mujunkum’a da bu kıyafetle gelmişti.
     Eli kolu bağlı olarak kamyonda bulunması acı acı düşüncelere sokmuştu onu. O anda en dayanılmaz acısı da yalnızlığı idi. Doğulu bir şairin yarısını unuttuğu bazı sözlerini hatırladı: Kalabalığın içinde insan tektir, kendi kendine kalınca yapayalnızdır. Yine de acı ile bir süreden beri aklından hiç çıkmayan bir insanı getirdi gözlerinin önüne. Bu, dünyada ona en yakın insandı, çünkü artık onu kendi varlığından ayıramıyordu.
     Şu güç saatlerde de ondan kopamazdı. Bütün duyuları ile uzanıyordu ona. Telepati olayı gerçekten varsa, çok kritik bazı anlarda insanın sevdiği ile duyu ötesi bir güçle bağlantı kurması mümkün ise, onun sevdiği insan da bu gece bir felaketin geldiğini duyuyor, endişe ediyor olmalıydı.
     Aynı şairin eskiden ona inanılmaz gibi gelen paradoksal bir formülünü de şimdi çok iyi anlıyordu: Kalbi sevmek için yaratılmış olan, hiç âşık olmamalı. Ne saçma söz! Ama o bugün karanlıklar içinde sevdiğini düşünerek sessizce gözyaşı döküyor, keşki onu hiç tanımasaydım, bu kadar derin ama umutsuz bir aşkla, ölürken insanın kendi canını sevmesi gibi sevmeseydim, diyordu. Öyle bir aşkla sevmeseydi, şu anda böylesine şiddetli bir acı, böylesine kara bir sıkıntı çekmeyecek, dayanılmaz ve korkunç derecede anlamsız bir arzu ile, bir anda bağlarını koparıp, bozkırda hiç durmadan, geceler boyu kilometrelerce yol alarak Calpak-Saz’a doğru koşmak istemeyecekti. Calpak-Saz, kıtalararası demiryolunun üzerinde, bozkır sınırında yitik bir istasyondu. Onun evceğizi de orada, hastane binasına bitişikti. Eskiden olduğu gibi orada sadece bir saat kalabilmek için neler vermezdi… Abdias, bulunduğu durumdan kurtulamadığı için, belki de hiç ihtiyacı olmayan bu aşka neredeyse lanet okuyordu. Asya’nın bu topraklarına o kadın yüzünden gelmemiş miydi? Mujunkum’da eli kolu bağlanmış, saldırıya, hakarete uğramamış mıydı?
     Ama bu düşünceler kalıcı değildi, gelip geçiyor, yüreğindeki ateşi daha da körüklüyor, kavuşma ne kadar imkânsız görünüyorsa, o da yalnızlığa karşı o kadar metin olduğunu hissediyordu. Bununla beraber, boğucu sıkıntılar ona Allah’a olan inancının ne kadar güçlü ve içten olduğunu da hissettiriyordu. Yüce Yaradan’ın insana dünyevi aşklar vererek, onun var olmasının en büyük sevincini de yarattığını keşfediyordu. Tanrı’nın lütfu akıp giden zaman kadar sonsuzdu, çünkü her aşk ayrı ve tekti…
     Gözlerini dolunaya çevirerek:
– Yüce Yaradana hamdolsun, diye mırıldandı, bir de kalbimizi aşka açan Allah’ın lütfunun ne büyük olduğunu anlayabilseydi bu ay…
     Birden kamyonun yanında ayak sesleri duyuldu. Biri, hıklıya hıklıya araca tırmanıyordu. Mişaş idi bu. Az sonra Kepa’nın da başını gördü. İyice sarhoş oldukları anlaşılıyordu, çünkü keskin bir votka kokusu sarmıştı etrafı.
– Dinlendiğin yeter, kalk bakalım orospu çocuğu, papaz bozuntusu, Boss kilimin olduğu yere gelmeni istiyor, sana nasıl davranacağını öğretecek! dedi Mişaş. Sayga cesetlerinin üzerinde aç kalmış bir ayı gibi yalpalayarak yürüyordu.
     Kepa da alaylı alaylı sırıtarak:
– Kilimde oturacağını sanma ha, yere, kıçının üzerine oturacaksın, dedi.
     Mişaş, iki hıçkırık arasında boğuk bir sesle devam etti konuşmaya:
– Bir de halı gerek ha! Orospu! Seni bunun için Sibirya’ya sürmeli… Bizi lafla tavlamak istediğin için… Evet, tavlamak istiyor orospu! Papaz olmak istemiyoruz diye mi? Yanlış adres seçtin orospu!

(Yazan: Cengiz Aytmatov-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle