Üç İngiliz’le Üç Rus’un Afrika Maceraları-1-2 (Jules Verne)

Ü

     Bir boylam derecesini ölçmek için görevlendirilmiş altı gökbilimcinin, usta bir Buşiman avcısının rehberliğinde, güney Afrika’da geçirdikleri macera dolu günler… Kalahari Çölü’nün ıssız doğasında karşılaşılan güçlükler, vahşi hayvanlar ve tehlikeli yerliler…
ORANJ NEHRİ KIYILARINDA
       1854 yılının 27 Ocak günü, açık ve güneşli bir havada, bölge yerlilerinin “Gariep” adını verdikleri Oranj Nehri kıyılarında iki adam dolaşıyordu.
       Bunlardan sadece bir tanesi, nehrin çevresinde yaratmış olduğu doğal güzellikleri hayranlıkla seyrediyor, bu arada kayalıklar arasından akarken birdenbire yüz yirmi metre yükseklikten dökülen Morgheda Şelalesi’nin köpüklü sularını merak ve heyecanla inceliyordu. Bu kişi; Güney Afrika’daki Cape-Town Rasathanesi’nin genç bilgini William Emery idi.
       Diğeri ise; Hollanda dilinde “Bochjesman” yani “Orman Adamı” anlamına gelmek üzere adlandırılan topluluktan, Buşiman yerlilerinden bir avcıydı. Sekiz günden beri aynı yerde oturup beklemekten sıkılan bu avcının ismi “Mokum” olup, büyük İngiliz kâşifi Doktor Livingstone’un bölgede yapmış olduğu keşif seyahatlerinde, ona refakat etmiş olmaktan gurur duyuyor ve bunu her fırsatta belirtmekten geri kalmıyordu.
       Kırk yaşlarında görünen bu Buşiman; uzun boylu, güçlü kuvvetli bir adamdı. Hareketlerindeki sadelik ve serbesti, ondaki gerçek enerjinin ne kadar yüksek derecede olduğunu gösteriyordu. Üzerinde kırmızı faniladan bir gömlek, onun üstünde de bir yelek vardı. Geyik derisinden yapılmış bir külot ve vahşi kedi derisinden yapılmış paçalıklar, kostümünü tamamlıyordu. Belinde bir kayış, çıplak kollarında fildişi halkalar ve bilezikler bulunuyor, leopar derisinden yapılmış bir palto, omuzlarından dizlerine kadar bütün vücudunu örtüyordu.
       Mokum’un atalarından intikal eden avcı ve gezginci ruhu, bir yere bağlı kalmayı asla kabul etmiyordu. Bu nedenle sık sık William Emery’e dönerek;
       “Arkadaşlarınızın geleceğini hiç sanmıyorum Bay Emery… Kaç gündür bekliyoruz, ama gelen olmuyor. Acaba, yanılmış olamaz mısınız?” diye merakla soruyordu.
       Genç bilgin her defasında;
       “Hayır Mokum!” diye yanıt veriyordu. “Elimdeki mektuba göre; bilim adamlarından oluşan bir heyetin, ocak ayı sonlarına doğru geleceği, onlar için gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra burada beklememiz gerektiği bildiriliyor. Önümüzde birkaç gün daha var. Merak etme, mutlaka geleceklerdir. Onlar sözlerini tutarlar.”
       Ancak, Emery’nin günde birkaç kez tekrarladığı bu sözler, yerinde duramayan avcıyı sakinleştirmeye yetmiyordu.
       O gün de gece olmuş, artık kampa dönme zamanı gelmişti. Buşiman, akşam yemeği için bir tür karaca olan ve “Zıplayan Keçi” olarak tanımlanan bir hayvan vurmuştu. Hünerli avcının kurşunlarından kaçamayan bu Springbuck’un eti çok lezzetliydi. Yemeği temin etmiş olsa da, beklenen konukların gelmeyişi, onun canını çok sıkmıştı.
       Mokum, güneşin ufuk çizgisinin altına düşmesinden evvel, nehrin birkaç kilometre ötesindeki kamp yerine dönmüş bulunuyordu.
       Ertesi gün, aynı yerde beklemeye devam ettilerse de, yine gelen olmadı. Emery bile bu durum karşısında şüphelere düşüyor, beklenmedik bir kaza ya da arızanın, onları yollarından alıkoyduğunu düşünüyordu.
       Sonunda dayanamayıp; “Bay Emery, neden onları karşılamaya çıkmıyoruz sanki? Nasıl olsa, nehirden başka yol yok,” diye soran Mokum’a;
       “İyi fikir Mokum! Bizim için de güzel bir gezinti olur,” yanıtını verdi.
       Buşiman bu işe çok sevinmişti. Hazırlıkların tamamlanmasından sonra yola çıkıldı. William Emery hem yürüyor, hem de avcının yaptığı değerlendirmeyi dinliyordu:
       “Ben bu nehri, bir ucundan öteki ucuna kadar birçok defalar gezdim Bay Emery. Yılın bazı aylarında, fazla buharlaşmadan dolayı nehrin ağzında çok az su olur. Arkadaşlarınız orada takılmış olabilirler. Gecikmelerinin sebebi belki de budur…”
       Aradan birkaç saat daha geçti. Gerek vahşi yaban hayatı, gerekse doğal bitki örtüsünün çekici güzelliğinden etkilenen, ancak uygun olmayan bir arazide böyle uzun yürüyüşlere alışık olmayan genç astronom yorulmuştu. Elli metre kadar önünden hızlı hızlı ilerleyen Mokum’a seslenerek;
       “Senin avcı bacakların bende yok Mokum, biraz dinlenelim!” diye bağırdı.
       Nehir kıyısını takip etmekte olan Mokum tam bu sırada durmuş, havayı dinliyordu.
       “Bir ses duyar gibi oldum Bay Emery!” dedi.
       “Ne gibi bir ses Mokum?”
       “Tam olarak algılayamadım Bay Emery. Onun için suya gireceğim.”
       Genç bilgin şaşırmıştı:
       “Suya mı gireceksin, ama neden?” diye sordu.
       Mokum onu;
       “Su, sesleri havadan daha iyi iletir. Eğer gelen bir nehir vapuruysa, buradan çok daha güzel duyabilirim,” diye yanıtladıktan sonra nehre girdi ve kulağını suya dayadı.
       Birkaç saniye süren dikkatli bir dinlemeden sonra, sevinç içinde;
       “Evet, aldanmamışım!” diye seslendi. Bir iki kilometrelik mesafeden kuvvetli bir ses algılıyorum. Sanki bir şey sulara çarpıyor. Herhalde vapurun pervanesi olacak. Beklediğimiz konuklar geliyor galiba Bay Emery.”
       Gerçekten, kısa bir bekleyişin ardından, ince bir duman sütunu göründü.
       Emery;
       “Çağlayana dönelim Mokum,” dedi. “Burası bir vapurun yanaşmasına pek elverişli görünmüyor.”
       Emery’nin görüşüne uyarak geri döndüler. Dönüş yolunda ise Mokum, hızlı hızlı yürümüyor, sanki uçuyordu.
TANIŞMA
       Küçük nehir vapuru, uygun bir yere yanaştığında; bekleyenlerle beklenilenlerin tanışmaları çok kısa sürdü. Vapurdan inenler arasında, önemli bir konumda olduğu hemen anlaşılan biri;
       “Ben, Cambridge Rasathanesi’nden Albay Everest!” diyerek kendini tanıttı. “Gördüğünüz gibi, bu bir Rus-İngiliz ortak bilim ekibidir. Bay Mathieu Strux -ki kendisi aynı zamanda Rus grubunun şefidir-, Bay Nicolas Palander ve Bay Michel Zorn ekibin Rus grubunu, Bay John Murray siz ve ben de ekibin İngiliz grubunu oluşturuyoruz.”
       Sıra William Emery’de idi; o da önce kendini, daha sonra rehberleri olacak avcı Mokum’u tanıtıp, her birinin ellerini tek tek sıktı. Bu arada, dünyaca tanınmış bu gök bilginlerinin, Afrika’nın bu kurak bölgesine neden gelmiş olduklarını henüz bilmediğini düşünüyor, kendisine gönderilen mektupta bu konuda tek bir kelime bile edilmemesini hayretle karşılıyordu.
(Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz