Ama İki Yüz Yetmiş İkinci Gece Olunca

A

     Demiş ki;

     Savurgan Ebül Hasan’ın hâlâ elinde bulunan tek hazine, esire Canayakın işte böyleymiş. Ve Ebül Hasan, bir daha geri dönmeksizin dağılıp giden mal varlığının durumunu düşünerek, onu uykudan eden ve yiyip içmekten alıkoyan bir perişanlığa düşmüş ve de yiyip içmeksizin ve uyumaksızın üç gün, üç gece geçirmiş; öyle ki, esire Canayakın onun ölümünü görür gibi olmuş ve ne pahasına olursa olsun onu kurtarmaya karar vermiş.
     Giyilmeye değer durumdaki giysileriyle, elindeki kalan mücevher ve süs eşyalarıyla donanmış ve dudaklarında ümit veren bir gülüşle efendisinin yanına gelerek ona, “Tanrı, benim aracılığımla seni sıkıntılarından kurtaracaktır. Bunun için, beni, Abbasi Hanedanı’ndan gelen beşinci halife Emir-ül-Müminin Harun Raşit’in huzuruna çıkarman ve benim için, satış bedeli olarak, on bin dinar istemen yeter! Eğer bu bedeli yüksek bulursa, ona, ‘Ey Emir-ül-Müminin, bu genç kız daha da fazla eder, bunu deneyerek anlayabilirsin! O zaman gözünde değeri yükselecek ve benzeri olmadığını göreceksin; ve gerçekten Halife efendimize hizmet etmeye layıktır!’ dersin!” demiş.
     Ve de çok ısrar ederek, fiyatı düşürmekten kaçınmasını öğütlemiş. O ana kadar güzel cariyesindeki nitelik ve yetenekleri fark etmemiş olan Ebül Hasan, onda bulunabilecek değerleri artık takdir edebilecek durumda değilmiş. Sadece ileri sürdüğü fikrin fena olmadığını ve başarılı olması ihtimali bulunduğunu anlamış.
     Ve hemen o saatte ayağa kalkmış ve Canayakın’ı peşine takarak Halife’nin huzuruna götürmüş ve orada cariyenin kendisine söylemeyi önerdiği sözleri tekrarlamış. Bunun üzerine Halife kıza doğru dönerek ona, “Senin adın ne?” diyerek sormuş. Kız da, “Bana Canayakın derler!” demiş. Bunun üzerine Halife, “Ey Canayakın, bilgi alanında uğraşmışlığın var mı? Bana ilgilendiğin bilgi alanlarının çeşitli dallarını sayabilir misin?” diye sormuş. Kız da, “Ey efendim, nahiv, şiir, medeni hukuk, şer’i hukuk, musiki, yıldızbilim, hendese, miras hukuku ve içtihatları, büyü kitaplarının ve eski elyazmalarının çözümlemeli okunuş konularını inceledim. Kuran-ı Kerim’i ezbere bilirim ve yedi ayrı makamdan okuyabilirim; surelerin, ayetlerin ve bölümleriyle çeşitli kısımlarının adedini bilir ve de her birinin kaç satır, kaç sözcük ve kaç harften oluştuğunu, bunların ne kadarının sesli, ne kadarının sessiz olduğunu, hangi surelerin Mekke’de indiğini ve yazıldığını, hangilerinin Medine’de indiğini ve yazıldığını kesinlikle belirleyebilirim; yasaları ve nasları, bunların geleneklere göre ayrımlarını ve doğruluk derecelerini bilirim; mantık, mimarlık ve felsefeye yabancı değilim; sözsellik, dili iyi kullanma, hitabet ve şiir kuramlarından da anlarım; güçlüğe uğramadan şiir düzenleme ve uyumlu olarak yapılandırmada becerim vardır; sıradan kişiler için basit ve akıcı dizeler ortaya koyduğum gibi, sırf zevkleri ince olanların anlayışlarına da doyum sağlayacak karmaşık ve anlaşılması güç dizeler de yazabilirim ve bunları bazen karanlığa boğarak veriyorsam, bu, dikkati daha iyi çekmek, ince ve narin konuları çözecek ruhlarda hayranlık uyandırmak içindir. Sonuç olarak, yaşamda pek çok şey öğrendim; öğrendiklerimi de unutmadım diyebilirim. Tüm bunlarla birlikte, mükemmel şarkı söylerim ve bir kuş gibi raks ederim; ut ve flavta çaldığım gibi, tüm telli sazları da ustalıkla kullanabilirim; ve elli çeşitli makam üzerinden icrada bulunabilirim. Ve de, şarkı söyleyip oynadığım zaman, beni görüp işitenler âdeta çarpılırlar; giysilerime bürünmüş, kokularımı sürünmüş, salınarak yürürken, göreni kahrederim; kalçalarımı sallarsam, yıkarım; göz kırparsam, deler geçerim; bileziklerimi oynatarak kör ederim; dokunursam eğer, yaşam veririm; çeker gidersem, öldürürüm! Tüm sanatlara kendimi vermişimdir; bu konuda o denli ileri gitmişimdir ki, ancak bilgelik kazanmak için uzun yıllar emek vermiş ender kişiler sanat ufkumun derinliğini fark edebilir!” demiş.
     Halife Harun Reşit bu sözleri işitince, şaşırmış kalmış ve bunca sözsellik ile birlikte bunca güzelliğin bir arada bulunmasından ve bunca bilgiyle, önünde gözleri saygıyla yere eğilmiş genç kızın tazeliğinin bağdaşmasından büyülenmiş. Sonra Ebül Hasan’a dönmüş ve ona “Esirenin bilgisini denetlemek ve bundan güven duymak ve de güzel olduğu kadar gerçekten bilgili olup olmadığını herkesin içinde ve kesin bir tarzda anlamak için şimdi emir verip bütün üstat bilginleri çağırtacağım. Bu deneyde başarı sağlarsa, sana sadece on bin dinar vermekle kalmayacak, böylesine bir harikayı bana getirmiş olduğun için seni onurlandıracağım. Ama tersi çıkarsa, hiçbir şey olmayacak ve kız sende kalacaktır!” demiş.
     Sonra, toplantı sürerken, çağının en büyük bilgini olan ve insanla ilgili tüm bilimlerde yetki sahibi bulunan İbrahim bin Seyyar’ı ve onunla birlikte tüm şairleri, dilbilimcileri, Hafız-ı Kuran’ları, yıldızbilimcileri, tabipleri, filozofları, müçtehitleri ve ilahiyatçıları da çağırtmış. Hepsi de sarayda bulunmak için acele etmişler ve kendilerinin ne gibi bir nedenle çağırıldıklarını bilmeksizin sarayın toplantı yerinde bir araya gelmişler.
     Halife onlara buyruk verince, hepsi birden çepeçevre halı üzerine oturmuş; orta yere yerleştirilen bir altın iskemlede de yüzü ince bir örtüyle örtülü olduğu halde aradan parlayan gözleri ve gülen dişleri sezilen Canayakın adlı genç kız yer almış…

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabah olduğunu görerek yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz