Ama İki Yüz Yetmiş Dokuzuncu Gece Olunca

A

     Demiş ki;

     … İğdiş olmaya ve kıldan giysilere bürünmeye karar verdiklerinde,” diye cevap vermiş.
     Bilgin, Canayakın’ın verdiği bu yanıtları işitince, “Ey Emir-ül-Müminin, bu kızın bilgiden yana eşi bulunmadığına tanıklık ederim!” diyerek haykırmış.
     Bunun üzerine Canayakın şeyhe bir soru sorma izni istemiş ve ona, “Bana, Kuran’ın hangi ayetinin kaf harfini yirmi üç kez içerdiğini, hangisinin mim harfini on altı kez, hangisinin de ayın harfini yüz kırk kez tekrarladığını söyleyebilir misin?” demiş.
     Bilgin, en küçük bir açıklama yapmaksızın, ağzı açık öylece bakakalmış ve Canayakın, onun da harmanisini aldıktan sonra, hemen, sorduğu ayetleri, oradakilerin hepsinin şaşkınlığını uyandırarak belirtmiş.
     Bunun üzerine toplantının orta yerinde tıp alanındaki bilgisiyle seçkinleşmiş ve yazdığı kitaplarla ünlenmiş bir bilgin ayağa kalkmış. Canayakın’a dönmüş ve “Dinsel konularda harika konuşmalar yaptın. Şimdi bedensel konulara geçmenin sırasıdır. Ey güzel esire, bana, insan bedenini, oluşumunu, sinirlerini, kemiklerini ve omurgalarını ve Adem’in neden Âdem diye anıldığını açıklayabilir misin?” demiş.
     Kız, “Adem’in adı Arapça’da deri ve yeryüzünün kabuğu anlamına gelen adim’den gelir ve dünyanın çeşitli kısımlarının toprağından oluşmuş çamurdan yaratılmış ilk insana da bu ad verilmiştir. Gerçekten, Adem’in kafası Doğu toprağından, göğsü Kâbe toprağından, ayakları Batı toprağından oluşmuştur. Tanrı insan bedenini yedi giriş kapısı ve iki çıkış kapısı oluşacak şekilde düzenlemiştir: iki göz, iki kulak, iki burun ve bir ağız olarak giriş kapıları ve biri karnın altında ön kısımda, öteki bedenin ardında olarak iki çıkış kapısı. Sonra Yaradan, Âdem’e belirli bir mizaç ve huy vermek için dört öğeyi: su, toprak, ateş ve havayı onda birleştirmiş. Böylece, ateşin doğasında olan, ateş gibi çabuk kızar; toprağın doğasında olan, toprak gibi kurudur. Soğuk ve nemli suyun doğasında olan, ağırkanlıdır; sıcak ve kuru hava doğasında olan, kanlı canlıdır. Bundan sonra Tanrı, insan bedeninin yapısını tamamlamış. Üç yüz altmış damar ve iki yüz kemik yerleştirmiş bedene. Ve ona üç yetenek tanımış: yaşam yeteneği, üretim yeteneği ve iştah yeteneği. Sonra bu bedene bir yürek, bir dalak, akciğerler, altı kulaç bağırsak, karaciğer, iki böbrek, bir beyin, iki yumurta, bir sinir zebb ve bir deri katmış. Tanrı yüreği göğsün sol tarafına oturtmuş, onun altında mide yer almış, yürek için yelpaze oluştursun diye akciğerler, yüreğin bekçiliğini yapsın diye sağ yanda karaciğer, yine aynı maksatla birbirine katışan bağırsaklar ve de kaburga kemikleri koymuş. Baş için yaptıklarına gelince, baş, kırk sekiz kemikten oluşmuştur; göğse gelince, erkeklerde yirmi dört kaburga kemiğinden, kadınlarda yirmi beş kaburga kemiğinden oluşmuştur: bu fazla kaburga kemiği, sağda bulunur ve çocuğun ana rahminde tutunmasına ve onu desteklemeye yarar,” diyerek yanıt vermiş.
     Tabip bilgin, şaşkınlığını tutamayarak sormaya devam etmiş: “Şimdi bana hastalık belirtilerinden söz edebilir misin?”
     Kız, “Hastalık belirtileri dışsal ve içsel olarak ikiye ayrılır ve hastalığın türünün tanınmasına ve ağırlığının derecesini bulmaya yarar. Mesleğinde uzman olan, aslında, sırf hastanın nabzını tutmakla tanı koyar: aynı şekilde ağzının kuruluğuna, ateşine, karnın katılığına, bedenin soğukluğuna ve nemliliğine bakar; gözlerinin sarılığından karaciğerinin bozuk olduğunu; sırtının eğikliğinden akciğerlerine ağır şekilde hastalık bulaşmış olduğunu anlar. Hekimin gözlemlerine yol açan içsel belirtilere gelince, bunlar da: kusmalar, ağrılar, ödemler, dışkı ve idrardır,” diyerek yanıt vermiş.
     Hekim “Baş ağrısının nedenleri nedir?” diye sormuş.
     Kız, “Baş ağrısı esas olarak beslenmeye bağlıdır; daha önce yenmiş olan gıda öğütülmeden mide doldurulduğunda ya da acıkmamış durumdayken yemek yendiğinde, yanlış beslenme dolayısıyla baş ağrısı olur. Yeryüzünü saran tüm hastalıkların nedeni oburluktur. Yaşamını uzatmak isteyen kişi, tokgözlü, azla yetinir olmalı ve dahası, erken kalkmalı, uykusuzluktan kaçınmalı, kadınlara fazla düşkün olmamalı, sülük tutma ve hacamatı kötüye kullanmamalı ve nihayet karnını gözetmelidir. Bunun için karnı üç bölge olarak ele almalı; bir bölümünü beslenmek için, diğerini su için kullanmalı; üçüncü bölümü ise rahat soluk almak ya da ruhun orada rahatça var olması için boş olarak kullanmalı! Aynı şey, uzunluğu on sekiz karış olan bağırsaklar için de söz konusudur,” diye yanıtlamış.
     Hekim “Sarılığın belirtileri nelerdir?” diye sormuş.
     Kız, “Sarılık, ateşli bir hastalık olup benzin sararması, ağzın acılık duyması, baş dönmeleri, nabız atışında düşüklük, kusmalar ve kadına karşı cinsel isteksizlikle belirginleşir. Bu hastalığa tutulanlarda büyük sakatlıklar görülür: bağırsaklarda ülser, zatülcenp, bedende su toplanması ve ödemler ve bedeni zayıflatan ağırlıkta can sıkıntısı gibi… Bu sonuncusu cüzam yapabilir,” diye yanıt vermiş.
     Hekim “Çok güzel! Peki, tıp kaça ayrılır?” demiş.
     Kız “İkiye ayrılır: hastalığın incelenmesi ve tedavinin incelenmesi” diye yanıt vermiş.
     Hekim “Görüyorum ki, bilginin hiç eksiği yok. Peki, bana, en iyi suyun hangisi olduğunu söyleyebilir misin?” demiş.
     Kız “İçine bazı harika kokular serpilmiş ya da sadece tütsü dumanıyla kokulandırılmış ve gözenekli bir testiye konmuş olan saf ve taze su en iyisidir. Bu da yemek yendikten epeyce sonra içilmelidir. Böylece her tür hastalıktan korunulabilir ve Peygamberimizin, ‘Mide, tüm hastalıkların kabul yeridir ve peklik her tür hastalığın nedenidir ve temizlik tüm tedavilerin birincisidir‘ sözleri uygulamaya konulabilir” diye yanıt vermiş.
     Hekim, “Tüm yiyeceklerin içinde en mükemmel yemek hangisidir?” diye sormuş.
     Kız “Pek uzun hazırlıklar yapılmadan ve rahat bir vicdanla yenen, bir kadının eliyle yapılmış yemektir. Bütün yemekler içinde ‘tarit‘ diye anılan ve et ile et suyuna batırılmış ekmekten oluşan yemek, Peygamberimizin üçüncü karısı ve bütün kadınların en erdemlisi olan Ayşe’nin yaptığı gibi, en iyi yemektir,” diye yanıt vermiş.
     Hekim, “Meyveler hakkında ne düşünürsün?” diye sormuş.
     Kız, “Koyun eti ile birlikte en sağlıklı besin maddesidir. Ama mevsim geçince yenmemelidir,” demiş.
     Hekim, “Bize şaraptan söz et!” demiş.

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabah olduğunu görerek yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz