Dişi Kurdun Rüyaları (4)
Dişi Kurdun Rüyaları (4)

Dişi Kurdun Rüyaları (4)

Dördüncü Bölüm
     Abdias, İnga Fedorovna’ya birçok mektup yazmış, o da cevaplarını postrestant olarak yollamıştı: Çünkü Abdias’ın belli bir yeri yoktu. Annesini kaybettiği zaman pek küçüktü. Hem dini hem de diğer konularda oldukça geniş kültürlü ve çok iyi yürekli bir insan olan babası Kallistratov ise, olanca varlığı ve gücü ile kendini iki evladının eğitimine adamıştı. Abdias’tan üç yaş büyük olan ablası bir pedagoji enstitüsüne girmek istemiş ve bu amaçla Leningrad’a gitmişti. Ama sosyal durumu yüzünden enstitüye kabul edilmemişti. Din işlerinde çalışan bir babanın kızı olması, eğitimle ilgili her işi yasaklıyordu ona. Bir mühendis okuluna girmek zorunda kalmış, sonra endüstri desinatörü olarak bir iş bulmuş, sonunda Leningrad’a yerleşmiş ve burada evlenmişti. Abdias ise din adamı olmak istemişti. Asıl arzusu bu idi. Barbara’nın karşılaştığı durumu dikkate alan babası da aynı şeyi istemişti Abdias için. Oğlu papaz okuluna girince çok sevindi, gurur duydu. Hayalinin gerçekleşmekte olduğunu düşünerek mutlu oldu. Tanrı dualarını kabul etmişti. Oğlunun eğitimi için harcadığı emekler boşa gitmeyecekti.
     Ama, diyakos, oğlunu papaz okuluna soktuktan az sonra öldü. Belki, ölmesi iyi bir şanstı. Çünkü kendini, yerküre gibi ebedi olarak insanlara şaşmaz ve değişmez şekilde verilmiş o iman gücünün ve gerçeklerinin araştırmasına verdiği bir sırada, oğlunun kafasında gelişen şeytanca düşüncelere, onun mezhep sapkınlığı içinde mahvolup gitmesine herhalde dayanamazdı.
     Abdias gazetede bir iş bulunca, kendini bildi bileli babasıyla birlikte oturdukları diyakosluğa ait küçük daire, yeni atanan bir papaza verildi ve Abdias’tan bu daireyi bir an önce boşaltması istendi. Çünkü artık onun kilise ile en küçük bir ilişkisi kalmamıştı.
     Abdias ablasına bir mektup yazdı, ondan hatıra olarak saklamak istediği bir şey varsa gelip almasını istedi. Saklanacak gibi şeyler daha çok aileye ait ikonalar ve bazı eski tablolardı.
     Bunları Barbara aldı. Abdias ise babasının kütüphanesini tercih etti. Bu, iki kardeşin son buluşmaları oldu. Çünkü kader onları ayırmıştı ve artık hiç görüşemeyeceklerdi. Ama araları iyiydi. Herkes kendi yolunda gidiyordu ve Abdias da o zamandan beri özel mülklerde kira ile oturuyordu. Önceleri birkaç odalı ev tutmuş, sonra, parasızlık yüzünden, birçok kişinin bir odada yattığı yerlerde kalmaya başlamıştı.
     Yazdığı mektuplarda adres bildirmeyişi, postrestant’lara yazılmasını isteyişi işte bundandı. Orta-Asya’ya, beyaz zehir kaçakçılarıyla ilgili bir röportaj yapmak üzere işte o dönemde gitmişti. Kendisinden çıkmıştı bu fikir: Mujunkum ve Çuısk bozkırlarında yetişen ve Avrupa gençleri arasında kullanımı gittikçe artan haşhaş kaçakçılığının hangi yollardan yapıldığını araştırmak ve yazmak istiyordu. Bu haşhaş, onun benzeri olan marihuana gibi, yaban kenevirinden başka bir şey değildi. Yaprakları, özellikle de çiçekleri ve polenleri, insana tuhaf hayaller gösteren bir güce sahipti. Onu içen önce neşelenir, hayali bir mutluluk duyar, sonra, dozunu arttırdığı ölçüde bir dermansızlık hisseder, daha sonra da saldırgan olur, çevresi için tehlikeli olabilecek çılgınlıklar yapardı…
     Abdias Kallistratov Gezi Notları başlığı ile gezisini anlatmıştı. Bu notların arasında bir kurt ailesiyle karşılaştığını, heyecan ve korku dolu anlar yaşadığını da yazmıştı. Başından geçen bu olayın onu allak bullak ettiği anlaşılıyordu. Fakat, önceleri yazı işleri tarafından heyecanla karşılanan röportajı daha sonra ertelenmiş ve sonunda askıya alınıp unutulmuştu.
     Kaderin karşısına çıkardığı İnga onun için dünyanın en değerli, en sevgili insanıydı. Varlığını devam ettirmek için gerekli gücü veren, onun dertlerini paylaşan tek kişiydi. Ona yazdığı mektuplarda başarısızlıklarını, endişelerini, her şeyi anlatıyordu. Az sonra, bu genç kadınla mektuplaşmasının hayatının en önemli işi, belki de var oluşunun gerçek sebebi olduğunu anlamıştı.
     Bir daha mektubu gönderdikten sonra yazdığı konularda düşünmeye devam eder, kendi kendine bir çeşit yorum yapardı. Uzaktan bağlantı kurmanın tuhaf bir şekliydi bu: Düşünceleri, acı çeken ruhundan, zaman ve uzay içinden sürekli olarak yayılan ışınlardı sanki.
     … Son mektubunun ilk kelimeleri üzerinde uzun uzun düşündüm: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adı ile cümlesi, belki sizi şaşırtmıştır. Ben, bu sözlerin çok önem taşıdığı bir geleneğe göre yetiştim. Bu sözler benim için bir ruh diapazonu gibidir. Bir murakabeye dalabilmek için her ciddi konuşmaya bu sözlerle başlamak benim için bir alışkanlık oldu. Benim kilise ile ilgili geçmişimi ve papaz okulundaki maceramı bir kere daha hatırlatması pahasına da olsa, bu kuraldan vazgeçmek istemedim.
     Size karşı beslediğim duygular, bana özgü bazı hususları saklamaktan beni menediyor. Benim hakkımda bilmediğiniz hiçbir nokta kalmasın istiyorum. Beni çok meşgul eden bir başka şey daha var… Mektuplarımda siz diye hitap ediyorum, oysa birbirimizden ayrılırken senli benli konuşmaya başlamıştık.
     Israrla beni affetmenizi istiyorum, sizden ayrılalı pek az bir zaman geçmesine rağmen bana bir şeyler oldu. Biraz kaprisli, biraz değişken olan her insan, davranışları için mazeret bulur. Bu da basit bir gözlem. Uzaktan siz diye hitap ederek yazmama izin verin. Siz diye hitap etmek benim için gerçekten daha kolay oluyor. Tekrar görüşmemiz nasip olacaksa, ki benim en değerli, en gizli hayallerimin kaynağı budur (bu hayaller benim çocuklarım gibidir. Onları besliyor, beşiklerini sallıyorum, bundan asla vazgeçmiyorum. Onları hayalen bu kadar çok seviyorsak, gerçek çocukları kim bilir nasıl çok seveceğimizi ve bunun ne büyük bir mutluluk olacağını da düşünüyorum) ve böyle hayal ettiğim zamanlar, ruhum yavaş yavaş, sonsuz derecede özlenen, o sınırsız ilahi güzelliğe doğru yükseliyor ve kendimde olmadan hiçliğin, yokluğun tehdidine karşı koyacak gücü bulabiliyorum.
     Belki aşk ölümün antitezi olduğu içindir bu; bizim için doğuş esrarını izleyen hayatın esasını oluşturan bir andır. Bütün bu düşünceler bende, tekrar buluşmamız için bir yakarışa dönüşüyor. Eğer duam kabul olursa, sizi hiç sıkıntıya sokmamaya ve yine sen diye hitap etmeye söz veriyorum. Ama şimdi o kadar çok söyleyeceklerim var ki…
     Hatırlarsınız İnga Fedorovna, seyahatimle ilgili yazılarım yayınlanır yayınlanmaz size gönderecektim, bu hususta anlaşmıştık. Bu genç haşhaş kaçakçıları hakkında öğrendiklerimden pek emin değilim. Modern dünyamızın karşılaştığı bu acıklı uyuşturucu meselesini çeşitli yönleriyle ele alan yazılarımın yakın bir gelecekte yayınlanacağından da emin değilim. Modern dünya diyorum, çünkü, yaban keneviri bilinmeyecek kadar eski zamanlardan beri bozkırda yetişiyor ama on beş yıl öncesine kadar, yerli halkın dediğine göre, bu pis bitkiyi, uyuşturucu kullananların deyimi ile bu ot’u, ne içmek için, ne de başka bir amaçla toplayan hiç yoktu (Bunu size hatırlatmam tamamen yersiz, çünkü siz bu alanda uzmansınız, ama beni bağışlayın İnga Fedorovna, başladığıma göre bitirmeliyim ve özellikle de size anlatmalıyım, böylece bu seferim bir işe yaramamış olur). Evet, bu hastalık çok yenidir ve bunda Batı’nın etkisi çok büyük olmuştur.
     Şimdi bana, sözde uzman yetkililere sunmak için basit bir rapor yazmamı teklif ediyorlar. Gerçekten akıl almaz bir şey! Budalaca bir sansürden başka anlamı yok bunun. Yersiz bir endişe bu. Onlara göre, uyuşturucunun gençlerimizi kırıp geçirmesinin açıklanması prestijimize indirilen bir darbe olacakmış.
     Çok gülünç, isyan ettirici bir iddia bu! Tam devekuşu politikası dedikleri şey! Bu kadar pahalıya, böylesine büyük bir bedele mal olacak o sözde prestijin ne yararı olacak?
     Bu satırları okurken, hoşgörülü gülümsemenizi görür gibi oluyorum. Evet, saf yürekli öfkelenmem karşısında, kaşlarınızı çatmıyorsanız, mutlaka gülüyorsunuzdur. Kaşlarınızı çattığınız zaman da çok sevimli oluyorsunuz. Surat astığınız zaman yüzünüz daha da saflaşıyor ve ilahi sırrı anlamaya çalışan genç bir rahibe gibi ilham dolup nurlanıyor. Çünkü İsa’nın gelinlerindeki bütün bu güzellik, onu canlandıran, hareket ettiren ruhun nefesindedir. Bu sözleri yüksek  sesle, özellikle de başka insanların yanında söyleseydim, aşırı bir iltifat sayarlardı. Ama, daha önce de yazdığım gibi, ben sizinle, nasıl düşünüyor ve duyuyorsam öyle konuşuyorum, hiçbir şeyi abartmaya ya da küçültmeye gerek görmüyorum. Endişeli olduğunuz zaman yüz hatlarınız bana bir Rönesans madonnasını hatırlatır. Bende böyle bir çağrışım yapmasını, benim sanat ya da artistik bilgimin kıtlığına verin. Her ne ise, umarım benim gönüller dolusu samimiyetime inanıyorsunuzdur…
     Zaten aramızda her şey böyle başladı: Siz bana daha ilk konuşmamda inandınız ve o gün benim hayatımda yeni bir dönemin başlangıcı oldu…
     Bugün, röportajımla ilgili haberleri öğrenmek için gazeteye döndüm: Değişen hiçbir şey yok, yakında yayınlanacağına dair en ufak bir ümit ışığı yok, önce büyük hayranlıkla kabul edilen gezi notlarımın şimdi hiç kimseyi niçin ilgilendirmediğini az çok mantıklı bir şekilde anlatan da yok. Oysa beni ne coşkuyla, ne vaatlerle karşılamışlardı! Yazı işleri müdürü vebadan kaçar gibi kaçıyor benden. Telefonla konuşmak da imkansız. Sekreterinin dediğine göre, bir anlık boş zamanı yokmuş. Toplantıda, konferansta ya da sekreterin üstünü basa basa söylediğine göre üstleriyle görüşmelerde bulunuyor her zaman.
     Şimdi yine çok iyi bildiğim caddeleri arşınlıyorum, doğup büyüdüğüm şehirde bir yabancı gibi hissediyorum kendimi. Sanki ben burada doğmadım, burada büyümedim. Ruhum öylesine boş ve soğuk! Eski arkadaşlarımdan bazıları bana selam bile vermiyorlar: Onlar için ben sabık bir kudas, bir sapkın, papaz okulundan kovulmuş bir papaz eskisiyim. Yalnız, kalbimi ısıtan tek şey, kafamdan çıkmayan, beni terk etmeyen tek bir düşünce var: O kadınla yazışmalarım. Yürürken ona ne yapacağımı, onu neyin ilgilendireceğini, düşüncelerimi onunla paylaşmak için gelecek mektubumda neler söyleyebileceğimi düşünüyorum hep. Bir gün, varoluş sebebimi, bir kadını düşünmek ve ona ateşli mektuplar yazmak şeklinde özetleyeceğime hiç inanmazdım. Onunla ilk karşılaştığım bu yerde yeniden buluşma fırsatını bekliyor, sabırsızlanıyor ve bunu düşünmekten başka bir şey yapamıyorum. Benden başkaları da şüphesiz böyle anları yaşamış, aşk onlara hayatlarının asıl amacı, tek sevinç kaynağı olarak görünmüştür. Ben onlardan farklı olarak ölünceye kadar hep seveceğim ve bu sevgide ben, varlığımın en yüce anlarını bulmak, görmek istiyorum…
     Röportajımı yaz başlarında yazdım, ama şimdi bulvardaki ağaçlar yapraklarını dökmeye başladılar bile. Gazetede projemi önce çok iyi karşılamışlardı, bir an önce gitmem için tahrik etmişlerdi beni, ama röportajı yazdıktan sonra, böyle birden bire sönüverecekleri hiç aklıma gelmezdi. Onların yayın organları sadece iyi haberler vermelidir şeklindeki zırva prensibine ve bunun ne işe yarayacağına hiç aklım ermiyor.
     O zamanlar beni asıl düşündüren o meçhul diyarlara yapacağım yolculuktu. Benim gibi mütevazı bir taşralı için çok çekici olan bu yerlere nihayet gidebilecektim. Fikirlerim de orijinaldi, basit bir gözlemci olarak gitmeyecektim oraya. Kaçakçıların arasına sızacak ve onlardan biri gibi görünecektim. Gerçi ben o genç satıcı ve müşterilerin çoğundan biraz daha yaşlıydım ama aradaki fark şüphe uyandıracak kadar değildi. Yazı işlerindeki arkadaşlarım da eski jean pantolonum ve yine eskimiş spor ayakkabılarımla tıpkı onlardan biriymiş gibi görüneceğimi söylemişlerdi. Yalnız sakalımı tıraş etmeliydim.
     Ben de bu tavsiyeye uydum ve hareketimden az önce tıraş oldum. Hafızama güvenerek, notlarımı yazacak kâğıt bile almadım yanıma. Giriştiğim bu işte başarılı olmak hayali bir önem taşıyordu:
     Bu çevreye bizzat girmeli, bu çocukların gerçek kimliklerini, onları bu yola iten kolay para kazanma dışındaki gerçek sebeplerin neler olduğunu öğrenmeliydim. Bu konudaki sosyal, ailevi ve özellikle psikolojik faktörlerin hepsini anlamalıydım. Bu faktörler varsa, olayları içinden görüp yaşayarak incelemek gerekiyordu.
     Mayıs ayında bütün hazırlıklar bitti. Kenevir tam bu ayda çiçeklenmeye başlar ve kaçakçılar da bunları toplamak için Asya bozkırlarına akın ederler. Küçük şehrimizin lisesinde tarih öğretmeni olan bir arkadaşım, Viktor Nikiforoviç Gorodet-ski, bana gerekli olan bilgileri temin etmişti. Nikiforoviç, ablamın eski arkadaşlarından biridir ve oldukça gençtir. Baş başa sohbetlerimizde bana Papaz Abdias diye hitap ederek takılırdı. Onun yeğeni olan Paşa bir uyuşturucu olayına karışmıştı. Bu facia ortaya çıktığı güne kadar, ailesi, dayısı ve herhangi bir kimse hiç şüphelenmemiş ondan.
     Nikiforoviç, güzel bir gün, izin alıp Riazan’a gitmişti. Dedesi orada oturduğu için hep giderdi Riazan’a. Hareketinden beş gün sonra, Nikiforoviç’e bir telgraf geldi. Kazakistan’ın uzak bir istasyonundan, Caslıbekov (Caslıbey Oğlu) adında biri tarafından gönderilmişti telgraf. Mahalli mahkemede sorgu yargıcı olan Caslıbekov’un Nikiforoviç’e bildirdiğine göre ablasının oğlu Paşa bir trende uyuşturucu madde ile yakalanmıştı.
     Viktor, yargıcın neden Paşa’nın babasına değil de kendisine başvurduğunu hemen anladı. Paşa babasından çok korkuyordu. Çok kaba ve sert bir adamdı babası. Telgrafı alır almaz Alma-Ata’ya giden ilk uçağa atladı, sonra da trenle bir gündüz ve bir gece yol alarak, çağrıldığı yere ulaştı. Paşa, bitkin, çaresiz ve umutsuzdu. Bu durumlarda uygulanan usule göre davası hemen görülecek ve en az üç yıl gençlere ait çalışma kampında ve sıkı bir gözetim altında kalmaya mahkum edilecekti. Delikanlı tam suçüstü yakalanmıştı ve mahkumiyet kesin görünüyordu. Nikiforoviç dili döndüğü kadar yasaların pek açık olduğunu, cezadan kurtulmasının imkansız olduğunu anlatmaya çalışmış ona. Ayrıca mahkeme huzurunda çok saygılı davranmasını, anne ve babasına olayı kendisinin anlatacağını, ara sıra kampa onu görmeye gideceğini de söylemiş. Bu görüşme Caslıbekov’un huzurunda yapılmış. Caslıbekov, bu görüşmeden sonra birden kararını açıklamış:
– Bakın Viktor Nikiforoviç, demiş, sorumluluğu üzerinize alır, yeğeninizin bu işlere bir daha bulaşmayacağına dair söz verirseniz, onun sizinle gitmesine izin veririm. Nedendir bilmiyorum ama sizin onu doğru yola sokacağınıza inanıyorum. Bununla beraber, bir gün yine haşhaşla yakalanırsa, bir sabıkalı olarak yargılanacaktır. Karar sizin.
     Nikiforoviç böyle bir teklife çok sevinmiş ve Paşa’nın sorumluluğunu üzerine almıştı. Hele yargıç aşağıdaki konuşmayı yapınca ona nasıl teşekkür edeceğini bilememişti:
– Bize yardım ederseniz çok memnun olacağım Viktor Nikiforoviç. Bir eğitimci olarak basında bir kampanya başlatırsanız, herhalde etkili olur. Biz bu tür suçlarla ancak suç işlendikten sonra ya da işlenirken uğraşabiliyoruz. Ama bu çocukları suça iten, onların kötü kişilerle, hatta gözü dönmüş canilerle böyle bir maceraya atılmalarının asıl sebebini anlayamıyoruz. Ama yine de onları yargılamak ve mahkûm etmek zorundayız. Sizin ve diğer bazılarının telgrafım üzerine hemen harekete geçmeniz gerçekten bir şanstır. Ailelerin gelmesi işimizi çok kolaylaştırıyor. Ama bazıları, hatta büyük çoğunluk, kalkıp gelmek zahmetine katlanmıyorlar. Bu yüzden de on beş yaşında çocuklar, çalışma kamplarında, zor şartlar altında bulunuyor. O kamplarda ne oluyor? Ne öğreniyorlar? Oradan çıktıkları zaman gönülleri kırık oluyor ve hayatları boyunca öyle kalıyorlar. Çok iyi anlarsınız ki, hapsetmek çare değildir, hapishaneler hiç bir yere götürmez. Bunları görmek insanın içini karartıyor; inanır mısınız ki yalnız geçen sene bu gençlerden yüz kadarını, bizim yargı sınırlarımız içinde kalan demiryolunun bir bölümünde tutuklayıp yargıladık. Yakalayamadıklarımız da kim bilir kaç tanedir? Durmadan çoğalıyorlar, Arkhangelsk’ten Kamçalka yarımadasına kadar her taraftan geliyorlar. Öyle çoklar ki… Ama, herkesi mahkûm edemeyiz ya. Sistemleri pek mükemmel ve kılavuzları da var. Kılavuzların bazıları buralı. Onları kenevirlerin bulunduğu yerlere kadar götürüyorlar. Tabii kılavuzları da yargılamak zorundayız. Bir de trenleri durdurmaları var! Marşandiz katarlarını bozkırın ortasında durduruyorlar. Yolcu trenlerine binseler hemen yakalanırlar çünkü. Tuhaf bir madde, bir karışım bulmuşlar, barut gibi bir şey. Bunu rayların üzerine döküyorlar. Lokomotifin ışığı bu tozun üzerinde vurunca, yangın varmış gibi alev alev parlıyor. Bunu gören kondüktör de bozkırda yangın çıktığını sanıyor. Gerçekten de bu bölgede sık sık yangın çıkar. Tabii hemen treni durduruyor ve inip bakıyor. Bu sırada, yol boyunca gizlenmiş kaçakçılar, uyuşturucu dolu çantalarıyla vagonlara tırmanıyorlar. Yük katarı çok uzundur, bazen bir kilometre boyunda olur. Onun için her vagonu gözetlemek mümkün değildir. Vagonlara giren çocuklar rahatça oraya yerleşiyor ve merkez istasyonlarından birine kadar gidiyorlar. Orada inip tren bileti alıyorlar. Yolcular o kadar kalabalık ki aralarında kaybolup gidersiniz! Birkaç yıldan beri polis, uyuşturucuyu meydana çıkarmak için eğitilmiş köpekleri kullanıyor. Sizin yeğeniniz de bu köpekler sayesinde yakalandı…
     Viktor Nikiforoviç sorgu hâkiminden daha birçok bilgiler almış, bunları bana aktarmıştı. Arkadaşımla bu konuda konuşmamızdan önce doğrusu ben kendimi iyice hazırlanmış sanıyordum. Uzun zamandan beri, çağdaşlarımın kalplerine ve kafalarına ulaşabilmek için yeni yollar aramıştım. Kendimi toplumun hizmetine vermek istiyordum. Böyle demekle, bunu bir ilahi takdir gibi görmekle, belki biraz kendini beğenmiş oluyordum ama bu isteğimde samimi idim. Sanırım bunda geçmişimin de etkisi vardı.
     Bazı yazılarımda, genel deyimleri kullanarak da olsa, konuya yaklaşma fırsatını bulmuş, gençler arasında alkolizmin yaygınlaşması meselesine eğilmiştim. Batıdaki acı gerçekleri ortaya koyarak uyuşturucunun zararları konusunda da bazı yazılar yazmıştım. Ama yazdıklarım hep ikinci elden aldığım bilgilere dayanıyordu. Meseleyi daha somut, daha inandırıcı bir şekilde ele almak, sonunda kendi düşüncelerimi, herkesin bildiği ama birçoklarının da batıllaşmış bir inançla gizlemeye çalıştığı, gençler ve özellikle yeni yetmeler arasındaki uyuşturucu belasını ciddi olarak ortaya çıkarmak istiyordum.
     Uyuşturucunun kişiliği allak bullak etmesinden sadistçe cinayetlere sürüklemesine kadar her şeyi anlatacaktım. Ama bunun için verilere ihtiyacım vardı ve bunu için de yaşayarak öğrenecektim.
     İşte, Viktor Nikiforoviç o bela ile yüz yüze geldikten sonra bana endişelerini, genel bir umursamazlık ve çaresizlik karşısında üzüntülerini, o günlerde anlatmıştı. Paşa’yı o çevreden çekip almak, onu uyuşturucu satan arkadaşlarından tamamen ayırmak için, ailesi göç etmek zorunda kalmıştı. Kendi büyük dairelerini, uzak bir şehirdeki daha küçük bir daire ile değiştirmişlerdi. Viktor buna da çok üzülmüştü.
     Bu büyük seyahati yapmaya onun bu hikayesini dinledikten sonra karar verdim. Moskova’ya öğleden sonra geldim. Oradan trenle yaban kenevirlerinin yetiştiği bölgelere gidecektim. Kendilerine kolgezer diyen gruplar Kazan garında toplanıyorlardı. Daha sonra da öğreneceğim gibi pek çok ve değişik şehirlerden geliyorlardı bunlar: Kuzeyden, Baltık ülkelerinden. Büyük bir bölümü Arkhangelsk veya Klaipedadan idiler. Herhalde oralarda haşhaşı dış ülkelere giden gemicilere satmak daha kolaydı.
     Kaçakçılarla temas kurabilmek için önce, bu muazzam garda 87 numaralı hamalı bulacak, ona Paşa’nın eski arkadaşlarından birinin adını verecektim. Adını bir yere yazmıştım bu adamın. Hamalın gişe personelinden görüştüğü kimseler vardı ve kenevir ya da haşhaş toplamaya gidenlere yardım ediyordu. Tabii karşılığında para da alıyordu.
     Bütün bu işlerin nasıl organize edildiğini hemen anlayamazdım. Herhalde operasyonun iplerini gizlice ellerinde tutan biri vardı. Kolgezerlere bileti Ütü temin ediyor ve onlar da hepsi aynı trene ama tercihen ayrı vagonlara biniyorlardı. Daha geniş bilgi topladıktan sonra öğrendim ki bunların mutlaka uydukları ilk kural birbirlerini ihbar etmemek, adlarını vermemek, dolayısıyla da halk arasında mümkün olduğu kadar az konuşmaktı.
     Ben trenden Yaroslav garında inmiş ve az sonra kendimi çok iyi bildiğim meydanda bulmuştum. Başkentin üç büyük garı bu meydana açılır. Her seyahatimde bu meydandan geçerim. Moskova her zaman kalabalıktır, ama buradaki kalabalık özellikle garların içinde ve metroda korkunçtur: Her taraftan sarılır, itilir, adeta ezilirsiniz. Kendinize bir yol açmak çok zordur. Her an, gelen ve gidenlerin oluşturduğu sel sizi rastgele bir yöne iter. Buna rağmen Moskova’yı severim, şehrin daha az kalabalık olan merkezinde dolaşmaktan, sahafları ziyaret etmekten, afişlere bakmaktan, vakit bulursam Tretiakov galerisine ya da Puşkin Müzesi’ne gitmekten hoşlanırım.
     İnsan seli beni gideceğim yere doğru iterken, başkente daha önce gelişlerimde ne mutlu bir insan olduğumu ama bunu o zamanlar anlayamadığımı düşündüm. O zamanlar canımın istediği tarafa gider, keyfimce dolaşır, hiçbir endişem olmadan, kimse tarafından rahatsız edilmeden gezer dururdum. Bugün ise, karınca yuvası gibi kaynayan bu muazzam Kazan garında, o meşhur 87 numaralı hamalı bir an önce bulmam gerekiyordu. Bu hamallar, daha doğrusu şaryolarla eşya taşıyıcılar ne kadar da çoktu. Benimkinin numarası 87 olduğuna göre en az yüz kişiydiler.
     Bu kalabalıkta Ütü’yü bulmam imkânsız gibi görünüyordu. Ama yarım saat kadar bütün şaryo duraklarını dolaştıktan sonra onu başkent treninin yanında buldum. Bir yolcunun eşyalarını vagona çıkarıyordu. Valizleri, karton kutuları taşırken kontrolörlere laf atmaktan, onlarla şakalaşmaktan geri kalmıyordu. Garlarda çok bilinen şu şakasını duydum: Param varsa Kazan trenine binerim, param yoksa yaya olarak Çeşma’ya giderim.
     Biraz uzağında durdum. Nihayet yolcular kompartımanlarına yerleştiler, akraba ve dostlar pencere önlerine toplandı. Hamal soluyarak trenden indi ve o sırada elindeki bahşişi cebine aktardı. Kızıl saçlı, uzun boylu, kurnaz bakışlı biriydi. Yanına sokuldum. Alışkanlıkla az daha özür dileyerek ve siz diye hitap ederek büyük bir gaf yapacaktım, bereket versin hemen uyandım:
– Merhaba Ütü, nasılsın? dedim olabildiği kadar tabii bir tonla.
– Yuvarlanıyoruz, dedi, büyük bir bey olabilmek için bir arabası olmak yeter diyorlar Polonya da.
     Beni eskiden beri tanıyormuş gibi neşe ile cevap vermişti.
– Sen de bir bey sayılırsın, dedim şaryosunu kastederek.
– Ne yani! Biz de biliriz mangırın nereden geldiğini. Ne istiyorsun? Taşınacak eşyan mı var? Derdin bu ise kolay.
– Taşıma işimi kendim yaparım, dedim şakacı bir tonla, buraya iş için geldim ben.
– Anlat bakalım nasıl bir işmiş?
– Burada olmaz, daha sakin bir yere gidelim.
     Perona çıktık. Bu sırada tren hareket etmiş, uzun pencereler dizisi halinde geçiyordu yanımızdan. Pencerelerin gerisine insanlar yığılmıştı. Aynı anda yandaki perona başka bir katar giriyordu. Birçoğu da bekliyor ve bunların etrafını telaşlı bir kalabalık doldurmuş bulunuyordu. Başımızın üzerindeki hoparlörlerden de her dakika gelen ve giden trenler anons edilmekteydi.
     Ütü şaryosunu tenha bir yere çekti ve çevreye ihtiyatlı bir göz attı. O zaman ona Paşa’nın, asıl adı İgor olan ama kaçakçılar tarafından Mors lakabıyla anılan arkadaşının selamını söyledim.
– Ya, Mors nasıl? dedi Ütü.
– Hapı yuttu, dedim, ülseri var ve midesi yok sayılır artık.
– Söylemiştim ona böyle olacağını! dedi hamal. Eliyle kafasına vurmuş, üzüldüğünü belirten bir tonla konuşmuştu, ama tahmininde yanılmadığı için övünen ince bir belirti de vardı sesinde. Devam etti: Ona söylemiştim, aptallık etme, sonu fena olur, demiştim. Her zaman bir ekstra alırdı, tabii ipin ucunu kaçırıyordu!
     Mors’a acımış gibi bir tavır takındım. Doğrusunu söylemek gerekirse ekstranın ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Votka mıydı ya da ona benzer başka bir zehir mi bilmiyordum.
     Tanrı’ya şükür, bunun ne olduğunu ona sormak gafletinde bulunmadım. Daha sonra öğrendiğime göre, ekstra, kenevir poleninden çıkarılan bir madde imiş, uyuşturucular ona macun ya da kil diyorlarmış. Bundan Viktor Nikiforoviç de söz etmişti. Bu kilden elde edilen ekstra, haşhaş pazarında en çok aranan madde imiş, çünkü etkisi afyonun etkisine benziyormuş. Kimya laboratuvarlarında ekstra toz haline getiriliyor, sonra eroin gibi vücuda şırınga ediliyormuş. Bu maddeyi son şekliyle elde edemeyen Mors gibi küçük satıcılar onu (ekstrayı) somurarak, çiğneyerek, votka ile yutarak ya da ekmek diliminin üzerine sürerek alırlarmış. Buna da Gözde Şimşekler Çaktıran diyorlarmış. En ucuzu ve en basiti doğrudan doğruya ya da biraz tütüne karıştırarak kenevir içmekmiş. Çok içilince, dumanın etkisi daha uçucu olsa da Gözde Şimşek Çaktıran kadar etkili olurmuş.
     Bütün bu ayrıntıları ve daha birçoklarını Salkın-Göl’e yaptığım seyahatte öğrendim. Kolgezerlerin dilinde bu kelime, kenevirin yetiştiği yer anlamına gelir. Bunu bilmediğim için az daha yine açık verecektim.
– Pekala ahbap, sen de mi Salkın-Göl’e (Moğolistan’ın doğusunda akan bir nehirdir.) gideceksin? dedi. Ütü, pek önem vermiyor gibi görünüyordu.
     İlk anda ne cevap vereceğimi bilemedim. Sonra tahmin yürüterek verdim cevabımı:
– Şey… Bir bakıma evet… Oraya gideceğim.
– İyi… Dinle öyleyse: Bilet meselesini dert etme, ben hallederim. Sonrası dönüşünde, otu getirdiğin zaman halledilir: Zaten o zaman ben karışmam, o iş Dog’un…
     Tabii ben, dönüşümde güvenmem gereken kişi olan Dog’u da tanımıyordum. Zaten onunla hiç görüşmeyecektim. Hamal bana hareketin ancak bir gün sonra olacağını bildirdi. Çünkü kolgezerlerin hepsi henüz toplanmamıştı. İçlerinden ikisi Murmansk’tan gece treni ile, nereli olduğunu bilmediğim üçüncüsü de sabahleyin gelecekmiş. Bu gecikme beni hiç rahatsız etmedi. Moskova’da bir gün geçirmek hiçbir zaman fena olmazdı.
     Ertesi gün tam vaktinde garda buluşmak üzere ayrıldık (Aslında benim geç kalmam imkansızdı, çünkü bütün geceyi garda geçirmeye mecburdum). Bir sırt çantam ve topladığım otları koyacak naylon torbalarım olup olmadığını sordu bana (Küçük valizimin içine gerekli her şeyi koymuştum). Polenleri koymak için küçük bir plastik kutu ya da kavanoz almamı da tavsiye etti:
– Az bir gayretle birkaç gram kil getirebilirsin, hiç fena bir iş olmaz. Ben onlara hiç gitmedim, ama gidenler anlattı. Lekka adında bir çocuk tanırım, iki mevsimde bir araba satın alacak kadar para kazandı. Şimdi önemli bir kişiymiş gibi bütün Moskova’yı arabayla dolaşıyor: Bunun için en çok on gün çalıştı…
     Bundan sonra birbirimizden ayrıldık. Ben de hafif çantamı emanete bırakarak gezintiye çıktım. Moskova’da yaz öncesi günler en güzel günlerdir. Sonbaharın başında, havanın berrak olduğu, altın yaprakların gelip geçenin gözlerinde bile yansıdığı günler de fena değildir. Ama ben en çok ilkbaharın son günlerini severim: O dönemde hep aydınlık olan sokaklarda, alaca akşam karanlığının tan ağarıncaya kadar devam ettiği, şehri ve gökyüzünü aydınlattığı zamanlarda, gezip dolaşmak ne güzeldir.
     Bir an önce açık havaya çıkmak istiyordum, ama hatırladım ki şehrin merkezine gitmek için en kestirme ve basit yol yine metroya binmekti. Tekrar kalabalığın arasına karışmak zorunda kaldım. Yer altında, şükürler olsun ki henüz büyük kalabalık yoktu, art arda gelen karanlık ve ışıklı yerlerden geçerek süratle gideceğim yere ulaştım.
     Sverdlov Meydanında, çok sevdiğim o küçük parka da uğradım. Burası çimenlerle ve çiçek adacıklarıyla doludur. Çevresinde her yöne gelip gidenler ve sıra sıra binalar vardır. Sonra, gayri ihtiyari, yayalar dalgasına kapıldım. Manej’e doğru yürüyordum. Burada bir sergi bulacağımı ümit ediyordum ama salon kapalıydı. Eski üniversitenin ve Paşkov’un evi önünden geçip, Puşkin Müzesi yönünde Volkhonka’ya kadar yürüdüm. Meydandan ayrıldıktan sonra, Kremlin’in tuğla duvarlarının dağ sırası gibi hâkim olduğu şehrin bu bölümünde, tuhaf bir şekilde kendimi mutlu, huzurlu hissediyordum. Belki sokakların henüz sakin olmasından idi bu. Ne olaylara tanık oldu bu duvarlar ve daha nelere tanık olacaklar diyordum kendi kendime. Sakalımı kestiğimi unutarak, gayri ihtiyari birçok defa çenemi okşadım.
     Moskova’da bulunuşumun gerçek sebebi aklımdan çıkmıştı ve birden bire Kazan garının ortasına yuvalanmış o rahatsız edici şeyi düşünmekten vazgeçtim.
     Hayır, kader boş bir kelime değildir: İyi olsun, kötü olsun, bütün olayları o belirler. Beni de sokağın köşesinde umulmadık bir şans bekliyordu. Müzeye doğru yürüyor, orada bazı yenilikler göreceğimi umuyordum. Yeni şeyler yoksa bile, eski izlenimlerimi tazelemek için aşina olduğum salonlarını bir defa daha ziyaret etmiş olurdum. İşte bu sırada, müzenin parmaklıkları dibinde önüme çıkan bir çift beni durdurdu:
– Hey, bakar mısın, bilet almak istemez miydin? dedi çocuk.
     Çocuğun ayağında yeni ve portakal renkli bir çift ayakkabı vardı ve görünüşe göre ona çok küçük geliyordu. Onun ve arkadaşının yüzünde büyük bir sabırsızlık ve bundan dolayı da bir rahatsızlık seziliyordu.
– Niçin? Artık satmıyorlar mı? dedim şaşırarak. Çünkü girişte kuyruk yoktu.
– Müze için değil, konser için, ama bilet iki kişilik, ikisini de almalısın.
– Ne konseri var?
– Tam olarak bilmiyorum ama kilise korosu galiba.
– Müzenin içinde mi?
– Alıyor musun, almıyor musun? Sana üç rubleye bırakırız iki bileti.
     Uzatılan iki bileti aldım ve müzeye doğru hızlı hızlı yürüdüm. Müzede konser verildiğini hiç duymamıştım. Ama doğruymuş. Burada son zamanlarda bir çeşit klasik müzik kulübü açmışlar. Ünlü müzisyenler geliyor, oda müziği konseri veriyorlarmış. O gün -benim için mucize gibi bir şeydi- Küçük İtalyan Sarayı denilen salonda, Bulgar Kilisesi eski korosunun bir resitali vardı. Umulmadık bir şanstı bu. Ortodoks litürjisinin kurucu rahibi Jean Koukouzeles’in eserleri de çalınacak mıydı acaba? Maalesef yönetici kadın bu konuda fazla bir şey bilmiyordu. Yalnız konsere önemli kişilerin, bu arada Bulgar büyükelçisinin geleceğini söyledi. Babamdan övgüsünü çok işittiğim bu koroyu dinleme fırsatı bulduğum için heyecanlandım.
     Tehlikeli seyahatimin öncesinde bu bana Allah’ın bir lütfu, bir armağanı idi. Konserin başlamasına daha yarım saat vardı. Müzede oraya buraya bakmak yerine heyecanımı yatıştırmak ve biraz hava almak için dışarı çıktım.
     Moskova! Moskova! Moskova’da, bu şehri çevreleyen yedi tepeden birinin üzerindeydim. Mayısın o öğleden sonrasında şehir bana derin ve düşündürücü bir armoni dolu, neşe dolu görünüyordu. Çünkü kalbimi rahatsız eden hiçbir mesele yoktu ve o gün sebebini bilemediğim bir huzur vardı içimde. Ciğerlerimi şişire şişire nefes alıyordum. Gökyüzü temiz, hava çok tatlı idi ve ben müzenin demir parmaklıkları boyunca bir aşağı bir yukarı dolaşıp duruyordum.
     Birden, belki iki biletim olduğu için, beklediğim hiç kimse olmadığını düşünerek üzüldüm. Birini beklemek ne kadar iyi ve tabii olurdu. Her an karşımda görünebilirdi beklediğim kadın. Onun, caddenin karşı tarafında, geç kalmış olmanın telaşı içinde bu tarafa geçmeye çalıştığını görebilirdim. Ben de hemen korkuya kapılırdım, düşüncesiz, tedbirsiz bir hareketle arabaların arasında koşmasını istemezdim. Durması için ümitsizce el işaretleri yapardım ona. Bütün o kalabalığın içinde bana mutluluk veren tek kişi o olurdu. Ne düşündüğümü anlar, bana gülümser, onun bu tarafa geçmesinden önce ben atılırdım o tarafa. Çevik olduğum için hiçbir şeyden korkmadan, arabaların arasından geçip yanına varır, gözlerinin içine bakar, elini elime alırdım.
     Düşündüğüm, hayal ettiğim sahneyi aynen görür gibi oldum ve kendimde bir aşk hasretinin uyanmakta olduğunu hissettim. Bir kere daha, nasibim olacak kadına henüz rastlamadığımı düşündüm. Böyle birisi gerçekten var mıydı? İşi yokuşa sürmekten kurnazca bir zevk alarak, bütün ayrıntılarını işleye işleye bu durumu kendim yaratmış değil miydim? Konu üzerinde defalarca düşündüm ve her defasında yalnızlığımdan bizzat sorumlu, müşkülpesent bir insan olduğum sonucuna vardım. Şüphesiz, genç bir kızın ilgisini çekecek özelliğim de pek yoktu. Her ne ise, yaşıtlarım arasında tanıdıklarımın büyük bir çoğunluğu benden belirgin bir şekilde daha şanslı ya da daha becerikli idiler. Tek hafifletici mazeretim, papaz okulunda geçen günlerimin beni gençliğe özgü yaşama modasından uzak tutmuş olmasıydı. Benim kovulmuş olmam durumu düzeltmiyordu.
     Bütün kalbimle sevebileceğim kadın şu anda karşıma çıksaydı, ona, bizi duygu ve düşüncede birleştirsin diye, bu dini müzik resitalini dinlemek üzere benimle gelmesini teklif edecektim. Ama, birden yine şüpheye kapıldım. Belki bu koro onun için can sıkıcı, monoton, anlaşılmaz gelebilirdi. Hele kilisede değil de bir konser salonunda, değişik arzu ve çıkarlar peşinde koşan bu topluluk huzurunda böyle bir konser hiç hoşuna gitmeyebilirdi. Bu konser, mesela Bach’ın eserlerinin bir statta ya da asker yürüyüşüne alışmış bir paraşütçüler kışlasında çalınması gibi anlamsız bir etki yapmaz mıydı?
     Pırıl pırıl arabalar gelmeye başladı. Hatta bir de Intourist otobüsü geldi. Konser saatinin iyice yaklaştığını belli ediyordu bu durum. Salonun önünde de kalabalık artmıştı. İnsanlar birlikte aynı olayı beklerken, birbirlerine aynı ailedenmiş gibi görünürler. Ben de öyle görüyordum onları. Birkaç kişi orada bilet bulmaya çalıştı. İleri derecede miyop olduğu anlaşılan bir öğrenciye fazla biletimi vermek istedim, vermek istedim ama az sonra da buna pişman oldum. Çünkü herkesin içinde parasını vermeye kalktı, bozuk paralarını düşürdü, güçlükle topladı… Ona, parasını ödemeye gerek olmadığını, bu biletin bana hediye edildiğini söyledim ve salona doğru yürüdüm ama kabul etmedi, peşimden koşup bilet parasını cebime soktu. Elbette bu paraya ihtiyacım vardı, düzenli geliri olan bir insan değildim, ancak canımı sıkan bir şey daha vardı: Herkes duruma uygun bir şekilde resmi kıyafetliydi. Ben ise eskimiş bir jean pantolon, hafif bir ceket ve kocaman yol ayakkabılarımla idim. Üstelik sakalımı da kesmiştim ve sakalsız çeneme bir türlü alışamıyordum. Çünkü ben konsere gitmek için değil, kenevirlerin bittiği meçhul steplere doğru, haşhaş kaçakçılarıyla birlikte yolculuk yapmak için hazırlanmıştım. Ama bu ayrıntıların pek önemi yoktu aslında…
     Tavanı iki kat yüksekliğinde olan İtalyan Sarayı’nda sergilenen her eser kendi asıl yerinde duruyor gibiydi. Sadece salonun ortasına sık sıralar halinde konulan sandalyeler sonradan getirilmişti. Sahne, mikrofon, perde, hiçbir şey yoktu. Peykenin bulunması gereken yerde küçük bir kürsü vardı. İki dakika içinde bütün yerler doldu, bir grup da giriş yerinde ayakta kaldı. Görünüşe göre birçokları birbirini tanıyordu. Hararetli konuşmalar yapıyor, fikirlerini bildiriyorlardı. Yalnız bendim olduğu yerde sessizce duran. Kürsünün bulunduğu yere iki kadın geldi. Müze sorumlularından olan bu kadınların birincisi, öteki kadını, Sofya’da, Alexandra Nevski Katedrali müzesinde çalışan meslektaşı olarak takdim etti. Salondakiler sustular. Genç Bulgar kadın ciddi görünüşlüydü… Parlak saçlarını arkaya doğru taramıştı ve çok güzel ayakkabıları vardı. Niçin bilmem, bacaklarının güzel oluşu da dikkatimi çekti. Hafif füme renkli ve kocaman camlı gözlüğünün üzerinden bakarak bizi selamladı ve sonra oldukça düzgün bir Rusça ile açılış konuşmasını yaptı.
     Müzenin dini mimarisi, burada yer alan eski el yazmaları, ikonalar ve eski basma hazinelerinin yanında, başka hazineleri de sergilemek için, bu ölü mahzenlerde (bunu gülümseyerek ifade ediyordu) konserler düzenlediklerini söyledi. Bu konserler Orta-Çağ ezgileriydi ve Crypte adını alan bir koro tarafından yorumlanacaktı. Bu koro bu akşam buraya Puşkin Müzesi’nin daveti üzerine kendi repertuarını dinletmek için gelmişti. Ve alkışlar arasında:
– İşte Crypte! diye takdim etti koroyu.
     Korocular salona halkın girdiği yerden girdiler. On kişiydiler ve hepsi genç, hemen hemen aynı yaştaydılar. Üzerlerinde suare kıyafeti vardı: Siyah elbise, beyaz gömlek, papyon kravat ve parlak derili ayakkabılar. Yukarıda da dediğim gibi, mikrofon, ses ekipmanı, peyke ve hiçbir müzik aleti yoktu. Işıklandırma da özel değildi. Sadece hafifçe kısılmıştı ışıklar.
     Dinleyicilerin bu şan koral hakkında bir ön bilgileri olduğundan emindim, ama yorumcuların durumunu pek anlamıyordum. Kalabalık dinleyicilerin arasında, daha çok gürültü patırtı içinde elektronik çalgılar dinlemeye alışmış gençler de vardı. Bu korocular ise bana, savaş alanında silahsız dolaşan askerleri hatırlatıyor, o izlenimi veriyorlardı.
     Yan yana dizilerek yarım daire oluşturdular. Sakin, konsantre olmuş, endişesiz idiler. Tuhaf şekilde birbirlerine benziyorlardı. Belki de bu, ortak uğraşılarının bir sonucudur. Aynı şekilde giyinmiş, aynı bekleyişte, aynı duyguda idiler. Normal zamanlardaki şahsi endişeleri ne kadar büyük olursa olsun, şimdi bunları bir parantez içine almış görünüyorlardı: Tıpkı savaş anında herkesin sadece zaferi kazanma çarelerini düşünmesi gibi.
     Konseri düzenleyen kadın yönetici, füme gözlüklerinin üzerinden bakarak, ağır başlı, ciddi bir tavırla, kilise müziğinin tarihçesini anlattı. Bulgar milli ezgisinin karakterlerini belirten bazı noktalarda özellikle durdu. Sonra konserin başlayacağını bildirdi.
     Korocular hazırdı. Birkaç saniye daha nefeslerini ayarlar gibi beklediler. Sonra birbirlerine dokunacak kadar sıklaştılar. Salonda tam bir sessizlik vardı. Sanki o kalabalık uçup gitmişti oradan. Herkesin gözü korocuların üzerindeydi şimdi. Herkes kendi kendine umduklarını bulup bulamayacağını soruyor olmalıydı.
     Korocuların başı olduğu anlaşılan soldan üçüncüsü hafifçe başını eğince, sesler önce yavaş yavaş, altın tekerlekli ilahi bir arabanın sessizliğe doğru kalkışı gibi, sonra da görünmez dalgalara kapılarak yükseldi. Tükenmeyen ve hep yenilenen bir coşku ile, ardında uzun bir zafer izi bırakarak salondan taştı. Daha ilk anlarda açıkça belli oldu ki, bu koro, on kişinin bir araya gelmesiyle, yetenekleri ne olursa olsun, hemen hemen ulaşılamayacak derecede bir uyum içindeydiler.
     Eğer, çağımız müzik aletlerinden oluşan bir orkestra onlara eşlik etseydi, on sesli sütuna dayanan bu eşsiz yapı, yıkılıp giderdi. Şartların istisna şeklinde bir araya gelmesi bir mucize yaratmıştı: İlahi damga vurulan bu on kişi, aynı anda doğmuş, yaşamış ve birbirlerini bulmuşlardı. Vaktiyle hayal edilip de ulaşılamayan ve ruhtan ayrılmayan Tanrı sevgisini kalplerinde yaşatmış atalarına karşı ödevlerini yapmak duygusuyla dolu idiler. Gerçekten tarif edilemeyen ve vecd halindeki koroyu, ancak böyle bir ruh haleti açıklayabilir. Sanatlarının gücü sevgiden, her yerde var olan bir heyecan ile yüklü bu seslerin sarhoşluğundan geliyordu. Bilinçli olarak öğrenilen dini metinler sadece bir bahane, bir aracıdır. O’na apaçık hitap etmenin bir yoludur. Gerçekte insan kalbi ilk yeri alıyordu ve kendi yüceliğinin tepelerine doğru yükseliyordu.
     Fethedilmiş, büyülenmiş olan dinleyici derin hayaller içindeydi. Her biri, yüzyılların ötesinden gelen bu ışık ve gölge ezgileriyle bütünleşiyordu. Sürekli olarak kendini arayan ve hataları içinde yüzen, pek nadir olarak da bulup üste çıkan bir ruhun, eskiden yaptığı bir atılımla meydana getirdiği ezgilerdi bunlar. Her dinleyici aynı anda kulağını, bu sesi derinleştiren, bu ezgilerde birçok ruhu kaynaştıran Tanrı’ya veriyordu. Ve, her birinin hayali onu, başka bir âleme götürüyordu: Bütün hayatın örgüsünü oluşturan neşe ve ıstırabın, kaygı ve pişmanlıkların, hayal ve hatıraların oluşturduğu, insanların ebedi ve acılı bir arzu ile amaçladıkları âleme.
     Bana ne olduğunu, niçin düşünce ve heyecanlarımın bu on korocu üzerinde yoğunlaştığını anlamıyor, doğrusunu söylemek gerekirse anlamak da istemiyordum. İlk bakışta bunlar tamamen normal insanlardı, ama söyledikleri ilahi sanki benim kalbimden, benim nefeslerimden çıkıyor, benim kaygılarımdan, korkularımdan ve bugüne kadar ifadesini bulamadan birikmiş zavallı sevinçlerimden çıkıp yayılıyordu. Ve işte şimdi açılıvermiştim. Varlığım yeni bir ışıkla dolmuştu. Korocuların sanatında ilahilerin ilk ve asıl anlamını apaçık anlıyordum. Bu ilahiler hayatın çığlığı idi. Kaderini iyice yöneltmek, dünyanın engin alanlarında bir dayanak noktası bulmak ihtiyacındaydı insanoğlu. Bu evrende Tanrı’dan başka güçlerin bulunabileceğini ümit etmek gibi feci bir yanılgının çığlığı! Çok büyük bir yanılgı! Çünkü insanın kendini Yüce Tanrı’ya duyurmak arzusu da çok büyüktür. İnsan, imanını açıklamak, tövbekar olduğunu bildirmek için ne enerjiler harcamış, ne kadar çok düşünmüştür! Damarlarında akan ateşli kana, asi yaradılışlı oluşuna, ezeli isyan arzusuna, yenileşmeye susamış olmasına, daima itiraz eden bir mizaca sahip bulunmasına rağmen, imanını ispat için neler yapmamıştır! Ve bu noktaya gelmek için ne korkunç zahmetler çekmiştir! Ne veda’lar, ne mezamirler, ne büyüler, ne ilahiler, ne şamanlıklar yapmıştır! Yüzyıllar boyu ne dualar, ne yakarışlar yapmıştır. Bütün bunlar birden maddileşecek olsa, taşan okyanuslar gibi dünyayı kaplardı. İnsanın kalbinde insani acıların, insanlığın doğuşu ne kadar zor olmuştur…
     On korocu ilahi söylüyor, bilinçaltındaki çalkantılı denize dalabilelim, geçmiş bizde canlansın, onu ve eski nesillerin sıkıntılarını hatırlayalım diye, Tanrı bu korocuları bir’miş gibi bütünleştiriyordu. Sonra bizi kendimizden ve âlemden kurtarmak, var olmanın güzelliğini ve anlamını duyurmak, harikulade güzel düzeninde sevgiyi buldurmak için yapıyordu bunu. İlahilerini öyle candan, belki de bilinçaltı dürtmesiyle öyle bir vecd ile söylüyorlardı ki insanın ruhunda en yüksek coşkuyu uyandırıyordu: Normal zamanlarda, günlük kaygılar arasında, dünyanın hay-huyu içinde pek gösteremedikleri, duyamadıkları coşkuyu…
     Dinleyicilerin hepsi tam bir coşkunluk içindeydi. Yüzlerinden de belliydi bu. Bazılarının gözlerinden yaş geliyordu. Gönlüm sevinçle dolu olarak, bana böyle bir bayram sevinci gösterdiği için kaderime şükrettim. Zaman ve mekandan soyutlanmış gibiydim. Geçmiş ve şimdiki zaman, geleceğe yönelik hayallerim, bütün bilgilerim ve bütün duyularım, düşünceler denizinde birleşiyordu. Ve, bir kere daha kendime hiç âşık olmadığımı söyledim. Damarlarımda yanan aşk özlemi uygun anını bekliyordu. Bu özlem, birden bire, göğsümü delerek geçen bir acı ile çıktı ortaya.
     Kim olacaktı o kadın? Neredeydi? Âşık olmam ne zaman ve nasıl gerçekleşecekti? Birkaç defa elimde olmadan kapıya baktım: Ya buradaysa, duvarın öbür tarafında duruyorsa, hatta salondaysa ve koroyu dinliyorsa! Onun bulunmayışına çok üzülüyordum. Bu eşsiz anda hayalimi besleyen ama sıkıntı da veren ve yeniden duyduğum heyecanı paylaşmak isterdim onunla. Bir gün onunla karşılaşırsam, sonradan huzursuzluk ve pişmanlık duyarak hatırlayacağım bir şey yapmamaya söz verdim kendime…
     Birden annemi hatırladım ve ilk çocukluk yıllarımın açık bir sabahı canlandı gözümde: Bulvara hafiften kar yağıyordu ve annem küçücük mantosunun düğmelerini ilikliyordu.
     Gülümseyerek bakıyordu. Bana bir şeyler söylüyor, ben koşmaya başlıyorum ve o yine gülümseyerek beni takip ediyor… Bu sırada bir çan sesi duyuluyor şehrin yukarısında. Bu ses, babamın o anda ayin yaptığı küçük tepenin üzerindeki kiliseden geliyor… Babam… Sarsılmaz bir iman sahibi olan bu taşra diyakosu, şimdi inanıyorum ki, her şeye rağmen, Tanrı için ve Tanrı adına insanın nasıl dua edeceğini ve ayin yapacağını kesin olarak biliyordu… Ben ise, evladı olarak ona derin saygı duyuyor isem de, onun bana çizdiği yoldan apayrı bir yol tutmuştum…
     Babamın öbür dünyaya huzur içinde göç ettiğini, ama o sıralarda benim ruh bakımından bazı sıkıntılara düştüğümü hatırlayarak, büyük bir üzüntü duydum. Artık eskidiğini sandığım bir inanış şeklini reddetmekle beraber, onun büyük geçmişine, eski muhteşem fikirlerine hayranlık duymaktaydım. Yüzyıllar boyu bu fikirler, her kıtada ve bütün adalarda, her yıl artan sayıda insanın kalbini fethetmişti. Böylece nesilden nesle insan zihnini, tıpkı paratonerin yıldırımı toprağa yöneltmesi gibi, ezelden beri var olan şüphelerden kurtarmaya çalışmıştı. İman ve şüphenin ikisine de teşekkür etmeli, çünkü bunlar hayatın akışını sağlayan asıl kuvvetlerin mayasıdır.
     Ben, şüphe güçlerinin artarak büyüdüğü, iman gücünü bastırdığı bir dönemde dünyaya geldim. Ben o dönemin bir ürünüyüm. Teorilerim yüzünden her yandan itilmiş, atılmış olan ben, tarihin bir çeşit oyuncağı idim ve kader intikamını benden alıyordu…
     Geçmiş, yaşanmış bir zamanın yankıları gibi, korocular İncil’den alınan trajik epizodları çalmaya devam ediyorlardı: Akşamın Kurbanı, Masumların Öldürülmeleri, Meleklerin Ağlaması gibi, iman kurbanlarının çektikleri ıstırabı anlatan dokunaklı ve ağır metinlerdi bunlar. Kelimelerin çoğunu önceden biliyorsam da, yorumcuların onları başka türlü söyleyişleri beni büyülemişti: Sanatlarının tılsımı onları tamamen farklı bir zamanda takdim ediyordu.
     Yüzyıllar boyu toplumların tarihi ve ruhu ile işlenmiş, yoğrulmuş, acı tecrübelerle sınanmış bir sanattı bu… Çünkü dünyada çok çeken, çok bilir… Kendi ilahilerinin sihrine kapılmış vecd içindeki bu insanları dinlerken, birden fark ettim ki, soldan ikincisi şaşılacak derecede bana benziyordu. Kendimi ikizimin karşısındaymış gibi hissettim. Arkadaşlarının aksine onun cildi ve saçları açıktı. Gözleri gri, omuzları dardı (O da benim gibi çocukluğunda raşitik olmuştu sanki). Elleri de benim ellerim gibi boğum boğumdu. Belki söylediği ilahi yüzünden kendini sakin tutuyordu.
     Ben de, sık sık, kendime hâkim olmak için konuyu değiştirir, bana hiç yabancı olmayan dini konulara girerdim. Bir genç kızla tanışınca birden en ciddi konulara geçtiğimi söylersem ne kadar gülünç duruma düştüğümü de anlarsınız.
     Bu korocu gerçekten benim bir kopyamdı: Yanakları çukur, burnu hafifçe kambur, alnında ise enlemesine iki çizgi vardı. Sakalı da, kesmeden önceki sakalıma benziyordu. Elimde olmayarak parmaklarımı şimdi çıplak olan çeneme götürdüm ve o anda bir gün sonra yapacağım seyahati ve uyuşturucu kaçakçılığı konusunu hatırladım. O anda bu fikre kendimi tekrar alıştırmakta biraz güçlük çektim: Bu macera neye yarayacaktı, o kadar uzakta ne işim vardı. Gerçekte bu kutsal ezgilerle, istasyon peronlarındaki Ütü çetesini cezbeden o pis otun uğursuz dumanı arasında çok büyük bir zıtlık, bir çelişki vardı. Heyhat, gerçek hayat, iyi ve kötü yanlarıyla hep mabetlerin dışında seyreder, bu bakımdan bizim çağımız da asla bir istisna teşkil etmiyor…
     Gözlerimi ikizimden ayıramıyordum. Ona dikkatle bakıyor, keskin notalarda çehresinin uzadığını, ağzının kocaman açıldığını görüyordum. Kendimi ona o kadar yakın hissediyordum ki sanki onun yerinde ben vardım ve o benim kişiliğimin bir başka cisimde görünüşü idi. Onun aracılığı ile ben ilahi söyleyenlere katılıyor, onların arasında yer alıyordum. İlahiler içimde söyleniyordu ve ben, bir kardeşliğin, bir yüceliğin, birlik olmanın gözyaşına kadar o koro ile kaynaşıyor, bütünleşiyordum. Sanki uzun zamandan beri yitirdiğim yakınlarıma kavuşmuştum, birlikte çıkan seslerimiz güçlenmiş, en görkemli şekilde göklere yükseliyordu. Ayağımızı bastığımız yer çok sağlamdı. İstediğimiz kadar ilahi söylemek, hep söylemek bizim elimizdeydi…
     Kalbim işte böyle, on korocu ile tam bir uyum içinde ilahiler söylemişti. Ben, bir zamanlar, Gürcü şanlarını dinlerken de böyle olağanüstü bir değişiklik hissetmiştim. Zaten, ruhumun havalara uçması, öylesine sade ve güçlü ama ahenk bakımından öylesine az bulunan sanatlarının dokularımın her birinde titreşim meydana getirmesi için, üç Gürcü’nün bir araya gelip şarkı söylemeleri yeter. Belki bu onlara doğuştan verilmiş bir yetenektir ya da kültürlerinin özelliğinden gelmektedir. Belki de sadece bir Tanrı vergisi. Şarkıda neler söylediklerini hiç anlamam, ama her dinleyişte ben de onlarla birlikle söylüyormuşum gibi gelir bana.
     Birden, bir şey keşfettim: Çok eskiden okuduğum bir Gürcü hikâyesindeki derin anlamı kavrayıverdim o anda. Bu hikayenin adı Altı Adam ve Yedincisi idi. Sanat dergilerinde çok görülen kısa hikayelerden biriydi ve o zamanlar hiçbir önemli tarafını görememiştim. Daha çok romantik masal türünde bir hikaye idi ve psikolojiye pek yer vermiyor ya da bana öyle geliyordu. Ama sonu o kadar etkileyici idi ki hiç unutamadım.
     Yazarının adını hatırlamıyorum. Uzun ve hatırlanması güç bir isimdi ve ünlü de değildi. Konu, balad şeklinde yazılmıştı ve o da pek acemice idi. İşte hikaye:
     Devrim yürüyordu. İç savaş ülkeyi kan ve ateş içinde bırakmıştı. Yeni rejim iyice yerleşmek için son savaşlarını vermekteydi ve başka yerlerde olduğu gibi Gürcistan’da da direnişçiler bozguna uğramak üzereydi. Zafer üzerine zafer kazanıyordu Sovyet kuvvetleri. Karşı devrimciler köyleri birer birer terk ederek en uzak siperlere çekilmişlerdi. Bu durumlarda her zaman görüldüğü gibi, çok basit bir kural uygulanıyordu: Teslim olmayanı yok etmek. Yine kaçınılmaz bir kader de korkunç bir acımasızlığın hüküm sürmesiydi.
     Karşı devrimcilerden bir grup Guram Çohadze adında bir reisin kumandasında, çok kanlı bir direniş gösteriyordu. Bölgeyi çok iyi bilen eski bir yılkı çobanıydı bu Çohadze. Sınıf kavgasının büyük çalkantıları arasında yakınları da tanınamadığı için, ele geçmez bir çete başı olup çıkmıştı. Ama yine de günleri sayılıydı ve birkaç defa bozguna uğramış bulunuyordu.
     İşte o günlerde bir çekist’e onun çetesine sızma görevi verildi. Bu çekist, bütün zorluklara rağmen çeteye sızabildi. Çohadze’nin gözüne girdi ve onun en güvendiği yardımcılardan biri oldu. Bir gün, çok kan dökülen bir savaştan sonra, bir nehri geçerlerken çekist, çeteyi pusuya düşürerek ortadan kaldırmaya karar verdi. Atlılar dörtnala kıyıya yaklaşıp birer birer nehre girerlerken, eyeri kaymış gibi attan düştü ve çalıların arasına girip saklandı. Bütün çete suyun tam ortasına geldiklerinde, derenin iki yanından iki mitralyöz birden ateşe başladı ve ortalık karıştı. İki ateş arasında kalan çete neye uğradığını anlayamadı. Çoğu vurulup düştü ve azgın sulara kapılarak boğuldular. Guram Çohadze’nin talihi varmış: Yara almadan kurtulmuş, güçlü ve hızlı atı sayesinde nehirden uzaklaşmıştı.
     Birkaç sadık adamı da peşinden geldiler. Bunların arasına, harekatın tam başarıya ulaşmadığını gören çekist de saklandığı yerden çıkıp katılmıştı. Bu çarpışma Çohadze çetesinin sonu sayılırdı, çünkü savaşacak kuvveti kalmamıştı artık.
     Guram Çohadze, kovalayanlardan epeyce uzaklaştıktan sonra, soluk soluğa kalan atını durdurdu. O zaman gördü ki kendisi dahil sadece yedi kişi kalmışlar. Aslında altı kişiydiler, yedincisi bu hikâyeye adı verilen çekist Sandro idi. Sandro, ne pahasına olursa olsun karşı devrimcilerin başını yok etmek için emir almıştı. Zaten bu çete reisinin başına büyük bir ödül de koymuşlardı. Ama o anda ödülü değil, işi nasıl bitireceğini düşünüyordu Sandro. Artık Çohadze’nin hiçbir çatışmaya girmeyeceği belliydi. Öyleyse onu kendini belli etmeden vuramazdı. Üstelik artık yalnız kalan reis tuzağa düşmüş bir hayvan durumundaydı ve kendisinden başka kimseye güvenemezdi. Çok dikkatli, çok tedbirli olacağı kesindi. Olanca gücüyle hayatını korumaya, gerektiğinde son nefesine kadar dövüşmeye hazırdı…
     Bu işin sonu, o gece orada alınacaktı…
     Dağdaki geçitleri çok iyi bilen Guram, bozgun akşamı, Türkiye sınırı yakınında, girilmesi ve çıkılması zor bir ormanda mola verdi. Atlarından iner inmez bitkinlikten yere yıkıldılar. Beş kişi hemen yattı ve taş gibi uyudu. Ama ikisi uyanıktı. Çekist Sandro işini bitirmek için uyumamıştı. Guram Çohadze ise, çetesinin bozulmasıyla sonuçlanan o korkunç faciadan sonra yatıp uyuyamıyor, adamlarını kaybettiği ve kendi sonunun da yaklaştığını anladığı için gözüne uyku girmiyordu. Devrimin birbirine düşman yaptığı bu iki insanın kafasından daha nelerin geçtiğini yalnız Allah bilir.
     Yukarıda, biraz sağda, dolunay ormanı aydınlatıyor, ormandan gecenin korku veren hışırtısı duyuluyor, aşağılarda ise nehir, taşlı yatağında homurtularla akıyordu. Çevreyi kuşatan dağlar madeni bir sessizlik içinde donup kalmış gibiydiler. Guram bir ses duymuş gibi birden fırladı:
– Uyumadın mı Sandro? diye sordu hayretle.
– Hayır. Sen niçin kalktın?
– Hiç. Uyuyamadım. Belki burasının durumundan. Ay çok parlak. Ama yine de bir kovuğa girip biraz uzanacağım… Paltosunu, silahını ve yastık gibi kullandığı eyerini aldı.
     Uzaklaşmadan önce şunları da söyledi: Ne yapacağımızı yarın konuşuruz. Artık vaktimiz çok değerli.
     Gidip bir kayanın kovuğuna girdi. Bir yılkı çobanı olduğu günlerde sadece soğuktan ve yağmurdan korunmak için orada birçok defa yatmıştı. Ama bugünkü kaygıları başkaydı ve bunlara karşı yalnız olmak istiyordu. Belki de oraya sığınmasını bir önsezi fısıldamıştı kulağına. Orada ona baskın yapamazlardı. Sandro biraz endişelendi. Bu hareketini nasıl yorumlayacaktı? Bu bir tedbir miydi? Guram kendisinden şüphelenmiş miydi yoksa? Akşamı öyle geçirdiler. Sabahleyin reis adamlarına atları eyerlemelerini emretti. Onun niyetlerini, ne yapacağını henüz kimse bilmiyordu. Altı kişi atlarını dizginlerinden tutup önünde sıralanınca derin bir iç çekti ve şu açıklamayı yaptı:
– Ülkemizi bu şekilde terk etmek doğru değil. Bugün anavatanımıza, bizi nice zamandan beri beslemiş olan bu topraklara veda günümüz, son günümüz olmalı. Bundan sonra birbirimizden ayrılacağız, herkes kendi yoluna gidecek. Ama bu son günde kendimizi evimizde hissedelim.
     İki atlı şarap ve yiyecek getirmeleri için en yakın köye gönderildi. Orada hâlâ taraftarları vardı. Sandro ve diğer bir çete ateş yakmak için odun toplamakla görevlendirildi. Guram da kalan diğer iki kişiyle ava çıktı. Belki veda ziyafeti için eti yenir bir kuş, hatta bir karaca vurabilirlerdi.
     Sandro kendisine söyleneni yaptı. Aldığı emri yerine getirmek için uygun anı beklemekten başka yapacağı bir şey yoktu. Ve o an bir türlü gelmiyordu. O akşam altı kişi ve yedincisi tekrar bir araya geldiler. Ormanın kıyısında büyük bir kovuğun yakınında kocaman bir ateş yakmışlardı. Köyden, kahraman Guram Çohadze’ye son bir saygı ve bağlılık gösterisi olarak bol miktarda şarap, ekmek, tuz ve daha birçok yiyecek göndermişlerdi. Alev alev yanan ateşin etrafında bağdaş kurup oturdular. Guram adamlarına sordu:
– Atları eyerlediniz mi, harekete hazır mısınız? Hepsi sessizce evet anlamında başlarını salladılar.
– Bak Sandro, dedi Guram, topladığın odunlar pek mükemmeldi, ama onları niçin o kadar uzak bir yere yığdın?
– Dert etme Guram, ateşle ben meşgul olurum, sen bize söyleyeceklerini söyle.
     Çohadze şu konuşmayı yaptı:
– Arkadaşlar, biz bu savaşı kaybettik. Her savaşta bir kazanan, bir de kaybeden vardır. Kavga zaten bunun için yapılır. Çok kan döktük, bizim kanımız da çok aktı. Her iki taraftan ölenler çok. Artık geri dönülemez. Ben bu savaşta ölen dostlardan da düşmanlardan da özür diliyorum. Savaşta ölen bir düşman artık hasım olmaktan çıkar. Bugün at üstünde, birliğimin başında olsaydım, artık hayatta olmayanlardan af dilemezdim. Şans aleyhimize döndü ve bu yüzden milletimizin çoğunluğu bizden desteğini çekti. Doğup büyüdüğümüz bu topraklar bile bizi daha fazla barındırmak istemiyor. Vatanımız bizi istemiyor artık. Kimse bize merhamet etmez. Eğer en kuvvetli ben olsaydım düşmanlarımı affetmezdim. Bugün bizim için tek çıkış yolu kalıyor: Hayatımızı kurtarmak için yabancı bir ülkeye kaçmak. Şu dağın hemen ötesinde Türkiye var. Şu tarafta, ayın ışıdığı tepenin ardında ise İran. Herkes yolunu seçsin. Ben seçtim. İstanbul’a gideceğim. Orada bir liman işçisi, dok işçisi olarak çalışacağım. Siz de şimdiden kararınızı veriniz. Yedi kişiyiz. Az sonra yedi ayrı yöne gideceğiz. Bu son görüşmemizdir, bir daha bir araya gelmeyeceğiz. Birbirimize, memleketimize veda edelim. Bu ekmeğe, bu tuza, bu şaraba veda edelim. Artık Gürcistan bizim dudaklarımızı ıslatmayacak. Birbirimize elveda diyelim, çünkü ebediyen ayrılacağız ve beraberimizde hiç bir şey, bir avuç Gürcistan toprağı bile götüremeyeceğiz. İnsanın vatanını birlikle götürmesi imkânsızdır. Onun sadece acı ve özlemini duyacağız. Eğer vatan bir çanta gibi taşınabilseydi, beş para etmezdi… İçelim dostlarım, son bir defa birlikte içelim ve bir ağızdan çok sevdiğimiz şarkıları söyleyelim…
     Ve tulumlardan şaraplar aktı. Bu, yer ve göğün esansını birleştiren bir çoban şarabı idi. Az sonra sarhoş oldular. Her biri diğerlerinin üzüntüsünü paylaşmak arzusuyla doluydu. Zoraki bir neşe gönülleri kemiren kaygılarla mücadele ediyordu şimdi. Sonra, dağın kayalarını delip fışkıran, geçtiği yolları yeşerten, çiçekler açtıran kaynak gibi bir şarkı doldurdu havayı. O kaynak gibi kendiliğinden fışkıran eski bir ilahi önce yavaş yavaş, sonra gürleşerek, suyun kaya oyuklarını dövmesi gibi, bütün benliklerini harekete geçirerek, coşturarak aktı. Çok güzel söylüyorlardı.
     Zaten, bu tür şarkıları söylemekte usta olmayan bir Gürcü yoktur. Her birinin sesi kendi gücüne göre, ama pek ahenkli çıkıyordu. Gür ve aydınlık sesleriyle çevresinde oturdukları ateşi andırıyorlardı.
     Yedisi birden, diyoruz, ama doğrusu altı kişi ve şarkı söylerken de bir dakika bile aldığı emri unutmayan yedincisi. Bu yedinci adama göre, onların hiçbiri ve özellikle de Çohadze yabancı bir ülkeye kaçamayacaktı. Bu adamları, cezalarını vermeden salıvermeye hakkı yoktu.
     Bir ezginin ardından bir başkası geldi ve şarap su gibi aktı… Gittikçe daha kolay içilen, gittikçe artan bir şekilde kalpleri közleştiren, onlara daha çok içmek, daha çok şarkı söylemek arzusu veren şarap… Ayakta halka olmuşlardı, birbirlerini omuzlarından tutuyorlardı. Kollarını bazen aşağı indiriyor, bazen yukarı kaldırıyor, böylece sanki, o görünmez, yenilmez, her şeyi gören ve bilen Kudret’ten yardım istiyor, yakarıyorlardı. Öyleyse, niçin her şeyi bilen ve gören Tanrı onları vatanlarından çıkarıyordu? İnsanlar birbirleriyle niçin dövüşüyor, niçin kan ve gözyaşı dökülüyor, niçin herkes kendini haklı; karşısındakini haksız görüyordu? Gerçek olan neydi? Bir kimse çıkıp tetiği çekenin yalnız kendisi olduğunu iddia edebilir miydi?
     Dünyaya hakemlik edebilecek bir kimse yoktu! Eski şarkılar esrarlı çağrılarını salıyorlardı gökyüzüne. Bu milletin kutsal geçmişinde kayıtlı bir çağrı idi bu. Eskiler onda iyi ve kötünün bilincine varınca, ona ebedi güzellik özünü verince, yüzyılların karanlığında çekilen bütün bu ıstıraplar müziğe dönüşüyordu. Her şarkı bir başkasını doğuruyor ve yedi adam halkayı bozmuyordu. Yalnız Sandro ayrılıyordu arada sırada ateşi beslemek için. Yakılacak odunları ateşin uzağında bir yere yığmış olması sebepsiz değildi. Ateşi yakma, odun taşıma işine de önem veriyor, özen gösteriyordu. Bununla beraber şarkı söylemeye içtenlikle, bütün kalbiyle katılıyordu. Çünkü şarkılar herkes içindi. Bunda kralın, sokaktaki basit adamdan daha fazla hakkı yoktu. Şarkı söyle, oyna, neşelen, istersen kendini kaygılara bırak ve ağla! Hayatta olduğun süre insani olan her şey elinin altındadır: Kalbin çarparak beklediğin ve seni terk eden kadın, verdiği acılar yüzünden son şarkını dinlettikten sonra ölmek isteyişin… Henüz küçük bir çocukken annenin şefkatli okşayışı, babanın ölümü, dostların kanlı bir dövüşe girişmesi… Temiz ve içten bir anlatımla ruhunu açtığın ilahlar… Tabiatın sırrı ve seni hiç terk etmeyen ölüm ve öldükten sonra da onun seni terk etmeyişi… Her şey, her şey şarkılardadır.
     Hayat, bütün hiçliklerden daha kuvvetlidir ve dünyada ondan daha kutsal bir şey yoktur. İşte bunun için insan öldürülemez, bunun için öldürmemek zorundayız: Ama düşman gelip senin toprağını işgal etmişse, dövüşülür, savaşılır. Ve, sevgilinin şerefi de, insanın anavatanı gibi korunmalıdır. Ayrılık acısı taşınamayacak kadar ağırdır, omuzlarına çöken bir dağ gibidir. Çünkü o sevgili olmadan güzellik yoktur, renkler yoktur, ışık, neşe ve gelecek gün yoktur… İşte bunlardır şarkılar. İnsan bütün şarkıların içeriğini sayıp dökemez.
     O anda, o yedi kişi kadar hiçbir insan topluluğu birbiriyle böylesine bütünleşmiş, kaynaşmış değildi. Şarkıları havayı dolduran, coşkulu, uzak yolun, dönüşsüz yolun eşiğinde olan o yedi insan…
     Onları müziğin nefesi bağlıyordu birbirlerine: Ataları böyle nice gerçek şiirler, ezgiler yaratmışlardı, sonra, hayat mücadelesinin meyvesi olan bu şiirleri ebedi bir ahenk vererek evlatlarına bırakmışlardı. Bir kuşu uçuşundan nasıl tanırsanız, bir Gürcü de kendi vatandaşını on kilometre mesafeden şarkısının yankılarıyla öyle tanırdı. Onun kim olduğunu, nereden geldiğini, yüreğinde neler taşıdığını, bir toy düğüne katılıp katılmadığını, nasıl bir üzüntüsü olduğunu, hiç yanılmadan derhal söylerdi size…
     Yeryüzü iyice göğe yükselmiş tatlı ay ışığında yıkanıyor, rüzgâr altındaki orman yaprakları hışırdatarak karanlık tepeleri yokluyordu sanki. Sıvı bir gümüş gibi parlayan ve vadiler arasında kayıp giden nehrin boğuk mırıltısı da duyuluyordu uzaktan. Gece kuşları yedi adamın üzerinden bir gölge gibi uçup gidiyor, eyerlenmiş atlar hassas kulaklarını dikerek sabırla binicilerini bekliyor ve ateşin alevleri onların gözlerinde oynaşıyordu. Onlar için de yaklaşıyordu toynaklarıyla yabancı toprakları çiğneme saati…
     Fakat şarkılar bitecek gibi değildi. Guram şarkılarla bütün içini boşaltmak istiyordu: Çalın arkadaşlar, çığırın, bu şaraptan kana kana için, bir daha bir araya gelemeyecek, böyle bir halka oluşturamayacağız, hiçbir Gürcü melodisi kulaklarımızı okşamayacak… Ve şarkı söylemeye devam ediyorlardı. Bazen ayrı ayrı, bazen koro halinde… Birbiri ardından ve kendilerinden geçerek oynuyor, oynarken de şarkı söylüyor ve sanki o halleriyle ölüme hazırlanıyorlardı. Sonra yedisi birden, daha doğrusu altı kişi ve yedincisi, yeniden halka oluşturuyor, sonra yine şarkı, yine oyun…
     Sandro ara sıra gidip odun getiriyor, ateşi besliyordu. Ateş büyüdü, büyüdü…
     Son bir şarkı daha diyorlardı, ama son olması gereken o şarkı biter bitmez bir yenisine başlıyorlardı. Tekrar birbirlerine sokuluyor, gözlerini yere dikiyor, düşünceli olduklarını belli eden ve yer yarıklarından çıkan gürlemeler gibi gür sesleriyle söylüyor, söylüyorlardı…
     Sandro, ateş çok iyi yandığı halde, odun getirmek için bir daha uzaklaştı. Durumu iyi değerlendirmiş, indireceği darbenin hesabını iyi yapmıştı. Altı arkadaşı ateş başında, ayakta çok iyi görünüyorlardı. Kendisi ise karanlıkta kalacaktı. Ağır mavzeri sakladığı yerde dopdolu duruyordu. Artık öc almak, cezalandırmak zamanı gelmişti onun için. Yere uzanıp tüfeği sol eliyle destekledi ve sonra namluyu doğrultup bastı tetiğe! İlk hedef Guram Çohadze idi. Çohadze, söylediği şarkının heceleri dudaklarında donarak düştü ve hemen öldü. Sandro, çok hızlı hareketlerle ateşe devam etti. Öteki beş kişi de neye uğradıklarını anlamadan vurulup düştüler. Halkayı oluşturanlar kanlar içindeydiler şimdi. Akıttıkları kanların bedelini hayatlarıyla ödemişlerdi.
     İnsan hayatını yönlendiren kanunların hesaba dayanan bir mantığı yoktur. Uzay boşluğunda dönüp duran dünyamız da kanlı dramların gösterildiği sahneden başka bir şey değildir… Bu dünya güneşin etrafında döndüğü sürece ve ta kıyamete kadar kan dökülmesi mi gerek?
     Sandro iyi nişan almıştı. Altı adamdan yalnız bir tanesi yeniden doğrulmaya çalıştı, ama Sandro fırlayıp ensesine sıktığı bir kurşunla işini bitirdi… Atlar silah sesinden ürkmüştü, ama az sonra bir şey olmamış gibi sakinleştiler. Çekist’in yüzü karanlıkta pek solgun görünüyordu, kendine gelip sakinleşmesi de kolay olmadı. İçinde hâlâ şarap bulunan bir tulumu ağzına götürerek, yerlere akıta akıta içti. Sanki bu hareketiyle ruhunu yakan korları söndürmek istiyordu. Nefes alışları normalleşince, alevlerin ışığında her biri ayrı bir pozda duran altı cesedin etrafında yavaşça dolaştı. Silahlarını toplayarak eyerlerin başlarına bağladı. Sonra atları çözdü, yularlarını çıkardı, kendi atı da dahil olmak üzere salıverdi. Atlar, Kızılderililerin çıplak atları gibi, vadideki köylere doğru koştular… Çok iyi bilinir ki atlar hep insanlara, insanların bulunduğu yerlere doğru giderler. Az sonra nal sesleri de kesildi ve atlar alacalı ay ışığında görünmez oldular. Her şey bitmiş, görev yerine getirilmişti. Sandro, altı cesedin çevresinde bir kere daha dolandı ve sonra biraz açılarak mavzerin namlusunu kendi şakağına dayadı. Tek bir kurşun sesinin kısa yankısı duyuldu dağlarda. Şimdi o, öteki altı kişiden ayrı değildi.
     Onlarla hiç ayrılmayasıya beraberdi artık. Şarkısını bitirmişti.
     Gürcü hikâyesinin sonu işte böyle bitiyor. Eski mezamirleri söyleyen Bulgar korocularını dinlerken birdenbire hatırlamıştım o hikâyeyi. Eskiden bu koroyu oluşturanlar, yüzyılların karanlığında, coşku ile, kendilerinden geçerek Yüce Yaradan’a sesleniyorlardı. Kendi kafalarında O’nu canlandırıyorlardı. Gerçekte olmayan, bilmedikleri görüntüsü onlarda ruhani bir gerçek haline gelmişti. Bir anda geçmişe dalabilen, zaman ve mekan sınırlarını aşabilen düşüncenin hızı yanında, ışık hızı hiç kalır.
     Devrimin yolları korkunç izlerle doludur. İç savaş bir millet için daima bir faciadır. Bir yanda tarihteki yeniliklere karşı koyanlar, öte yanda, var olanı kökünden sarsarak kendi akımlarını hızlandırmak için sabırsızlık gösterenler vardır. Başka türlü olsaydı, bu Gürcü baladının sonu da başka olurdu. Fakat ödenen bedel, olayların, eylemlerin teminatıdır. Yedinci adam ölmeyebilir ve zaferinin meyvasını yiyebilirdi, ama anlaşılmaz sebeplerden dolayı öyle olmuyor: Bunu herkes kendine göre yorumlayabilir. Bu saf ruhun beyaz yelkenleriyle donatılmış kilise ezgileri gemisiyle varlık okyanusunun sonsuzluğuna açılan benim için, bu hikâyenin sonu, yedi adamın bir ağızdan söyledikleri o şarkıların derin anlamına, hepsinin aynı dinden oluşlarına çok uygun düşmektedir.
     İnsan kendinde önemli bir şey keşfederse, huzura kavuşuyor ve ruhu aydınlanıyor. O koronun karşısında, gergin yüzleri ter içinde kalan koroculara bakarken, ben, onlara gıpta ediyor, onların yerinde bulunmayacağıma üzülüyordum. Kutsal ilahilerle yüz değiştirmiş olarak benzerimin yerinde olmayı çok isterdim.
     Art arda gelen ve beni saran bu görüş açıklığından sonra birden kendi kendime insan kalbini dolduran müziğin, duanın ilahilerin başlangıcını, çıkış noktalarını sordum. Bunların zarureti nereden geliyordu? Belki burada sallantılı varlığımıza hükmeden trajik duygu tezahürü söz konusudur. Sallantılı varlığımızda hiç bir şey bize daima bizde kalması için verilmemiştir. Her şey bir burgaça kapılır, bazen görünür, bazen kaybolur, yeniden meydana çıkar ve sonra yine silinir. Bunun içindir ki hislerimizi damgalayarak, ebedileştirerek değişmez bir şekilde ifade yollarını arıyoruz. Çünkü her şey bitince, belki birkaç milyar yıl sonra beklenen gün de gelince, her şey kül olunca, gezegenimiz yokluğa karışınca, ötelerin ötesinden evrensel bir bilinç gelecektir. Bu bilinç, boşluğun ortasında ve sonsuz sessizlik içinde, her zaman canlı olan müziğimizi kesinlikle duyacaktır. Bizde, fırtınaların, medlerin de yok edemediği bir arzu, bir özlem vardır: Öldükten sonra dirilmek arzusu…
     İnsan, ne pahasına olursa olsun, öbür dünyada da var olmaya devam edeceğine inanmak istiyor, prensipte bunun mümkün olmasını istiyor. Şüphesiz geride sürekli olarak çalabilen bir müzik aleti bırakacağız. Bu alet insan kültürünün en seçkin, en güzel eserini hep çalacaktır.
     Çok uzak bir gelecekte, bu ilahileri dinleyecek kişi ya da kişiler, yeryüzünde yegane düşünen varlık olan insanların ne kadar çelişkili, nasıl hem dahi hem kurban ya da şehit olduklarını anlayabileceklerdir. Koroyu dinlerken bunu düşünmekten ve bu düşünceye inanmaktan büyük bir zevk alıyordum.
     Hayat, ölüm, aşk, merhamet ve özlem, müzikle duyulabilir. Çünkü müzik sayesinde, bilinç sahibi olduğumuzdan beri ve tarihimiz boyunca elde etmek için mücadele verdiğimiz hürriyetin en yüksek derecesine ulaşma imkânı verilmiştir bize. Hürriyetin bu yüksek derecesine başka hiçbir şeyle ulaşamayız. Her yüzyıla özgü dogmaların ötesinde sürekli olarak geleceğe uzanan ve ulaşan tek şey müziktir… Kelimelerle ifade edemediğinizi onun duyurabilmesi de bundandır.
     Göz ucuyla saatime baktım, çünkü konserin bitivermesinden korkuyordum. Az sonra burayı terk etmek, Kazan Garı gibi apayrı bir dünyaya gitmek korkusu girmişti içime. Kazan Garı bir sınırdı ve o sınırdan sonra bambaşka bir hayat başlayacaktı benim için. Bulanık suyu girdap girdap akan, kutsal şanların söylenmediği ve hiçbir anlam taşımadığı, apayrı bir hayat… Ama, oraya gidişimin, yerimin orası oluşunun sebebi de bu idi…

(Yazan: Cengiz Aytmatov-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir