Dişi Kurdun Rüyaları (5)
Dişi Kurdun Rüyaları (5)

Dişi Kurdun Rüyaları (5)

Beşinci Bölüm
     Vakit öğleden sonrası idi ve tren Volga bölgesini geçiyordu. Kompartıman yolcuları olabildiği kadar rahat yerleşmişlerdi yerlerine. Günlerce sürecek bu yolculukta, geçici hayat şartlarına uydurmuşlardı kendilerini. Abdias’ın da bulunduğu kompartımansız vagonlarda ise tam bir ortak yaşayış vardı. Her tipte, her niyette insan bulunuyordu buralarda. Bu uzak yolculuk için hepsinin gerekçesi ayrıydı ve bu gerekçeleri karşılıklı olarak hepsi kabul ediyordu.
     Abdias, amacı haşhaş kaçakçılığı olan çok özel bir gruba mensuptu artık. Tahminine göre bu trende en az on kişiydiler. Şimdilik o sadece ikisini tanıyordu. Bu iki kişiyle onu hareket sırasında Ütü tanıştırmıştı. Murmansk’tan gelen iki arkadaştı bunlar. Adı Petruha olan büyüğü yirmi yaşlarında, daha genç olan Lenka ise l6 yaşında idi. Yani henüz bir çocuktu, ama daha önce de böyle bir sefere çıkmıştı ve bundan gurur duyuyor, kendini bir kıdemli gibi göstermeye çalışıyordu. Bunlar önce biraz ihtiyatlı davrandılar. Adını Abdas diye telaffuz ettikleri Abdias’ın da kendilerinden biri olduğunu, onun da güvenilir kişilerin tavsiyesiyle kolgezer’ler arasına katıldığını biliyorlardı ama iş konusunda açıkça değil de ancak dolaylı, imalı şekilde konuşuyorlardı.
     Konuşmaları daha çok sigara içmek için çıktıkları sahanlıkta oluyordu. Çünkü havası ağır, yolcusu çok olan vagonda sigara içilmesine izin verilmiyordu. Abdias’ın sigarasını kendilerinden biri gibi değil de çok acemice tuttuğunu ilk  fark eden Petruha oldu:
– Baksana Abdas, dedi, sen hiç sigara tüttürmedin mi, nedir bu halin? Görenler seni duman yutmaktan korkan bir aftos sanacak!
     Abdias yalan söylemek zorunda kaldı: “Vaktiyle içiyordum, sonra bıraktım…”
– Belli belli. Ben çocukluğumdan beri içerim. Bizim Lenka ise bir lokomotif gibidir, kurt denizciler gibi içer. İçki içmesini de bilir ha! Şimdilik alkolden sakınmamız gerek, ama dönüşte kafayı iyice çekeriz.
– Ama Lenka daha çok küçük!
– Küçük mü? Lenka mı küçük? Tamam, yaşlı sayılmaz ama baksana kocaman dişleri var. Sen daha bu işe ilk defa giriyorsun. Bu iş öyle küçük bir şey sayılmaz ha! Lenka bütün yolları, işin püf tarafını çok iyi bilir.
– Peki, ot da alıyor mu, yoksa sadece satmakla mı yetiniyor?
– Lenka mı? Elbette herkes gibi o da alıyor. Ama ipin ucunu kaçırmadan. Bazıları durmasını bilmiyor ve zıbarıncaya kadar alıyor, tabii işin keyfini de çıkaramıyorlar. Bu yollarda ot almak bütün işi berbat edebilir. Ot dediğin neşe vermeli, cennete götürmeli insanı…
– Nasıl oluyor bu?
– Diyelim ki küçük bir derenin kıyısındasın, bir adım atsan karşıya geçeceksin, o dere sana kocaman bir nehir, bir okyanus gibi görünür. Hayranlıkla seyredersin onu. Mutlu olay değil mi? Her yerde bulamazsın öyle şeyleri. Ekmek istersen, elbise istersen satın alabilirsin. İstersen ayağına papuç da alabilirsin. Canın votka istiyorsa herkes gibi sayarsın parayı, çekersin kafayı. Ama içip mutlu olmak başka şeydir. Tabii ot çok pahalıdır, ama iyi keyif verir. Rüya görür gibi olursun. Her şey karşında, yanı başındadır. Tıpkı sinemada gibi. Sinemada yüzlerce, binlerce insan seyreder aynı perdeyi, ama ot aldığın zaman o güzel hayaller, o görüntüler yalnız senin içindir. Senin gördüklerin yalnız sana aittir. Eğer biri canını sıkacak olsa, patlatırsın çenesine. Çünkü senin işine burnunu sokamaz!
     Bir an sustu, sonra, babacan bir tavırla, göz kapaklarını hafif kırıştırarak bir teklifte bulundu:
– İstersen sana biraz ot verebilirim, kendim için biraz zula etmiştim. İç de biraz ayakların havalansın!
– Kendim toplayıncaya kadar beklemeyi tercih ederim.
– Haklısın, senin için öylesi daha iyi.
     Biraz durduktan sonra ilave etti: “Bu işin püf tarafı uyanık olmak, tedbirli olmaktır. Çünkü çevrendekilerin hepsi düşmandır. Saf görünüşlü bir kadın, madalyalı bir eski asker ya da herhangi bir emekli seni ele verebilir. Hepsinin kafasında tek şey vardır ve o da bizi yargıcın huzuruna çıkarmak: sonra kodese göndermektir, bizden söz edildiğini hiç duyamayacakları kadar uzak kamplara sürmektir.
     Dikkat çekmemek asıl kuralımızdır bizim. Payını almadıkça herhangi bir insan gibi davranmalısın. Cebin mangırla dolunca istediğin gibi yaşarsın. O zaman hak senindir. Ama yakayı ele verdiğin zaman, arkadaşlarına ihanet etmektense geber daha iyi. Ya, böyle işte!
     Zaten dilin çözülürse yandın demektir. Köpek gibi gebertirler seni. Kampa, hapishaneye kadar gelip bulurlar, işini bitirirler. Hikaye değil bu anlattıklarım ha!”
     Abdias, Petruha’nın öteki mevsimlerde tersanelerde çalıştığını, her yaz Mujunkum’a gittiğini de öğrendi. Kenevirin yetiştiği yerleri avucunun içi gibi biliyormuş. Daha çok dere boylarında, bütün dünyaya yetecek kadar, baştan başa kenevir dolu tarlalar varmış. Alkolik yaşlı annesiyle oturuyormuş bu delikanlı. Ağabeyleri uzak kuzeyde, her biri bir tarafta gazodük inşaatında çalışıyorlarmış. Petruha’nın deyimi ile onlar bazen buz gibi havalarda çalışarak, bazen sivrisineklere yem olarak kazanıyorlarmış mangırlarını. Ama kendisinin bütün bir yıl parmağını kımıldatmadan, tükürüğü oldukça her şeye tükürerek oturması için, Asya’ya, Sarı’ların arasına küçük bir seyahat yapması yetiyormuş.
     Arkadaşı Lenka’nın ailevi durumu daha da kötüydü. Annesini hiç tanımamış ve üç yaşına kadar Murmansk’ta yetimler yurdunda kalmış. Sonra çocuksuz bir çift kurallara uygun olarak onu evlat edinmiş. Koca, Küba taraflarına uzun seferlere çıkan bir geminin kaptanıymış. Beş yıl sonra ailenin durumu bozulmuş, kaptanın karısı genç sevgilisiyle Leningrad’a kaçmış, kocası ise limanda kendini içkiye verince başka bir işe aktarılmış.
     Çocuk da okulda başarılı olamamış, üvey babasının halası ile muhasebeci erkek kardeşi arasında bocalayıp kalmış. Muhasebecinin karısı tam bir cadaloz imiş. Sonunda çocuk zapt edilemez hale gelmiş ve bu aileyi terk etmiş. Şimdi bir harp malulünün yanında oturuyormuş. Bu eski denizaltı eri iyi bir insanmış ama çocuğun üzerinde hiçbir otoritesi yokmuş. Lenka canının istediği gibi hareket ediyormuş. Zaman zaman ortalıktan kayboluyor, sonra yine meydana çıkıyormuş. Geçen yıl ot toplamaya gitmiş ve Petruha’nın dediğine göre uyuşturucu da alıyormuş… Ama henüz on altı yaşındaydı ve bütün bir hayat vardı önünde…
     Abdias, böylesine acıklı bir hikâyeyi dinlerken taş gibi katı olabilmek için olanca gücünü, soğukkanlılığını toplamıştı. Bu işin esasını, gençleri gittikçe daha çok ağına düşüren bu olayın en ince ayrıntılarına kadar her yönünü öğrenmek idi amacı. Konu üzerinde düşündükçe, bir çeşit gizli akımın, görünüşte çok sakin bir denizin derinliklerinde seyrettiğini daha iyi anlıyordu. Bu çocukları uyuşturucu kullanmaya iten bütün özel sebeplerin ötesinde, topluma bağlı bazı başka sebepler de vardı ki, modern dünyanın bu ağır yarayı almasının asıl sebepleri bunlar olabilirdi. Damar damar oluşan, çok sıkı bir ağ şeklinde örgütlenen, hastalığı toplumun bütün organizmasına bulaştıran bu faktörler kolayca anlaşılır gibi de değildi…
     Bu karmaşık düğümü tek ve özel bir noktadan hareket ederek incelemek pek az bir şey öğretir, hatta yararsız da olabilirdi. En azından büyük bir sosyoloji kitabı yazmak gerekirdi bunun için. Ama, daha iyisi, basında ve televizyonda bu konuda bir araştırma açmaktı.
     Abdias’ın, bu aleme yeni girmiş bir zirzopun saçma düşünceleri, budalaca arzusu bu idi! Gerçekten de o, papaz okulundaki geçmişi, pratik hayata dair bilgisizliğiyle dünya dışında yaşayan bir yaratıktı: Sonunda durumu kabul etmek zorunda kaldı: Bu tür bir tartışmanın kamuoyuna götürülmesinde hiç kimsenin çıkarı yoktu. Çünkü bu, sözde Sovyet toplumunun bir prestij meselesiydi. Gerçekten, daha yüksek mevkilerde bulunanların fikrine ve mizacına tabi olan hiçbir sorumlu kendi kariyerini tehlikeye atmak istemiyordu. Öyle görünüyordu ki, yönetim sisteminde bir bozukluk olduğunu bildirecek alarm zilini çalmak için, insanın birçok meziyetleri yanında, kendi aleyhine olacak şeylerden de korkmaması gerekirdi. Abdias Kallistratov’un bu tür utanç verici bir endişeye tamamen yabancı olması, onun için hem çok iyi, hem de çok kötü bir durumdu. Şimdilik o, böyle durumların olabileceğini bile düşünemiyordu.
     O sadece gerçeğin gizli cephesine bir adım atmıştı, yitik insanlara acıdığı için ve belki de onlardan bazılarının kurtulmalarına yardım edebilmek umuduyla, esrarı anlamak, çözmek istiyordu. Bunu onlara bir ahlak dersi vererek, suçlayarak ve mahkum ederek değil, bizzat olayı yaşayarak, örnek vererek yapacaktı. Onun amacı, tek kurtuluş yolunun, herkesin ruhen yenileşmesi, içinde bir çalkantının olması ile açılacağını göstermekti. Gömüldükleri bu iğrenç, yüzkarası durumdan onları ancak bu yol kurtarabilirdi. Onun cesaret ve iyi niyetlerle dolu bu fikirlerinin ona nelere mal olacağından da henüz hiç haberi, en küçük bir şüphesi yoktu.
     Gençti. Genç olmak çok şeyi açıklar… Papaz okulunda iken Hz. İsa’nın hayatını incelemek için ne yürekli bir çaba göstermişti! O’nun bütün acılarını kendinde duymuştu. O kadar ki Gelhsemani bahçesinde Yahuda’nın ihanetini anlatan bölümü hıçkıra hıçkıra ağlamadan okuyamıyordu. Ve, Hz. İsa’nın, paskalyanın o sıcak gününde Golgotha tepesinde çarmıha gerilmesi, evrende görülen faciaların en korkuncu olarak görünüyordu ona. Bu genç saf adam, Abdias, insanları en saf fikirleri, en asil özlemleri için sistemli bir şekilde cezalandıran trajik bir yazgının, bir kaderin bulunduğundan da habersizdi.
     Belki şunu da sormak gerekirdi: Şehit olmak, böyle fikirlerin ortaya çıkması, engelleri aşması için, zulüm görmek ve ölmek tek yol değil miydi? Şüphesiz, zaferin bedeli ve onu değerli yapan da bu değil miydi?
     Abdias bu meseleyi daha önce Viktor Nikiforoviç Gorodetski ile de tartışma fırsatını bulmuştu. Aralarındaki yaş farkı çok az olmasına rağmen soyadı ile hitap ederdi ona. Konuşmaları Abdias Kallistratov’un papaz okulundan kesin olarak ayrılmaya karar vermesinden az önce olmuştu. Bir çayını içmeye gittiği arkadaşı şunları söylemişti ona:
– Ne dememi istiyorsun yani? Bak çocuk peder (böyle dediğim için bağışla ama bu lakap sana çok uyuyor) açıkça görülüyor ki sen bu papaz okulunu terk edeceksin ya da büyük bir ihtimalle kovulacaksın. Eminim ki öğretmen papazlar seni dinledikten sonra kendiliğinden çekip gitmeni beklemeyecekler… Hele senin kilise tarafından kabul edilmesi çok zor olan o müstesna düşüncelerini öğrendikten sonra! Bir haksızlığa uğramadın, sızlanman için somut bir gerekçen de yok. Bir çekişme, yanlış anlama ve yanlış anlaşılma da söz konusu değil. Kilise gerçekten seninle ilgili bir hata yapmamış… Eğer onunla bir uyuşmazlığa düşeceksen, bu tamamen senin dini inançların ve anlayışın yüzünden olacak.
– Çok haklısın Viktor Nikiforoviç, somut sebepler yok. Zaten öylesi de pek basit olurdu. Söz konusu olan benim kendi durumum değildir. Mesele, kilise geleneklerinin çağımıza ters düşmesidir. Eski zamanlarda, bir toplumun henüz doğuş halindeki bilincine uygun düşen bir doktrini bugün ciddiye almak mümkün değildir.
     Teolojinin varlığını koruyabilmesi için tek çare, dünyadaki bütün inançların odak noktası, merkezi olarak yeni bir Tanrı anlayışının ortaya çıkmasıdır. Bu Tanrı bizim çağdaşımız olacaktır. Günün ihtiyaçlarına cevap veren başka bir iman anlayışı. Ortodokslukla benim aramdaki tek uyuşmazlık, benim Ortodoksluktan kopmamın tek sebebi, işte budur.
– Evet, anlıyorum, dedi Gorodetski hoşgörülü bir gülümseme ile çayından bir yudum daha alarak. Sonra devam etti: İlk bakışta bu görüşün pek şaşırtıcı. Ama, senin teorine gelmeden önce, rahat rahat çayımızı yudumladığımız şu anda, Orta-Çağ’da, sevgili papaz çocuk, koyu Katolik Avrupa’da, mesela İspanya’da veya İtalya’da, sen böyle bir çılgınlığa cesaret ettiğin, ben de seni dinlediğim için, önce aforoz edilir, sonra diri diri yakılırdık odun ateşinde. Kemiklerimiz kül olur, rüzgârda savrulurdu. Aziz Inquisition’a yapılan işkenceleri ve cellatların sevincini çok iyi hayal ediyorum! O devirde bir masumun, sadece Meryem Ana’nın cinsi ilişkide bulunmadan hamile kalması olayını, azıcık manalı bir tebessümle dinlemesi, diri diri yakılmasına yeterdi. İnsan bunu bilince…
– Affedersin, sözünü kesiyorum Viktor Nikiforoviç, ama, diye itiraz etti Abdias. Aynı anda sinirli bir şekilde öğrenci cübbesinin düğmelerini yeniden iliklemeye başlamıştı. Devam etti: Buna çok gülmeni anlıyorum, ama şaka bir yana, bugün engizisyon hâlâ uygulansa idi, bu sapkınlığım yüzünden beni hemen yarın ateşe atacak olsaydılar bile, söylediklerimin bir tek kelimesini dahi inkar etmezdim.
– Bundan eminim, dedi Gorodetski başını sallayarak.
– Ben bu görüşe tesadüfen, öyle birden bire gelmedim, Hıristiyanlık tarihini inceleyerek ve modern dünyayı gözlemleyerek geldim. Ve, yeni bir görüş atmak istiyorum ortaya. Tanrı anlayışını çağdaş yapmak istiyorum, bütün çabalarım başarısızlıkla sonuçlanacak olsa bile…
     Viktor onun sözünü kesti:
– Konuyu tarihe getirmiş olmana sevindim. Şimdi sana söyleyeceklerimi dinle biraz. Senin Yeni bir Tanrı fikrin soyut bir teoriye dayanıyor. Aydınların diliyle söylemek gerekirse, bazı yerlerde söz konusu edilse bile, bu böyle. Vaktiyle dedikleri gibi, senin bütün görüşlerin, ruh üzerine yapılan katıksız bir spekülasyondur. Sen Yaradan programlamak istiyorsun, ama O, ne kadar çekici ve inandırıcı olursa olsun, basit bir kavrama sığmaz, buna boyun eğmez. Baksana, eğer İsa çarmıha gerilmeseydi; asla bizim peygamberimiz olamazdı. Evrenin iyiliğini düşünen bu müstesna insan önce vahşi bir şekilde öldürüldü, sonra başka bir çehreye büründü, ona gözyaşı döküldü, ululandı ve nihayet, onun acıları ve bizim vicdan azabımızla yeniden yaratıldı. Başlangıçta Hıristiyan inancı bir tapma ve kendini cezalandırma şeklindeydi, umut ve pişmanlıktı, ceza ve mağfiret idi ve elbette gelecek sevgisiydi. Eğer bu bazıları tarafından kendi çıkarları için saptırılmışsa, başka mesele.
     Bu da dünyanın bir kaderi. Düşünsene: En kuvvetli olan, en büyük saygı uyandıran, en büyüleyici, çekici olan kim? İşkenceler içinde kıvranan, bir prensip uğruna çarmıha gerilerek ölümü kabul eden bir Mazlum-Şehit, Kurban-Peygamber mi, yoksa, soyut bir idealden başka bir şey olmayan modern zihniyette, yüce ve mükemmel bir varlık mı?
– Bunu da düşündüm Viktor Nikiforoviç, haksız değilsin. Ama Yüce-Yaradan hakkındaki eski anlayışı değiştirme zamanının geldiği fikrimden vazgeçemem. Bu fikir kökleşmeyebilir, dünyadaki bilgilerimize ters düştüğü de doğrudur. Yine de aşikar! Her ne ise, bu konuda seninle bir polemiğe girmek istemiyorum. Gerçekten soyut bir düşünceden hareket etmiş ve imkansızın peşine düşmüş olmam pek mümkün, ama bunun hiç önemi yok. Benim düşünce tarzım kilise hukuku ile uyuşmuyor. Bu hususta bir şey yapamam. Ama biri bana hatamı gösterebilse gerçekten çok sevinirim.
     Gorodetski hak verdi:
– Seni anlıyorum Papaz Abdias. Her şeye rağmen tedbirli olmanı tavsiye ederim sana. Bir başka Tanrı aramak, kiliseye karşı işlenmiş en ağır, en bağışlanmaz suç sayılır. Kilisenin ileri gelenleri için senin bu fikrin, evreni altüst etmek anlamına gelir.
– Bunu biliyorum.
– Ama bu tür bir teşebbüs, kilise dışında daha da ağır bir ceza, bir hüküm getirir. Bunu da düşündün mü?
– Ama bu söylediğin bir paradoks, bir çelişki.
– Bunu anlamakta gecikmeyeceksin.
– Nasıl olur? İki ayrı konum bu noktada mı birleşecek?
– Tam öyle değil. İşin doğrusu şu ki, bu tür bir olaya hiç kimse iyi gözle bakmaz.
– Tuhaf, sana göre insanlar kendileri için zaruri olanı reddederler…
– Çok büyük güçlüklerle karşılaşacaksın, bunu istemiyorum. Ama cesaretini kırmak da istemiyorum, dedi Gorodetski tartışmaya son vererek.
     Abdias, Viktor’un bu uyarılarında çok haklı olduğunu anlamakta gecikmeyecekti. Birkaç gün sonra papaz okulunun ileri gelenleri, garda, önemli bir kişiyi törenle karşıladılar. Peder Dimitri, dini kurumlarla papaz okulları arasında koordinasyonu sağlamaktan sorumluydu. Ona, Koordinatör Peder diyorlardı. Orta yaşlı, çok ihtiyatlı, saygıdeğer bir insandı ve mevkiine çok yakışıyordu. Alışılmamış bir olay sebep olmuştu o gün onun gelişine. Huzuru bozan suçlu ise, en yetenekli öğrencilerden biri olan Abdias Kallistratov idi: Kutsal Kitabı yeniden yazmak, Çağdaş Tanrı gibi şüpheli bir görüşü yaymak hatasını işlemiş, yoldan sapmıştı.
     Koordinatör Peder, tabii bir uzlaşma sağlamaktan, ayrılan kuzuyu tekrar sürüye katmaktan, onu doğru yola çekmekten yana idi. Yani, skandal duyulmasın diye, onu Kilise camiasında bırakmak istiyordu ve buna yetkisi vardı. Bu konularda kilise, laik kurumlardan farklı hareket etmiyor, ailenin kirli çamaşırlarını başkalarına göstermek istemiyordu. Abdias’tan daha tecrübeli olan Peder Dimitri, böyle hareket edecek, onu babaca azarlayacaktı biraz. Ama Kallistratov onu tamamen yanlış anladı, bu da pederin planını bozdu.
     Peder genç adamı öğleye doğru kabul etmiş ve konuşmaları en az üç saat sürmüştü. Koordinatör ona önce binanın salonlarından birinde bulunan küçük kiliseye gitmelerini teklif etti:
– Tahmin edersin ki seninle çok ciddi bir konuşma yapacağız. Ama bu tür işlerde acele etmek pek yarar sağlamaz. Onun için istersen önce Tanrı’nın evine gidelim, her şeyden önce birlikte dua etmemiz gerektiğine inanıyorum.
     Böyle derken hafifçe kızarmış, gözkapaklarını kırıştırarak Abdias’a bakmıştı.
– Tanrı sizi korusun Mon Senyör, dedi Abdias, ben hazırım. Benim için dua, ruhumdan hiç çıkmayan Yüce Yaradan üzerinde devamlı düşüncelerimin bir ezgisi, bir kontrapunktudur. Çağımız Tanrısı düşüncesinin beni hiç terk etmediğine de inanıyorum.
– Biraz sabırlı ol evladım. Önce dua edelim, dedi Koordinatör, uzlaşıcı bir tonla. Böyle derken koltuğundan kalktı. Delikanlının dine karşı küfür sayılacak Çağımız Tanrısı, kontrapunk gibi deyimlerini bile duymazlıktan gelecek kadar alttan alıyor, yakınlık gösteriyordu. Tartışmayı daha başında tatsız bir havaya sokmak istemediği belliydi. Devam etti: Bu dünyada var olduğum günden beri, Tanrı’nın lütuf ve bağışlamalarını her gün artan bir hayranlıkla hissettiğimi söylemeliyim. Buna dua yoluyla ulaştığımızı, duanın bizi biraz kendimizin dışına götürdüğünü anlamaktan da mutluluk duyuyorum. Tanrı’nın mağfireti, bağışlaması sınırsızdır, O’nun bize olan sevgisi sonsuzdur. Dualarımız belki O’nun için çocuk cıvıltısı gibidir ama, bunlar bizim O’nun kişiliği ile şaşmaz şekilde birleştiğimizin göstergeleridir.
     Kapı önünde ayakta duran Abdias:
– Haklısınız monsenyör, dedi.
     Çok tecrübesiz, çok da sabırsız olduğu için; susma taktiği gösteremedi ve bütün düşüncesini atıverdi ortaya:
– Söylemekte sakınca görmüyorum, anlayışlarımıza göre Tanrı ezeli ve ebedidir. Ama, insanın bilgisi arttıkça düşüncesi de gelişiyorsa, Tanrı anlayışının da gelişme kavramının dışında kalmaması mantıklı görünüyor. Bu hususta ne düşünüyorsunuz monsenyör?
     Koordinatör bu soruyu kolayca geçiştiremezdi.
– Bu ne coşku evlat! diye bağırdı. Sonra öksürüp aksırarak, zaten düzgün olan cübbesini düzeltmeye çalışarak, devam etti: Tanrı’dan bu şekilde söz etmek, aşırı bir dalgınlık söz konusu olsa bile, uygun düşmüyor… Bize Tanrı’yı anlama yetisi verilmemiştir. O bizim anlayabileceğimizden daha uzakta, dışımızdadır. Materyalistler bile bizim kavrama gücümüzün dışında bir âlem olduğunu kabul ederler. Yüce Tanrı söz konusu olunca bu hüküm daha da doğru olur.
– Beni bağışlayın monsenyör, olayları olduğu gibi ifade etmek gerekir: Bilincimizin, vicdanımızın dışında bir Tanrı yoktur.
– Emin misin?
– Evet, bunun için söylüyorum zaten.
– Pekala, i’lerin üzerine noktaları koymadan önce biraz durup düşünelim. Sen ve ben teoloji konusunda bir konuşma yapacağız, ama duamızı yaptıktan sonra. Şimdi, az önce de söylediğim gibi, beni kiliseye götürmeni istiyorum.
     Bu din büyüğünün onu kendisine refakat etmeye daveti, Abdias tarafından bir iyi niyet gösterisi olarak yorumlanabilirdi, ama kovulma tehdidi altında bulunan bir öğrenci, sivrilikleri törpülemek, keskin uçları yassıltmak için bu durumdan yararlanmak istemiyordu.
     Koridoru geçtiler. Koordinatör önde, Abdias da yarım adım kadar geride yürüyordu. Peder Dimitri dik vücutluydu ve emin adımlarla ilerliyordu. Etekleri yerlere kadar sarkan kara cübbesi bir ulu kişi görünümünü veriyordu ona. Delikanlı da onu süzerken, bu adamda yüzlerce yıldan beri saygı duyulan kurallardan aldığı güce inanmış ama onu kendi çıkarları için koruyan bir kişilik görüyordu. Varlık gerçeğini arama isteği bugün onu, böyle muazzam ama atıl bir kuvvetle karşı karşıya getiriyordu. Ama şimdilik ikisi de O’na inandıklarına doğru gitmekteydiler. Her biri kendi tarzında, O’nun adına, dünya ve dünyada aldıkları yer hakkında ortak fikirleri sokmak zorunda olduklarını hissediyorlardı. Her ikisi de umutlarını O’na bağlamışlardı. Çünkü O her yerde hazır ve nazır idi ve bağışlaması boldu…
     Günün o saatinde küçük kilise boştu. Bu da onu olduğundan biraz daha büyük gösteriyordu. Daracık oluşunun dışında, hemen hemen kaba bir yapıydı. Nişteki İsa’nın yüzü kupkuru bir şekilde siyah saçlarla çerçevelenmiş gibiydi. Sabit ve ciddi bakışlıydı ve beyaz çizgilerle taranmış bu yüz biraz fazlaca aydınlıktı. Yüksek rütbeli papazla vicdan hürriyetini terk etmek istemeyen genç dönme ya da sapkın, yan yana diz çöktüler. Bakışlarını ve ruhlarını O’na yönelttiler. Her biri O’nunla özel bir diyalog ümit ediyordu. Çünkü O, aynı zamanda çok kişiyle konuşabilirdi. Gündüzün ve gecenin her saatinde, kendisine hitap eden herkesi, sayısız kişiyi, dinleyebilirdi. O, bu dünyada herhangi bir insanla, yerkürenin herhangi bir noktasında konuşabilirdi. O her yerde hazır ve nazır idi ve Kadir-i Mutlak oluşu da bundandı.
     İki adamın duaları onları sıkıntıdan, üzüntüden kurtaracaktı. Her biri dualarında O’na duydukları sevginin buyurduğu amel ve hareketlerinin doğruluğunu görmek istiyorlardı. Kendilerini; an kadar kısa bir süre için işgal ettikleri yerde, evrenin bir parçası olarak görüyorlardı. Haçın ışığında onları bu dünyaya getirdiği için Yaradan’a şükrediyor, O’ndan, O’nun adını söyleyerek ölmeyi nasip etmesini istiyorlardı.
     Sonra büroya döndüler ve burada ilk karşılaşma başladı.
– Evet evladım, sana bir ahlak dersi vermeye kalkışmayacağım, dedi koordinatör meşin koltuğuna rahatça gömülürken. Abdias onun karşısında bir sandalyede oturuyordu. Genç öğrenci, ellerini zayıf ve titrek dizlerinin üzerine koymuş, saygılı, dikkatle dinleyen bir durum almıştı. Çetin bir tartışma beklediği için, Peder Dimitri’nin bakışlarında bir hiddet ya da kötü niyet görmeyince pek şaşırdı. Peder Dimitri, onun düşündüğünün tam aksine çok sakin görünüyordu.
– Dinliyorum efendim, dedi Abdias itaatli bir sesle.
– Tekrar ediyorum, seni azarlayacak ya da sana yemin ettirecek değilim. Bu kadar ilkel bir usule önem vereceğini de sanmıyorum. Fakat, ileri sürdüğün fikirler, pek kabul edilir şeyler değil. Fark etmiş olmalısın ki seninle iki eşit insan olarak konuşuyoruz. Üstelik oldukça zekisin. Ben de samimi olacağım. Kilisenin çıkarı, zekanın onun öğretisine karşı çıkmamasını gerektirir. İlahi kurallara, dinin hizmetine kayıtsız şartsız kendini vermeni ister. Görüyorsun ya apaçık konuşuyorum… Ama, bir baba gibi senin kulaklarını çekmeye de hakkım var. Çünkü ölen babanı, Diyakos İnnokenti Kallistratov’u çok iyi tanırdım. O ve ben aynı inançta idik. Yüksek, erdemli bir Hıristiyan’dı o, çok da geniş kültürlüydü. Şimdi kader beni seninle, dinin sadık hizmetkarı olan o kişinin oğlu ile, karşılaştırdı. Ve hangi şartlarda? Önceleri senin hakkında çok güzel, yankılı şeyler duyduğumu gizleyecek değilim. Beni buraya getiren sebep ise gerçekten üzücü. Bana dediklerine göre dinde reform yapmak istiyormuşsun. Oysa bu konuda sen daha pek toysun, bir çömez sayılırsın. Senden duyabildiğim birkaç sözün, sendeki bu görüş ayrılığının, bu kopmanın asıl sebebi, yaşının küçük olmasıdır, gençliğindir. Umarım bu tahminimde yanılmam. Birçok sebeplerden dolayı gençliğe özgü atılganlık ve kendini beğenmişlik, çok çeşitli şekilde ortaya çıkar. Herkesin mizacına ve aldığı terbiyeye göre değişir. Sen hiç, nice nice sınavlar geçirmiş yaşlı bir insanın, o ileri yaşında birden bire dininden çıktığını ya da kutsal dogmaları kendine göre yorumlamaya kalkıştığını gördün mü? Hiç sanmam. Birkaç örnek olsa bile, pek azdır. Çünkü dini öğretinin aslı derinlemesine olarak ancak zamanla, yaşla öğrenilir. Zaten Avrupalı filozoflar ve özellikle de Fransız ansiklopedileri de devrim öncesinde dine saldırmaya kalkışmışlardı. İki yüz yıldan beri de bu düşüncelerini yaymaya çalışıyorlar. Bunların hepsi gençti. Doğru değil mi?
– Evet efendim, gençtiler.
– Görüyorsun işte. Bu, gençlerin aşırılık tutkusunu gösteren ayrı bir delil.
– Aşırılık ya da extremisme, şu günlerde moda olan bir deyim
– Aşırıcılık, çocukluk hastalığından başka bir şey mi?
– Belki öyledir, ama bu genç adamların size göre extremisme yakalanan bu gençlerin, sağlam esaslara dayanan, çok iyi hazırlanmış, özümlenmiş fikirleri de var ki, bunları da söylemek gerek.
– Elbette, elbette, ama bu ayrı mesele. Ne de olsa onlar kilise adamları değillerdi ve din hakkındaki bilgileri yalnız kendilerini ilgilendiriyordu. Ama sen gelecekte papaz olacaksın, senin için durum bambaşka.
     Abdias söze karıştı:
– İşte bunun için ya insanlar bana tam olarak güvenmek isteyecekler…
– O kadar hızlı gitme bakalım, dedi koordinatör kaşlarını çatarak, senin iyiliğin için kafana sokmak istediğim şeyi anlamak istemediğine göre, biraz daha açık konuşmaya çalışacağım. Önce şunu söyleyeyim ki, iman dağını tırmanıp da kendi çelişkisinin kurbanı olan insanların sen ne ilkisin ne de sonuncusu olacaksın. Kilise böylelerini çok gördü. Büyük davalar kayıp vermeden kazanılmıyor ve bu yoldaki kazalar da kaçınılmazdır. Ama senin durumunda olanlar için bir tek alternatif vardır: Ya yanlış yola sapan, bütün şüpheleri atarak doğru yola döner, kesin olarak ve bütün gücüyle gerçek imanı kabul eder, ona coşku ile ve artan bir enerjiyle sarılır, böylece büyükleri tarafından affedilir ya da, inatla yanlış yolda gitmeye devam ettiği için bir sapık olarak kiliseden kovulur, aforoz edilir. Üçüncü bir yol olmadığını iyice anlıyor musun? Fikirlerin hoşgörü ile karşılanamaz. Yeterince açık anlatabildim mi?
– Evet monsenyör, ama ben de çok açık bir şekilde bu üçüncü yolun zaruretine inanıyorum, bu yalnız benim için değil, dinin selameti için de zaruri görünüyor.
– Haydi canım sen de!
     Peder alay eder gibi başını salladı ve devam elti: “Gerçekten fikirlerin çok şaşırtıcı. Zahmet olmazsa bana Hıristiyanlığı selamete çıkaracak bu üçüncü yolun ne olduğunu anlatır mısın? Yoksa, bu da yeni bir tür devrim mi olacak?”
     Koordinatör bu sözleri sinsice söylemişti. Ama Abdias cevap vermekte gecikmedi:
– Bu yüzlerce yıllık uyuşukluktan silkinip kurtulmak, dogmatizmi unutmak ve insana Tanrı’yı kendi özünün doruğu olarak görme hürriyetini tanımak gerek…
– Yeter! Yeter! diye bağırdı peder, gururun seni kör ediyor ve çok gülünç bir duruma düşürüyor!
– Pekala monsenyör, madem ki insana düşünme hakkı tanımıyorsunuz, daha uzun tartışmanın bir yararı yok!
– İşte bu doğru!
     Koordinatör hiddetle yerinden kalktı. Birden sesi titremeye başladı ve konuşmasını şöyle sürdürdü: “Gözlerini iyice aç delikanlı! Gururunu bir yana at! Seni mahvedecek bir yol seçmişsin kendine! Zavallı! Tanrı’nın sadece senin hayalinin bir ürünü olduğunu sanıyorsun. İnsanın da, tek gerçek Tanrı’nın üzerinde hemen hemen bir Tanrı olduğunu söylüyorsun! Bilinç yalnız İlahi Kudret’in iradesiyle vardır. Sana ait doktrinin gelişmesine izin verilecek olsa, yakında bu doktrin bütün prensipleri alaşağı eder, iman yasalarını koruma uğrunda, bunca insanın nesiller boyu mücadele verdiği, acı çektiği bütün kutsal yasakları yıkar. Sen dogmatizmi atmak derken bunları istiyorsun. Bizim dogmalarımız İlahi Hikmet’in meyveleridir. Kilisenin varlığını sürdürebilmesi için yeni doktrinlere hiç ihtiyacı yok, ama bu doktrinler iman kuvveti olmadan meydana gelmez. Madem ki bu noktaya geldik, şunu da hatırla: Dogmatizm, ne olursa olsun bütün otoritelerin, bütün iktidarların desteğidir. Sapık düşüncenle Tanrı kavramını ıslah etmek istiyorsun, gerçekte sen onu hiç bilmiyorsun. Senin istediğin şey, kendini O’nun yerine koymaktır! Ama, şükürler olsun ki Tanrı gerçeği ne senin, ne de senin gibilerin isteğiyle vardır. Senin küfrün ancak seni mahveder. Tanrı ezeli ve ebedidir! Amin!”
     Bu tirad süresince Abdias, Peder Dimitri’nin yanında, ayakta, dudaklarını ısırarak beklemişti. Onun hakaretlerine dayanmak çok güç geliyordu ona. Ama bir adım geri çekilmeye de niyeti yoktu:
– Özür dilerim monsenyör, ama sadece bizden gelen bir şeyi niçin ilahi güce bağlıyorsunuz? Tanrı, biz yaratıklarını, birbirine zıt olan iyi ve kötü güçlerden kurtarabilecekken, niçin bu kadar kusurlu yaratmış olsun? Bizi, kendisiyle olan münasebetlerimize varıncaya kadar birçok hususta, şüpheye kötülüğe, ihanete düşürsün? Siz kendi doktrininizin mutlak değerde olduğunu, şaşmazlığını söylüyorsunuz, dünyanın ve ruhumuzun özünün bize bir defa ama bütün zamanlar için verildiğini kabul ediyorsunuz. Ben bunda hiçbir mantık görmüyorum. Hıristiyanlığın iki bin yıllık geçmişinde, bu kadar eski bir zamanda söylenmiş olana; nasıl olur da biz hâlâ ilave edecek bir şey bulamayız? Siz, gerçek tekelini bırakmamak için mücadele ediyorsunuz, ama en iyi hallerde bile tavrınız bir körlüğün eseridir. Görmüyorsunuz. İsterse ilahi çıkışlı olsun, gerçeği sonuna kadar yalnız kendi elinde tutacak bir öğreti yoktur. Kendisinin böyle olduğunu iddia eden bir doktrin, modası geçmiş bir doktrindir, artık kullanılır olmaktan çıkmıştır.
     Abdias sustu. Bir süre sessizlik oldu. Sonra birden, yakındaki başka bir kilisenin çan sesleri duyuldu. İnsanlarla Tanrı arasındaki bağın bu sesli sembolü o kadar yakından geliyordu ve o kadar ona aşina idi ki, Papaz Okulu öğrencisi Abdias oradan hemen kaçmak, tıpkı o çan sesleri gibi ta uzaklara uçup gitmek, kaybolmak, sonsuzlukta erimek isteğine kapıldı…
– Gerçekten çok ileri gidiyorsun delikanlı, dedi koordinatör soğuk ve birden bire durgunlaşan bir sesle. Sonra devam etti: Seninle bu teolojik tartışmaya girişmemeliydim, çünkü bu konudaki bilgilerin henüz çok eksik ve hatta şüpheli. Sana bunları ilham eden bizzat şeytan olmasın? Her ne ise, konuşmayı bitirmek için sadece bir şey daha söyleyeceğim: Bu fikirlerinle sen pek ileriye gidemezsin. Temel dogmalarla uğraşanları laikler de istemez ve aralarından atarlar. Çünkü her ideoloji esas olarak yalnız ve yegane gerçeğe kendilerinin sahip olduklarını iddia ederler. Bunu, çok acı bir tecrübe ile öğreneceksin. Şunu da bilesin ki laik hayat, ilk bakışta sanıldığından daha katıdır. Düşüncesizliğinin, yanlış hesaplarının bedelini ödeyecek ve benim bu sözlerimi de hatırlayacaksın. Bu kadar yeter. Okulu terk etmeye, hiç dönmemesiye Tanrı’nın evinden kovulmaya hazır ol!
– Benim mabedim her zaman benimle olacak, dedi Abdias inatla, çünkü ben kendimin kilisesiyim, başka bir kilise de tanımıyor, kabul etmiyorum. Papazları da, hele bugünkü halleriyle hiç kabul etmiyor, tanımıyorum.
– Pekala evlat, Tanrı seni ıslah etsin. Ama bir şeyden emin olabilirsin: Dünya, sana itaat etmeyi öğretecektir. Artık ekmeğini kendin kazanmak zorunda kalacaksın, senin milyonlarca benzerin böyle yapıyor.
     Abdias Kallistratov, bundan sonra, bu son uyarıları sık sık hatırlayacağı günleri görecekti. Bununla beraber, asıl misyonu, varoluşunun bir çeşit en üst düzeyde taçlandırılması olan misyonu, henüz gelecekte görünüyordu ona. Bu misyon bir ufuk gibi belirecek ve aradaki bütün maceralar geçici engellerden başka bir şey olmayacaktı. Kitlelerin onu örnek alacağı gün gelecekti. Orada, hayatının amacını görüyordu.
     Kaçakçılar treni, bozkıra doğru, geniş ve ıssız alanları geçerek ilerliyordu. Bakışları cama saplanmış olan Abdias kuşkular içindeydi. Pekala, diyordu kendi kendine, işte şimdi gerçekten yapayalnızsın. Hareketlerin tamamen serbest, röportajını yazmaktan başka ne bağların var, ne de zorunlulukların. Peki, bu sıkıntılarla dolu yolda ne öğrendin? Gerçek hayata dalıyorsun, ona cepheden bak. Tıpkı yüz yıl kadar önce olduğu gibi, bir tren, insanları bir yerden başka bir yere götürüyor. Sen de yolculardan birisin. Kaçakçılar da herkes gibi birer yolcudur. Bir farkla ki onlar bir tehlike de oluşturuyorlar, çünkü en korkunç suçlardan birini işliyorlar. Görünüşte pek zararsız olan ve duman olup savrulan bu ot, sarhoşluktan başka bir şey vermiyor ve insanda insanlık olarak ne varsa onları yok ediyor. Bu geçici zevk için kendiliklerinden sunak taşına koşanları nasıl koruruz? Bu kötülüğün, bu hastalığın çıkış noktasını, kaynağını biliyor musun? Hayır, hiç bir şey bilmiyorsun, meseleye çözüm getirmek için hangi ucundan tutacağını bile bilmiyorsun.
     Daha yakın bir geçmişte, papaz okulunda, hayat akıntısına kapılarak az da olsa onu daha iyiye götürmek için sabırsızlanıyor, çırpınıyordun. Arkadaşların sana idealist diyorlardı ve haksız da değillerdi. Daha şimdiden bu çocukların sana ihtiyaçları olup olmadığını, işlerine karışmanın gerçekten gerekli olup olmadığını sormaya başladın. Aslında onlar için ne yapabileceksin ki? Onları kendi yoluna sokup hayatlarını mı değiştirebilirsin? Sen kendini yiyip bitirirken, onlar, içleri rahat, belli bir amaca doğru gidiyor ve ne istediklerini biliyorlar. Hiç olmazsa, onları yalnız uyuşturucu ve paranın mutlu edeceğine inanmışlar. Onları bunun aksine nasıl inandıracak, doğru yolu nasıl göstereceksin? Araya girmezsen ergeç yakalanıp ceza kamplarına gönderilecekler. Ama kendilerini o kadar suçlu görmeyecek, bunu sadece şanssızlık sayacaklar. Ah onları kötü yoldan bir döndürebilseydin! Pişmanlık ruhlarını temizlerdi, suç işlemekten gönüllü olarak vazgeçer ve gerçek sevinci yaşarlardı. Harika bir şey olurdu bu! Ama, mutluluk olarak onlara başka ne verebilirdin?
     Bugün toplumumuzun değer olarak benimsediği şeyler aslında tamamen bozulmuş, topa tutulmakta… Tanrı kavramına gelince, çocukluk çağlarından beri onlar Tanrı’yı; ihtiyar bunakların dillerine pelesenk ettikleri tekerleme gibi görürler. Hem sonra, kolay kazanılan paranın yanında güzel sözlerin ne değeri olur? Şu günlerde herkesin tekrarladığı gibi, büyük bir teşekkür hiçbir şeye yaramaz, ama para, nereden gelirse gelsin, at keseye! Hem, yalnız bizden almıyorlar bu parayı, kazançlarının bir kısmı, yabancı ülke kaçakçılarına yapılan satışlardan sağlanıyor. Çoğunun Murmansk, Odesa vs. gibi limanlardan ya da Baltık şehirlerinden gelmeleri bundan olsa gerek. Uzak-Doğu’dan gelenler bile var. Bütün bu haşhaşlar, polen ekstreleri nereye gidiyor? Önemli olan ise nerelere gittiği değil, olayın, kaçakçılığın kendisidir…
     Bütün dünyaya karşı kendisinin en iyi sosyal sistem olduğunu, kötülüklere karşı bağışıklı bulunduğunu iddia eden bir idarede, bütün bunlar nasıl oluyor? Ah bir başarabilsem! Gördüklerimin, yazacaklarımın birçoklarına ibret olmasını diliyorum Allah’tan. İnsanların bu olaya, evleri tutuşmuş gibi, felakete kendi çocukları maruz kalmış gibi tepki göstermeleri gerek. İyi kullanılan bazı kelimeler koro halinde bütün toplum tarafından tekrar edilirse, bunun paradan daha güçlü olduğu anlaşılır, böylece kötülükler önlenebilir! Eğer her şeyin çıkışı Allah’tan ise, insan bu çıkışa, bu ilk kudrete tutunmak gücüne de sahiptir.
     Başarmayı ne kadar isterdim! Yine sana sesleniyorum Tanrım: Paraya, altına çarparak dönen kelimelerin değeri nedir? Yer altında işlenen kötülüğe karşı vaızlar ne yapabilir? Bana, sonuna kadar dayanma gücü ver Allah’ım. Bu çabalarımda, bu mücadelede beni yalnız bırakma. Ben yalnızım. Yapayalnızım. Onlar ise çok kalabalık.
     Tren Saratov’u geçmişti ve iki günden beri geniş Kazak ovasında ilerliyorlardı. Bu bölgeyi ilk defa görüyordu Abdias. Vaktiyle Rusya tarafından zapt edilen ve göz alabildiğine uzanan bu toprakların genişliği, muazzam oluşu çok etkiliyordu onu.
     Sibirya’yı da sayarsak, bu geniş topraklar yarıkürenin hemen hemen yarısını kaplıyor. Çok az yerinde sadece bazı noktalara yerleşmiş insanlar… Şehirler, kasabalar, büyük ve küçük istasyonlar, çiftlikler ve tek tek evler çok nadir görünüyor yol boylarında. Tıpkı geniş bozkırdan oluşan bir tualin üzerindeki pek seyrek renk damlacıkları gibi boyanmaya hazır iken, monoton grilikteki tabii görünümüne bırakılıvermiş… Otlar yeşermiş, çiçeklenmişti. Kısmen daha iyi ve koyu olan bitkiler manzarayı daha da güzelleştiriyordu. Ama birkaç gün sonra güneş üzerlerine kurşun gibi inecek, otlar sararacaktı. Bu kısa süreli ilkbaharı görmek için uzun bir yıl daha beklemek gerekecekti…
     Yolcular, vagonların yarı açık pencerelerinden giren bol kokuları kokluyorlardı. Ovada, her tarafı boş küçücük bir istasyonda durdukları zaman daha çok duyuyorlardı bu kokuyu. O zaman herkeste, içinde bulundukları vagonun boğucu havasından kurtulmak için, oradan kaçmak, sıcak havaya serinlik veren bitki özsularının ve insanı sarhoş eden kokuların arasında koşmak arzusu uyanıyordu.
     Ne kadar tuhaf diyordu Abdias kendi kendine, bu lanet haşhaşın bu kadar güzel kokması ve bu kadar bol yetişmesi ne kadar tuhaf! Kaçakçıların dedikleri doğruysa, en belirgin özelliği ve etkili tarafı bu koku imiş. Gevezelikleri sırasında birçok şey öğrettiler bana.
     Şimdi biliyorum ki yaban keneviri diğer otlardan sapının uzunluğu ile ayrılır, insan boyunda olanları vardır ve her yerde yetişmez. Nerelerde bulunduğunu bilmek gerek. Böylesine zararlı bir zehrin her yerde kolayca bulunmaması bir bakıma çok iyi… Ama bu güçlüğe rağmen onu bulmak için bu yola çıkanlar çok. Her taraftan gelen bu insanlar, bu büyüleyici otu bulmak için kıtayı baştan başa kat ederler… Ama haşhaş çayırlarına giden yol daha çok uzun ve orada neler olacağını kimse bilemez…
     Abdias zaman zaman seyahat amacını unutuyor, kendisini gördüğü manzaralara kaptırıyor, aşıp gittiği bu toprakların ve orada yaşayan insanların bilebildiği geçmişini, tarihlerini hatırlamaya çalışıyordu. Henüz lise çağındayken okuduğu bazı kitapları, seyrettiği bazı filmleri getiriyordu aklına. Şurada burada gördüğü kısmen unutulmuş bir geçmişin izlerini görmek de memnun ediyordu onu: Bozkıra yayılan kara deve sürüleri bozkırda terkedilmiş şehirler gibiydi. Müslüman mezarlıkları, yurt denilen çadırlardan oluşan geleneksel obaları, bazen dünyadan kopmuş gibi tek başına duran bir çadırı görüyor, o tek çadırda yaşayan insanları düşünerek kalbi sıkışıyordu. Bazen bir veya birkaç atlı geçiyordu trenin yakınından. Bunların bazılarının başlarında eskiden olduğu gibi sivri külahlar vardı. Atlarının dizgin, eyer gibi takımları da değişmemiş, eskiden nasılsa şimdi de öyleydi… Bu ücra ve susuz yerlerde nasıl yaşıyordu bu insanlar? Gün batınca, uzayın çıplak yüzü kapkara olunca, içlerine çöken sıkıntılara nasıl katlanıyorlardı? Sonsuz evrende kaybolmuş gibi, uçsuz bucaksız bozkırda ne düşünüyor, ne hissediyorlardı?
     Herhalde trenler burada hoş karşılanıyor ve onların gürültüsü büyük şehirlerdeki gibi kimseyi rahatsız etmiyordu. Belki de görkemli gece bu insanlara soyluluk dolu, yücelik dolu şiirler ilham ediyordu. Şiir, kendilerini duyurmak, dünyaya kabul ettirmek isteyen insanların bir zeka ürünü değil miydi?
     Ama bu düşünceler uzun sürmüyor, az sonra kendi gerçek durumunu hatırlıyordu. Gerçekten zordu bu suçlularla bir arada yaşamak. Şimdilik buna dayanmaya çalışıyordu. Röportajını yazabilmek için bu deneyi sonuna kadar sürdürmeliydi. Ama, bunu düşündükçe üzerine soğuk sular dökülüyor, midesi ağrıyor, tarifsiz sıkıntılarla ürperiyordu. O da gerçekten bu iğrenç satıcılardan biriydi sanki. Böylece, çok küçük de olsa, bilinçli olarak bir suç işleyen kimsenin hareketlerini nasıl şartlandırdığını, duygularını nasıl etkilediğini, başkalarıyla olan ilişkilerini nasıl bozduğunu, yeni izlenimlerle, görüntülerle duyulacak sevincin nasıl engellendiğini de keşfetmiş, öğrenmiş oluyordu.
     Abdias, yol arkadaşları üzerinde gözlemler yaparken, onları konuşturmaya çalışırken edindiği ilk izlenimden emin olmak istiyordu: Kendilerinden emin görünmelerine rağmen bu Kolgezer’ler cezalandırılmak korkusu içinde, ağır bir rahatsızlığın baskısı altındaydılar. Öyle değilse, kabadayı tavırları, anlaşılmaz argoları, içki ve kumar tutkuları, bu tehlikeli işe böbürlenerek atılmaları başka nasıl izah edilir? Başka türlü hareket edebileceklerini düşünemiyorlardı. Abdias onları bu uğursuz boyunduruktan kurtarmayı, gözlerini açmayı, kendi kendilerine vurdukları zinciri koparmayı, derilerine sinmiş ve soludukları havayı bile zehirleyen korku ve kokudan arındırmayı hayal ediyordu. Bu asil görevi yerine getirebilecek çareyi bulmak için, sınırlı ama o kadar da az olmayan bütün hayat tecrübelerine, bilgilerine, ümitle, coşkuyla sarılıyordu.
     Papaz okulundan ayrılmakla Tanrı yolunda yürümekten, doğru yola çağrı yapma eğiliminden de ayrılmış değildi. Kendi anladığı şekilde doğruları söyleyecekti, resmi Kilise ile bağımlı olmadan iyiye ve doğruya çağıracaktı insanları. Bu misyonu yerine getirmek için papaz olmaya gerek yoktu. Bunun için, inançlarına bağlı olması, davasında samimi olması yeterdi. Bütün iyi niyetlerine rağmen, cesaretinin onu ittiği bu işi henüz bütün genişliğiyle kavramaktan uzaktı.
     Güzel düşünceler içinde yüzmek, insanları doğru yola getirmeyi hayal etmek, bunları gerçekten başarmaktan daha kolaydı. Ceplerini doldurmaktan başka bir şey düşünmeyen o insanlar, kendileri gibi bir kaçakçı görünen Abdias adındaki bu insanın çağırdığı yola öyle kolayca gelirler miydi! Abdias’ın asil görüşleri, tatlı sözleri onları niçin etkilesindi? Işığa doğru yürümek için en ufak bir arzu yoktu onlarda. Abdias anlıyordu ki bir bakıma Tanrı Kelamdır. Tam ve saf doğruyu söyleyen kelimeler ilahi bir etki yapabilirlerdi, ama henüz kötü’nün, iyi’ye karşı çıktığını, suçluların yararına bile olsa iyi’ye karşı direndiklerini bilmiyordu. 

(Yazan: Cengiz Aytmatov-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir