Tarihin İlk’leri (85)

T

İLK KAMUOYU YOKLAMASI
     1824 yılı ABD başkanlık seçimleri nedeniyle, Wilmington kenti seçmenleri arasında yapıldı. 532 seçmen arasında yapılan soruşturmanın sonuçları, Harrisburg Pennsylvanian gazetesinin 24 Temmuz 1824 tarihli sayısında yayınlandı. Sonuçlara bakılırsa, Andrew Jackson’ın, John Quincy Adams ve öteki iki aday karşısında çok rahat bir zafer elde etmesi bekleniyordu.
     İki şıklı herhangi bir konuda seçmenlerin kararını öğrenmek amacına yönelik ilk kamuoyu yoklaması, 18-28 Mart 1907 tarihleri arasında Chicago Journal tarafından yapıldı. Gazete, Chicago halkına, o güne değin özel sektör tarafından yürütülen tramvay ulaşımının belediyeye devredilip edilmemesi hakkında ne düşündüklerini soruyordu. Kamuoyu yoklaması, Chicagoluların yüzde 59’unun tramvay ulaşımının belediye tarafından gerçekleştirilmesinden yana olduğunu ortaya koydu. Konuyla ilgili olarak yapılan resmi referandumda ise, aynı yönde oy kullananların oram yüzde 55 olarak saptandı. Chicago Journal, yaptığı kamuoyu araştırmasında, yalnızca yüzde 4’lük bir yanılgıya uğramıştı.
     Günümüzde en geçerli yöntem olan “örnekleme” yöntemiyle kamuoyu yoklamasının mucitleri, Amerikan Kamoyu Enstitüsü’nden Dr. George Gallup, Furtune Survey’den Elme Roper ve Crossley Poll’dan Archi[1]bald Crossley’dir. Her üçü de, bu yöntemi 1935 yılından itibaren kullanmaya başladılar. Ancak, Roper, Temmuz ayında otomobil sahipleri arasında yaptığı bir soruşturma ile diğer ikisinin önüne geçerek, örnekleme yöntemini kullanan ilk araştırmacı oldu. Roper, araba sahiplerine, şu soruyu soruyordu: “Otomobil sizce bir lüks mü, yoksa gereksinim mi?” Erkeklerin yüzde 75.5’i bu soruya “gereksinim” yanıtını verdiler. Örnekleme yöntemi, her yaş, cinsiyet, sınıf ve özel ilgi grubundan seçtiği temsilciler arasında soruşturma yaptığından, hata oranı en az olan yöntemdir.
İLK KÂĞIT
     Kâğıdın bulunmasından önce insanlar, yazıları taş levhalar, balçık kalıpları ve tahta üzerine yazıyorlardı. Hatta, ağaç yaprakları bile, gerektiğinde yazı yazılabilecek bir düzey olarak kullanılabiliyordu. M.Ö. 3500 yıllarında Mısırlılar, papirüs kamışlarından bir tür kâğıt elde etmeyi başardılar .Kamışların içindeki yumuşak tabaka, ince şeritler halinde kesiliyor, birbirinin üstüne çaprazlama olarak yerleştiriliyordu. Daha sonra bunlar çiğnenerek düz bir tabaka haline getiriliyordu. M.Ö. 13. yüzyılda, deriden yapılan parşömenler de ilk kez Mısır’da kullanıldı. Parşömen elde etmek için, hayvanın derisi, kireç içerisinde güzelce temizlendikten sonra, tahta bir çerçeve içinde iyice gerilerek kurutuluyordu. Daha sonra da, yazı yazmaya elverişli düz bir zemin elde edinceye kadar bıçakla kazınıyordu. Gerçi parşömenin ömrü, papirüse göre daha uzundu ama fazla miktarda üretimi hayli zordu. Yine de yavaş yavaş Avrupa’ya yayıldı ve 1500 yılına kadar, özellikle dinsel yazılar için kullanıldı.
     Kâğıt, M.Ö. 2. yüzyılda Çin’de yapıldı. M.S. 7. yüzyıla kadar Çinliler, kâğıt yapımında kullandıkları formülü büyük bir gizlilik içinde sakladılar. Ancak, bu formül önce Japonların, sonra da Arapların eline geçti. Endülüs Emevileri’nin 711 yılında İspanya’yı işgal etmeleri üzerine Avrupa’ya geçti. En eski kâğıt, yapımında tahta, saman ve bez kullanılmasına karşın “bez parşömen” olarak adlandırılıyordu. Her üç madde de iyice dövülerek ezildikten sonra su ile karıştırılıyor, sonra da tabakalar halinde sıkıştırılarak kurutuluyordu.
İLK HALKLA İLİŞKİLER UZMANI
     Gazetelerde ekonomi muhabirliği yapan Ivy Ledbetter Lee, konunun önemini kavradıktan sonra gazeteciliği bıraktı ve 1903 yılında New York’ta bir büro açarak, kendisini “Halkla ilişkiler uzmanı” ilan etti. İlk müşterileri arasında bir grup politikacı, bir sirk, bir grup banker ve hiç sevilmeyen bir isim olan Thomas Fortune Ryan da vardı.
İLK RADAR
     Alman Donanması Sinyal Araştırmaları Bölümü Şefi Dr. Rudolph Kühnold tarafından 1933 yılının yazında ve sonbaharında geliştirildi. Üzerinde, 600 megasaykıl frekanslı 700 W gücünde bir yansıtıcı, bir alıcı ve disk reflektörleri vardı. Radarın ilk denemeleri, 20 Mart 1934 günü, Kiel Limanı’nda yapıldı. Kühnold, 600 metre uzakta demirli Hesse adlı gemiden gönderilen eko sinyallerini almayı başardı. Bunun üzerine, Lübeck yakınlarındaki Pelzerhaken Bahriye Araştırma Merkezi’nde, bir radar deneme istasyonu kuruldu. Burada, 1934 yılının Ekim ayında, donanmanın yüksek rütbeli subaylarının önünde yapılan bir denemede, 7 mil uzaktaki bir gemiden gönderilen sinyaller alındı. Aynı deneme sırasında büyük bir rastlantı sonucu, bölgeden geçmekte olan bir deniz uçağından da sinyaller alındı ve bu “radarla saptanan ilk uçak” oldu. Bu başarı üzerine Alman Hükümeti, radarla ilgili çalışmaların sürdürülmesi için 70 bin marklık ödenek ayırdı.
     1935 yılının Ocak ayından itibaren, İngiltere’de de Sir Robert Watson-Watt, radarla ilgili çalışmalarına başladı. Çok geçmeden, uçakların yerlerinin radyo dalgaları aracılığıyla saptanabileceğini kanıtladı. Radarla ilgili çalışmalar, İngilizler ve Almanlar tarafından olduğu kadar, Fransızlar, Japonlar ve Amerikalılar tarafından da birbirine paralel olarak sürdürüldü. Bugün kullanılan en son sistem gelişmiş radarların temelinde, bütün bu uluslar tarafından atılan harçlar vardır ve bu nedenle, hiçbir ulus, radarı yalnızca kendisinin geliştirdiğini iddia edemez.
İLK PASTÖRİZASYON
     19. yüzyılda, sirke ve şarabın mayalanması ve süt ekşimesi, kimyasal birer olay olarak kabul ediliyordu. 1860 yılında, Fransız bilim adamı Louis Pasteur, bir kez kaynatıldıktan sonra, ancak havayla temas ettirildiği takdirde bozulabileceklerini kanıtladı. Böylece, bozulmaya havadaki bazı mikroorganizmaların yol açtığı da anlaşılmış oldu. 1862 yılında Pasteur, 70 santigrat dereceye kadar kaynatılan sütün içindeki mikropların öldüğünü, ancak sütün tadında bir değişiklik olmadığını ve aynı tatla birkaç gün bozulmadan kalabileceğini gösterdi. Pastörizasyon adı verilen bu ısıtma işleminin, inek sütüyle bulaşan çok önemli iki hastalık olan verem ve brusella hastalığına yol açan mikropları da öldürdüğü zamanla anlaşıldı ve pastörizasyon işleminin önemi böylece artmış oldu.
İLK KURŞUNKALEM
     1795 yılında, birbirlerinden habersiz olarak Fransız Nicholas Jacques Conte ve Avusturyalı Josef Hardtmuth tarafından yapıldı. Her iki mucit de, kalemlerini grafiti balçıkla karıştırdıktan sonra yumuşak bir tahtanın içine yerleştirdiler. Tahtanın kolaylıkla yontulabilmesi, grafite istenilen kıvamın verilmesiyle değişik sertliklerde kurşunkalem yapılabilmesi mümkün oldu. Bu kalemle rahatça yazı yazmak ve resim yapmak, istendiğinde bunların kolayca silinebilmesi, kurşunkalemi günümüzün vazgeçilemez araçlarından biri haline getirdi.
İLK PİYANO
     Piyano, 1800 yılından itibaren, 150 yıl boyunca klavyeli bir saz olarak varlığını sürdürdü. Ancak, 1950’lerden itibaren elektrikli orgların yapılmasıyla ilk değişime uğradı. İlk piyano, 1709 yılında İtalya’da Bartolomeo Christofori tarafından yapıldı. Atası olan “harp” ile bu piyano arasındaki önemli fark, tellerinin gerilmemesi, tersine tellerin üzerine yumuşak çekiçlerle vurulması idi. Bu değişikliğin getirdiği en önemli avantaj, değişik volümlerde ses elde edebilme olanağıydı. Bu nedenledir ki Christofori, yaptığı enstrümana “gravicembalo col piano e forte, yani yumuşak ve yüksek sesli harpsichord” adını verdi.
     1770 yılında Johann Andreas Stein, piyanoyu daha da geliştirdi. Çekiçlerin tellere vurduktan sonra geri çekilmesini sağladı. Böylece ses, daha titreşimli çıkabiliyordu. Mozart, 1777 yılında çaldığı bir Stein piyanosundan sonra adeta büyülenmişti, John Broadwood and Sons adlı İngiliz firması, piyanoya ilk pedalı taktı. 18. yüzyılda piyano tellerinin yatay yerine dikey gerilmesi için de çalışmalar sürdürülmüştü. Bu konuda ilk başarılı sonuç, 1811 yılında, Londra’da Robert Wornum adlı piyano imalatçısı tarafından alındı. 1830’lu yıllardan sonra, piyanolar yalnızca yapısal değişikliklere uğradılar.
İLK TOPLU İĞNE
     Milattan 4 bin yıl önce Mısırlılar, giysilerini tutturmak için bakırdan yapılmış toplu iğneler kullanıyorlardı. Mısır’da ayrıca, balık kılçıklarından ve başka hayvan kemiklerinden de toplu iğneler yapılırdı. Romalılar ve Yunanlılar döneminde daha güzel görünümlü toplu iğneler üretildi. O dönemin varlıklı insanları, giysilerinde altın ve gümüşten yapılmış toplu iğneler kullandılar. Demirden yapılan toplu iğnelerin kullanımı, 16. yüzyıldan itibaren yaygınlaştı. Bu toplu[1]iğneler elde yapılıyorlardı. Amerikalı Lemnel Wrihgt, 1820’li yıllarda otomatik bir toplu iğne üretim aygıtı geliştirdi.

Yazar hakkında

Yorum Ekle