Ama Dört Yüz Yirmi İkinci Gece Olunca

A

     Demiş ki:

     … gülmeye ve birbirlerine, “Vallahi! Artık bizim için deli olduğundan hiçbir kuşku bulunmayan bu şehzadenin sözünü ettiği ata bakın! Bununla birlikte bırakalım bakalım bununla ne iş görecek? Çünkü bu işten inanılmaz önemde bir şeyler çıkabilir ve bu genç belki de gerçekten yüksek sınıftan ve harika erdemleri olan biridir!” demişler. Ve bunu söyleyerek hepsi birden tahta atı kaldırmış ve kollarında taşıyarak hükümdarın önüne getirmişler; o sırada halk, atın yöresini çevirmiş, onun güzelliğine, bedeninin orantısına, eyerinin ve koşumunun zenginliğine hayran olmuş.
     Hükümdar da büyük hayranlık duymuş ve şaşırmanın sınırında şaşmış kalmış; sonra Kamer-ül-Akmar’a ‘ Ey genç adam, bu senin atın mı?” diye sormuş. O da, “Evet şevketlim! Bu benim atımdır ve biraz sonra sana marifetlerini gösterecek!” demiş. Hükümdar da, “Öyleyse, al onu ve bin üzerine!” demiş. Şehzade, “Bunu ancak yöresindeki halk ve ordu birlikleri çekildikten sonra yapabilirim!” diye yanıt vermiş. O zaman hükümdar herkesin bir ok atımı uzaklığa çekilmeleri buyruğunu vermiş. Genç şehzade de ona, “Ey hükümdar, bana iyi bak! Şimdi atıma atlıyorum, sonra dörtnala birliklere atılarak onları sağa sola savuracağım ve yüreklerine korku ve ürperti saçacağım!” demiş. Hükümdar da, “Şimdi ne istiyorsan yap; ama onlara karşı kıyıcı olma ki, onlar da sana karşı kıyıcı olmasınlar!” diyerek yanıt vermiş.
     Kamer-ül-Akmar da, hafifçe elini atın boynuna koymuş ve bir sıçrayışta sırtına atlamış. Kendi bakımlarından da, birlikler, tedirgin, uzakta sıkışık ve gürültülü bir düzende sıralanmışlar; savaşçılar birbirlerine, “Bu genç saflarımıza yaklaşınca onu mızraklarımızla karşılar, palalarımızın keskin yüzüyle tanıştırırız!” diyorlarmış. Ama kimileri de, “Vallahi! Bu büyük bir acımasızlık olur! Nasıl olur da bu denli yakışıklı, bunca kibar, zarif ve hoş bir genci öldürmeyi içimize sindiririz?” diyorlar; aralarından kimileri de, “Vallahi! Bu genci kolayca öldüreceğimizi düşünmek çok anlamsız olur! Böylesi bir serüvene atıldığına göre, kuşkusuz, başarı sağlayacağına güveni vardır. Her durumda, onun yüreğindeki cesaret, yiğitliği ve gözüpekliği bunun bir kanıtıdır!” diyorlarmış.
     Kamer-ül-Akmar’a gelince, eyerin üzerine bir kez sağlamca yerleşince, bütün gözler ne olacak diye kendine yönelmiş bulunduğu sırada yükseliş düğmesini oynatmış. Ve hemen at hareket etmeye; soluk almaya, eşelenmeye, sallanmaya, boynunu eğmeye, ileri geri gitmeye başlamış; sonra da, hiçbir hükümdar ya da sultanın en iyi koşumlanmış atının yapamayacağı kadar harika bir esneklikle çalım yaparak sağa, sola başını çevirerek yürümeye başlamış. Ve birdenbire böğürleri titremiş ve karnı şişmiş ve bir oktan daha hızla göklere atılmış, binicisiyle birlikte gökte sağa doğru bir çizgi çizerek havalanmış. Bunu görünce hükümdar şaşkınlık ve öfkeden aklını kaçıracak gibi olmuş ve ordu komutanlarına, “Hey! Allah belanızı versin! Tutun onu! Kaçıyor!” diye haykırmış. Ama vezir ve vekilleri ona, “Hükümdarım, hiç kanatları olan kuşa insan erişebilir mi? Bu kimse, belli ki bizim gibi bir insan değil, ama kudretli bir büyücü ya da ifritler içinden bir ifrit veya havada uçan meretler içinden bir meret olmalı! Ve Allah seni de, bizi de ondan kurtardı! Yüceler Yücesi’ne, onun elinden seni ve ordunu kurtardığı için şükredelim!” diye yanıt vermişler.
     Bunun üzerine hükümdar, heyecan ve şaşkınlığın sınırında sarayına dönmüş ve kızının yanına girerek meydanda olup bitenleri ona anlatmış. Genç kız da, genç şehzadenin gözden yitişi haberini alınca, o kadar üzülmüş ve öylesine umudu kırılmış ki, ağlamış ve o kadar sızlayıp inlemiş ki, ağır şekilde hastalanmış ve yükselen ateşi ve kara düşünceler içinde yatağa uzanıp yatmış. Babası, onu bu durumda görünce, onu okşamaya, bağrına basıp sallamaya başlamış ve iki gözünün arasından öpmüş ve meydanda olanları yeniden anlatarak ona, ” Kızım, övgüler üzerine olası Tanrı’ya şükür ve hamdolsun ki, bizi bu korkunç sihirbazdan, bu yalancıdan, bu baştan çıkarıcıdan, bu hırsızdan ve domuzdan kurtardı!” demiş.
     Ama onu nedenli tatlı sözlerle ve pehpehlemelerle avutmaya çalışmışsa da, kız hiç[1]bir şey anlamıyor, dinlemiyor ve onu hiçbir şey avutmuyormuş! Eskisinden de çok hıçkırmaya, ağlamaya, inlemeye ve iç çekerek “Vallahi! Ben artık hiçbir şey yiyip içmek istemiyorum; Tanrı beni o güzel sevgilimle yeniden birleştirinceye kadar böyle olacak! Artık ağlamaktan ve mutsuzluğa gömülmekten başka kârın olmayacak!” demiş.
     Bunun üzerine babası, kızını bu uyuşukluk ve üzüntü halinden çıkaramayacağını anlayarak çok üzülmüş ve yüreği keder dolarak, gözünün önünde dünya kararmış. Ve işte hükümdarla kızı sultan Şems-ün-Nehar’ın durumu böyleymiş… 

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz