Ama Dört Yüz Yirmi Üçüncü Gece Olunca

A

     Demiş ki:

     Ve işte hükümdarla kızı Sultan Şems-ün-Nehar’ın durumu böyleymiş.
     Şehzade Kamer-ül-Akmar’a gelince… Göklerde epeyce yükselince, atının başını doğduğu yere doğru çevirmiş ve bir kez doğru yolu bulunca, sultanın büyüleyici güzelliğini ve onu yeniden bulmanın yollarını düşünmeye başlamış. Onun yanındayken, babasının ülkesinin adını öğrenmeye gayret ederek El-Yemen diyarının merkezi Sana’ da bulunduğunu anlamışsa da, bunun pek kolay olmayacağını da biliyormuş. Yol aldığı sürece hep bunu düşünmüş, atının son kertede süratli gidişiyle sonunda kendi babasının ülkesine ulaşmış. O zaman atıyla kentin üzerinde bir daire çizmiş ve sarayın taraçasına inmiş.
     Atını taraçada bırakarak, saraya inmiş; ama ortalıkta matem havası esiyormuş; tüm odaları küller serpili bulunca, aile üyelerinden birinin ölmüş bulunduğunu düşünmüş ve âdeti üzere, özel dairelerine girerek babasını, annesini ve kız kardeşlerini yas giysileriyle donanmış olarak bulmuş; değişen yüzleri zayıf ve sarıymış; mahzun ve bozulmuş bir halleri varmış. Ama onun içeri girişiyle babası birdenbire ayağa fırlamış ve gelenin gerçekten oğlu olduğunu anlayınca, büyük bir feryat kopararak bayılmış; sonra kendine gelerek oğlunun kollarına atılmış. Onu çılgınca bir sevinçle kucaklayıp bağrına basmış ve heyecanın sınırlarına ulaşırcasına heyecan duymuş; annesi ve kız[1]kardeşleri de, ağlayıp hıçkırarak, öpüşleriyle adeta onu yutmuşlar ve mutluluklarından oynayıp sıçramışlar. Sonra bir parça yatışınca, ona başına gelenleri sormuşlar; şehzade de onlara, başından sonuna kadar olan biteni anlatmış; ama onu burada tekrarlamanın yararı yok.
     Bunun üzerine babası, “Ey gözümün nuru ve canımın çekirdeği, Tanrı’ya şükürler olsun ki sağlığın yerinde!” diye haykırmış. Ve halk için yedi gün süreyle şenlikler düzenlenmesini buyurmuş ve büyük sevinçler içinde davul zurnalar çaldırarak sadakalar dağıtmış, tüm suçlular için bütün hapishanelerin ve zindanların kapılarını ardına kadar açtırarak genel af ilan etmiş. Sonra oğlu yanında olduğu halde, at üzerinde kentin birçok mahallesini dolaşarak, kesinlikle kaybolduğuna inanılan oğlunu görmekten duyduğu sevinci halkına göstermek istemiş.
     Bununla birlikte, bir kez şenlikler bitince, Kamer-ül-Akmar, babasına “Baba, sana atı veren İranlı ne oldu?” diye sormuş. Hükümdar da, “Allah bu bilgini kahretsin ve rahmetini onun üzerinden çeksin ve de onu ilk kez gördüğüm zamana lanet olsun! Çünkü, oğlum, aramızdaki ayrılığın nedeni odur! Şu saatte zindanda yatmakta! Affa uğramayan tek kişi de odur!” diye yanıt vermiş. Ama oğlunun ricası üzerine hükümdar, onu hapisten çıkartmış ve yanına çağırtarak ona lütufta bulunmuş, ona bir onur giysisi vermiş ve büyük bir eli açıklılıkla kendisine her türlü onurlar ve servetler bağışlamış; ama ona kızından hiç söz açmamış ve onunla evlendirmeyi artık aklından bile geçirmemiş. Bilgin de bunu kudurmanın sınırında kudurganlıkla karşılamış ve genç şehzadeyi at üzerine bindirmekle işlediği tedbirsizliğe pişman olmuş; çünkü artık atın sırrı ve işleyiş tarzı ortaya çıkmış bulunuyormuş!
     Hükümdara gelince, henüz at konusunda huzurlanmadığından, oğluna, “Oğlum, ben, artık senin bu felaket saçan hayvana yaklaşmaman, özellikle asla üzerine binmemen gerektiği fikrindeyim; çünkü sen hâlâ da onun ne gibi gizler sakladığını bilmekten uzaksın ve üzerine binmekle güven içinde olamazsın!” demiş.
     Kendi bakımından Kamer-ül-Akmar, babasına, Sana hükümdarı ve kızı ile olan serüvenini ve bu hükümdarın öfkesine rağmen nasıl kaçıp geldiğini anlatmış; babası da ona, “Oğlum, eğer Sana hükümdarı seni öldürecek olsaydı, öldürürdü; ama senin ömrün henüz baht tarafından noktalanmamış!” diyerek yanıt vermiş.
     Orada geçirdiği günler süresince Kamer-ül-Akmar, babasının dönüşü dolayısıyla düzenlediği tüm eğlencelere ve şenliklere karşın, Sultan Şems-ün-Nehar’ı unutmaktan uzakmış ve yiyip içerken, her zaman onu düşünüyormuş. Böylece, bir gün şarkı söylemede ve ut çalmada pek usta köleleri bulunan şah, onlara, çalgılarının tellerine vurmalarını ve birkaç güzel şarkı okumalarını buyurmuş. Bunlardan biri eline udunu alarak, onu, yavrusunu bağrına basan bir ana gibi dizlerine yaslayarak, saz eşliğinde birçok dizeler arasında şunları da okumuş:
     Senin hatıran, ey sevgili, yüreğimden hiç silinmeyecek, gözden ırak ve uzak da olsan! Günler geçebilir, zaman ölebilir; ama yüreğimde aşkın hiç ölmeyecek! Ben bu aşka gömülerek ölmek ve bu aşk içinde yeniden dirilmek isterdim!
     Şehzade bu dizeleri işitince, yüreğinde arzu kıvılcımlanmış, tutkunun alevleri, ateşini iki katına çıkarmış; pişmanlıklar ve hüzünler içini yasla doldurmuş ve aşk yüreğini alt üst etmiş. Ve Sana sultanı konusundaki duygularını dizginleyemeyerek o saat ve o anda ayağa kalkmış, sarayın taraçasına çıkmış ve babasının nasihatlarına karşın abanoz atın sırtına atlayıp yükselme düğmesini çevirmiş. At hemen, bir kuş gibi, uçuşunu göklerin yüksekliklerine doğru yönelterek onunla birlikte havalanmış. Böylece, ertesi sabah, babası şah onu sarayda aramış, ama bulamayarak taraçaya çıkmış ve atın kaybolduğunu görerek büyük bir üzüntüye kapılmış ve atı parçalatmadığından dolayı pişmanlıkla parmaklarını ısırmış; ve kendi kendine “Yarabbi! Oğlum yeniden yanıma dönerse, bu atı imha edeceğim; böylece yüreğim sakin ve ruhum bundan böyle kaygısız olur!” demiş. Sonra tekrar sarayına inmiş ve orada ağlayıp iniltilere ve hıçkırıklara boğulmuş. Onun durumu böyleymiş!
     Kamer-ül-Akmar’a gelince, süratli bir şekilde hava yolculuğunu sürdürerek Sana kentine ulaşmış. Sarayın taraçasında yere inmiş, gürültü etmeden merdivenden aşağı inmiş ve sultanın dairesine doğru yollanmış. Orada hadımağasını âdetine uygun olarak kapının önünde boylu boyunca uyur bulmuş; onun üstünden atlayıp dairenin içine girmiş ve ikinci kapıya ulaşmış; bunun üzerine yavaşçacık perdeye yaklaşmış ve onu kaldırmadan önce, dikkatle içeriyi dinlemiş.
     Ve işte! Sevgilisinin acı acı hıçkırdığını, şikayetçi dizeler okuduğunu duymuş. O sırada cariyeleri onu teselli etmeye çalışıyor ve ona, “Ey hanımımız…

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz