Ama Dört Yüz Yirmi Dördüncü Gece Olunca

A

     Demiş ki:

     “Ey hanımımız, neden, senin uğrunda gözyaşı dökmediği kesin olan biri için ağlıyorsun?” diyorlarmış. O da, “Siz ne diyorsunuz, ey fikirden yoksun kişiler! Sanıyor musunuz ki, uğrunda ağladığım sevgili, unutanlardan ve unutulanlardan biridir?” diye yanıt vermiş. Ve gözyaşlarını ve iniltilerini iki katına çıkarmış; öylesine uzun uzadıya ağlamış ki, sonunda baygın düşmüş.
     Bunu gören şehzade onun için yüreğinin parçalandığını ve safra kesesinin patladığını sanmış. Ve artık daha fazla beklemeksizin, kapı perdesini kaldırıp odaya girmiş. Genç kızı üzerinde giysi olarak saçlarından ve örtü olarak da tüy yelpazesinden başka bir şey olmaksızın yatağa uzanmış yatar halde görmüş. Uyur gibi bir hali olduğundan, yanına yaklaşıp hafifçe onu okşamış. Kız hemen gözlerini açmış ve başucunda onu merak içinde üzerine eğilmiş ve kendisine, “Bu gözyaşlarının, bu inlemelerin nedeni nedir?” diye mırıldanırken görmüş.
     Bunu gören genç kız, sanki yeniden hayat bulmuş gibi ansızın ayağa kalkmış ve şehzadenin üzerine atılarak kollarıyla boynunu sarmış ve yüzünü öpücüklere boğarak ona, “Ama bütün bunlar, hep senin aşkın ve uzaklaşman yüzünden, ey gözümün nuru!” demiş. Şehzade de, “Sultanım, ya ben! Bütün bu zaman içinde, senin için ne üzüntüler çektim bilsen!” diye yanıt vermiş. Kız da yeniden söz alarak, “Ya ben! Yokluğun bana ne kadar hazin geldi bilsen! Dönmekte biraz daha gecikseydin, kuşkusuz ölür giderdim!” demiş. O da, “Sultanım, peki, babanla olan ilişkim ve de bana davranışı hakkında ne düşünüyorsun? Vallahi! Senin aşkın engellemeseydi, Toprağın, Güneşin ve Ayın baştan çıkarıcı ve Göğün, Toprağın ve Cehennemin ayartıcı cinlerinin hışmına uğrayayım ki, onu boğazlardım ve tüm gözleyenlere bunun örnek ve ibret olmasını sağlardım! Ama madem ki seni seviyorum, şimdi onu da seviyorum!” demiş. Kız da, “Nasıl oldu da beni terk etmeye karar verdin? Beni bırakıp gittikten sonra yaşamın tadı kalır mıydı?” deyince de: “Beni sevdiğine göre, beni dinler ve nasihatlerimi tutar mısın?” demiş. O da, “Sadece konuşman yeter, nasihatlerini dinleyecek ve yerine getireceğim ve dediklerinin hepsini yapacağım!” diyerek yanıt vermiş. O da, “Öyleyse ilkin bana yenecek içecek bir şeyler getirtmekle işe başla, çünkü çok aç ve susuzum! Ondan sonra konuşuruz!” demiş.
     Bunun üzerine genç kız hizmetçilerine yemek ve içki getirmelerini buyurmuş ve ikisi birlikte yiyip içmeye başlamışlar ve neredeyse gecenin sonuna erişinceye kadar konuşmuşlar. Tam güneş doğacağı sırada Kamer-ül-Akmar, ayağa kalkıp genç kızdan haremağası uyanmadan önce ayrılmak üzere izin istemiş; ama Şems-ün-Nehar ona, “Peki, böylece nereye gideceksin?” diye sormuş. O da, “Babamın evine! Ama her hafta bir kez gelerek seni göreceğime söz veriyorum!” diyerek yanıt vermiş ve “Oh! Senden, Güçlülerin Güçlüsü Tanrı aşkına, ayrılığın acısını yeniden tattırmaktansa, beni de yanına almanı ve nereye gidersen birlikte götürmeni diliyorum!” diye haykırmış. Şehzade de, gayet memnun, “Gerçekten benimle gelmek istiyor musun?” diye haykırmış. Kız, “Elbette!” diye yanıt vermiş. O da, “Öyleyse, hemen ayağa kalk gidelim!” diye yanıt vermiş.
     Kız hemen ayağa kalkmış, bir sandığa kendisine ait bulunan güzel şeyler arasından seçerek gösterişli giysiler ve değerli ziynetler koymuş; bu arada gerdanlıklarını, yüzüklerini ve bilezikleriyle en güzel taşlar kakılmış mücevherlerini almayı da ihmal etmemiş; sonra, hizmetçilerin hiç birinin engellemeyi düşünmedikleri bir sırada sevgilisi ile birlikte dışarı çıkmış.
     Bunun izleyerek Kamer-ül-Akmar onu sarayın taraçasına götürmüş; atının sırtına atlamış, kızı da atın terkisine almış; kendisine sıkı sıkıya sarılmasını söylemiş; sonra da sağlam bağlarla kendisine bağlamış. Bundan sonra da yükseliş düğmesini çevirmiş; at havalanmış ve onlarla birlikte göklere yükselmiş. Bunu görünce, hizmetçiler büyük haykırışlar koparmışlar. Öylesine haykırmışlar ki, hükümdar ve hanım sultan uykularından uyanarak yarı giyinik taraçaya koşmuşlar ve tam da sihirli atın şehzade ile sultanı sırtında taşıyarak göğe ağdığı sırada orada bulunmuşlar.
     Ve hükümdar, heyecanlı ve büyük bir üzüntünün sınırında, gittikçe yükselmekte olan genç adama, “Ey şehzade, sana yalvarıyorum, bana ve şurada gördüğün karıma acı da bizi kızımızdan mahrum etme!” diyecek gücü bularak haykırmış. Ama şehzade ona yanıt bile vermemiş. Yine de genç kızın ana babasını terk ettiği için bir pişmanlık duyabileceğini düşünerek, ona, “Söyle bana, ey çağının ve gözlerimin ışığı sevgilim, seni annenle babana geri götüreyim mi?”

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz