Ama Dört Yüz Yirmi Altıncı Gece Olunca

A

     Demiş ki:

     Ve hemen gidip bahçenin bakıcılarını bulmuş ve onlara, “Buradan geçen ya da bahçeye giren herhangi birini gördünüz mü? Bana gerçeği söyleyin, yoksa hemen başınızı uçururum!” diye sormuş. Bakıcılar onun bu tehditlerinden dehşete düşmüşler ve hep bir ağızdan “Vallahi! Kimsenin bahçeye girdiğini görmedik. Sadece İranlı bir bilgin gelerek şifalı otlar toplamak istedi; sonra çıktığını bile görmedik!” diye yanıt vermişler.
     Bu sözleri duyunca, şehzade, artık kızı kaçıranın İranlı olduğundan kuşku duymamış ve bu, onu büyük bir üzüntünün ve şaşkınlığın sınırına ulaştırmış; çok heyecanlı ve keyfi kaçmış olarak alayı karşılamış ve babasına doğru yönelerek ona olan biteni anlatmış ve “Birliklerini al ve saraya geri dön; bana gelince, bu karanlık işi aydınlığa kavuşturmadan oraya dönmeyeceğim!” demiş.
     Bu sözleri işitince ve oğlunun bu kararını öğrenince Şah ağlamaya, inlemeye ve bağrını dövmeye başlamış ve ona, “Oğlum, lütfen, öfkeni bastır; kaderine razı ol ve bizimle birlikte eve dön! Hangi Şah’ın ya da sultanın kızını almak istersen seni onunla evlendireceğimi göreceksin!” demiş. Ama Kamer-ül-Akmar, ne babasının sözlerine en küçük bir ilgi duymuş ne de yalvarmalarını kulağına sokmuş; ona birkaç veda sözcüğü söyledikten sonra, Şah, ümitsizliğin sınırında, gözyaşları ve iniltiler arasında kente dönerken atına binerek oradan uzaklaşmış. Ve sevinçleri böylece kedere, korkuya ve sıkıntıya dönüşmüş! İşte onların durumu böyleymiş!
     Sihirbaz ile sultanın durumlarına gelince, şöyle: Bahtın daha önce belirlediği gibi, İranlı sihirbaz gerçekten o gün şifalı otlar, kokulu bitkiler toplamak üzere bahçeye gelmiş bulunuyormuş. O sırada nefis bir misk kokusu ve başkaca hayranlık verici kokular duymuş; burnunu rüzgara vererek bu olağandışı kokuların geldiği yöne doğru yönelmiş. Oysa bu koku, köşkten dışarı çıkıp tüm bahçeyi kokuya boğan sultandan yayılıyormuş. Sihirbaz da, keskin koku alma duyusunun kılavuzluğunda, biraz dolaştıktan sonra, sultanın bulunduğu köşke ulaşmış. Orada, kendi elleriyle yaptığı sihirli atın dört ayağı üzerinde, eşikte durmakta olduğunu görmüş. Yitişinin kendisini yiyip içmekten kestiği ve uykusuz bıraktığı atı görünce, yüreğinin titreyişini dindirememiş! Atın her yanını yoklayarak bozulmamış ve iyi durumda olduğunu anlamış. Sonra, üzerine binerek tam uçmaya hazırlanırken, kendi kendine, “İlkin şehzadenin atla getirip buraya bıraktığının ne olduğunu anlamam gerek!” demiş. Ve köşke girmiş.
     O zaman, ilk bakışta sakin bir gökte yükseldiği haliyle güneş yerine koyduğu sultanın, divana kaygısızca uzanmış yatmakta olduğunu görmüş. Ve gözlerinin önünde soylu bir kadının bulunduğundan bir an bile kuşku duymamış ve onu şehzadenin at üzerinde getirip burada bırakmış ve o beklerken, kendisinin kente gidip parlak bir tören hazırlatmak üzere ayrılmış bulunduğunu anlamış. Bunun üzerine onun yanına yaklaşmış ve önünde yerlere kadar eğilerek elleri arasından yeri öpmüş; kız ağır ağır başını kaldırıp onu görünce ve olağandışı çirkin ve nefret uyandırıcı olduğunun farkına varınca, ona bakmaktan sakınmak için hemen gözlerini kapatmış ve ona, “Sen kimsin?” diye sormuş. O da, “Efendim, ben, seni kente daha yakın ve daha güzel bir başka köşke götürmek üzere şehzade Kamer-ül-Akmar tarafından yollanan ulağım; çünkü şehzadenin annesi hanım sultan bir parça rahatsız ve senin gelişin dolayısıyla duyulan sevinç nedeniyle, seni ilk olarak hoş gelişle karşılamak istediğin den, uzun bir yol almaktan kaçınarak böylesine bir değişiklik yapmak istedi” diye yanıt vermiş. Kız, “Ama şehzade nerede?” diye sorunca, İranlı, “O, şahla birlikte kentte! Seni büyük bir şölenle, harika bir alayın başında karşılamak üzere hazırlanıyor!” yanıtını vermiş. Kız da, “Ve sen! Söyle bana, şehzade, beni aldırmak için senden daha az nefret uyandıran birini bulamadı mı?” demiş
     Bu sözleri duyan sihirbaz, çok fena bozulduğu halde, sarı yüzünün buruşuk perdesi üzerine gülüşünü yayarak, ona, “Evet, gerçekten sarayda benim kadar nefret uyandıran başka bir memluk yoktur. Yalnız benim yüzümün kötü görünüşü ve suratımın nefret uyandıran çirkinliği, seni, benim değerim üzerine yanlış sonuçlar çıkarmaya itmesin! Bir gün sen de benim yetkinliklerimi anlar ve şehzade gibi benim değerli yanlarımdan yararlanırsın! Ve o zaman beni, olduğum gibi kabul eder, översin! Şehzadeye gelince, beni seçip sana yollamasının nedeni, sırf çirkinliğim ve yüzümün nefret uyandırıcılığıdır; bunu da hiç kuşkusuz, senin güzelliğini ve etkileyiciliğini kıskandığından yapmıştır! Yoksa, sarayda başka memlukler da, yakışıklı zenciler de, hadımağaları da, hizmetkarlar da vardır. Tanrı’ya şükür, bunların sayısı hesaplanamaz; ama bunların her biri ötekinden daha baştan çıkarıcıdır.

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz