Ama Dört Yüz Yirmi Sekizinci Gece Olunca

A

     Demiş ki:

     Sorularını tamamen akıl almaz ve saçma sapan buluyorlarmış. O da, uzun bir süre, gittikçe daha derin araştırmalar yaparak, gittikçe daha fazla bilgi edinerek, ama onu belirli bir yola sokacak herhangi bir haber almaksızın araştırmalarını sürdürmüş.
     Bütün bunlardan sonra, bir gün, Şems-ün-Nehar’ın babasının saltanat sürdüğü Sana kentine gelmiş ve gelir gelmez bazı bilgiler edinmiş; ama hiç kimse ona kaçırıldıktan sonra sultanın ne olduğunu anlatmamış; sadece yaşlı hükümdarın içinde bulunduğu, onu ölüme yaklaştıran bitkinlik ve umutsuzluğu söylemişler. Bunun üzerine yolunu sürdürmüş ve Rum ülkelerine doğru ilerlemiş; geçtiği her yerde ve eğleştiği her mevkide boyuna sultanı ve abanoz atı soruyormuş. Böylece, günün birinde, bir handa çepeçevre oturmuş, kendi aralarında konuşan bir tacir topluluğuna rastlamış ve onların yanına oturmuş; içlerinden birinin, “Dostlarım, son zamanlarda en olmayacak şeylerden de inanılmaz bir şey işittim!” diyormuş. Hepsi birden, ona “Nedir o?” diye sormuşlar. O da, “Mallarımla birlikte, falan kentin falan bölgesine gittim; burada halkın birbirine, orada ortaya çıkmış bir olayı anlattıklarını duydum. Diyorlardı ki, kentin hükümdarı, maiyetiyle birlikte bir gün avdayken, çok nefret uyandıran bir yaşlı adamın, eşsiz güzellikteki bir kızla birlikte abanoz ve fildişinden yapılma bir atın yanında durduklarını görmüş!” diye yanıt vermiş. Sonra da tacir, son kertede meraklanan arkadaşlarına, burada tekrarlanmasında yarar olmayan öyküyü anlatmış.
     Kamer-ül-Akmar bu öyküyü işitince, bir an bile sevgilisi ile sihirli atın söz konusu edildiğinden kuşku duymamış. Hemen, kentin adını ve yerini öğrenerek derhal o doğrultuda yola koyulmuş ve oraya ulaşıncaya kadar ara vermeden yol almış. Ama kapıları açmak istediği zaman, muhafızlar onu yakalayıp ülkelerinde geçerli olan bir âdete göre, durum ve mesleği ve ülkeye geliş nedeni hakkında sorgulamak üzere hükümdarın huzuruna çıkarmışlar. Ama şehzade kente geç bir saatte girdiği, hükümdarın da çok meşgul olduğunu bildiklerinden, muhafızlar delikanlının huzura çıkarılışını ertesi güne bırakmışlar ve geceyi geçirmesi için onu zindana götürmüşler. Ama zindancılar onun güzelliğini ve kibarlığını görünce, onu zindana kapatmaya gönülleri razı olmamış ve aralarına alarak dostluk göstermişler ve kendileriyle birlikte yemek yemeye çağırmışlar.
     Yemek yenilip bitince, aralarında konuşmaya başlamışlar ve şehzadeye “Ey genç, sen hangi ülkeden geliyorsun?” diye sormuşlar. O da “Farisilerin ülkesinden, Keyhüsrev’in topraklarından!” diye yanıt vermiş. Bu sözleri işiten zindancılar, kahkahadan kırılmışlar ve içlerinden biri genç adama, “Ey Keyhüsrev ülkelerinin çocuğu, sende mi yoksa burada zindanda yatan vatandaşın gibi akıl almaz bir yalancısın?” diye sormuş. Bir diğeri de, “Gerçekte, birçok insan tanıdım; bunların konuşmalarını ve öykülerini dinledim, davranışlarını inceledim; ama bu zindandaki yaşlı adam kadar saçma konuşan bir başkasına rastlamadım!” demiş. Ve bir başkası da, “Ve ben vallahi! Onun yüzü kadar çirkin bir yüz ve suratı kadar nefret uyandıran bir surat görmedim!” diye eklemiş. Şehzade, “Ne gibi yalanlar söylüyor bu adam?” diye sormuş. Onlar da, ” Kendisinin bir bilgin ve ünlü bir tabip olduğunu iddia ediyor! Oysa onu hükümdar bir avlanma sırasında, bir genç kızın ve abanoz ve fildişinden yapılmış bir atın yanında bulmuş. Hükümdar kızın aşırı güzelliğinden etkilenmiş ve onunla evlenmek istemiş; ama kız ansızın aklım kaçırmış. Bu yaşlı kişi ünlü bir tabip olsaymış, pekala onu iyileştirirmiş. Çünkü hükümdar bu kızın hastalığına çare bulabilmek için her şeyi yaptı. Aradan bir yıl geçtiği halde, tabipler ve yıldızbilimciler için her türlü masrafı göze aldı, ama bir sonuç çıkmadı. Abanoz ata gelince, hükümdarın hazinesinde kapalı bulunuyor; yaşlı adam da hapiste! Bütün gece ağlayıp inliyor, öyle ki onun sızlanmalarından uyku uyuyamıyoruz!” demişler.
     Bu sözleri işitince, Kamer-ül-Akmar, kendi kendine, “İşte sonunda istediğim yolu buldum. Şimdi maksadıma nasıl ulaşacağımın çaresini bulmak gerek!” demiş. Ama zindancılar, uyuma saati geldiğini görerek, hemen onu hapishanenin içine götürüp üzerine kapıyı kapamışlar. O zaman ağlayıp inleyen sihirbaz, Acem dilinde felaketinden şikayet ederek “Yazık! Bu genç kız üzerinde dilediğimi yapamadan ve arzumu doyuramadan ve tasarladıklarımı gereğince gerçekleştiremeden kendimi böyle tüketmiş bulunmam ne felaket! Bütün bunlar başıma, düşüncemin kıtlığından ve bana yaraşmayan bir hırsa kapılmamdan geldi!” diyormuş.
     O zaman Kamer-ül-Akmar, ona Farisi diliyle hitap edip, “Bu ağlamalar, inlemeler ne zamana kadar sürecek? Felakete düşen kişinin sadece kendin mi olduğunu sanıyorsun?” diye seslenmiş. Bilgin de, bu sözlerden yüreklenerek, onunla konuşmaya başlayıp, kendisini tanımaksızın şikayetlerini, felaketlerini ve bahtsızlıklarını açıklamaya başlamış! Ve o geceyi iki dost gibi aralarında konuşarak geçirmişler. Ertesi sabah, zindancılar gelerek Kamer-ül-Akmar’ı zindandan çıkarmışlar, hükümdarlarının huzuruna çıkararak kendisine…

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görmüş ve yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz