Ama Dört Yüz Yirmi Yedinci Gece Olunca

A

     Demiş ki:

     … Ama bunların her biri ötekinden daha baştan çıkarıcıdır!” diye yanıt vermiş. Sihirbazın bu sözleri genç kızı inandıracak verideymiş; bunun üzerine ayağa kalkmış ve elini yaşlı bilginin eline teslim ederek, ona, “Babacığım, beni seninle neye bindirerek götüreceksin!” diye sormuş. O da, “Sultanım, buraya geldiğin atın üzerine bineceksin!” demiş. Kız, “Ama ben, kendi başıma onun üzerine binemem ki!” deyince gülmüş ve artık onun kendi egemenliği altına girdiğini anlamış ve “Ben de ata binip seninle geleceğim!” diye yanıt vermiş.
     Ve atına atlayarak terkisine aldığı kızın sıkı sıkıya kendisine sarılmasını ve bağlarla iyice kendine bağlanmasını sağlamış; kız, onun kendisine herhangi bir şey yapacağından en küçük bir kuşku duymuyormuş. O zaman sihirbaz yükseliş düğmesini çevirince at hemen bağrını havayla doldurmuş gibi kıpırdamaya ve deniz dalgaları gibi sıçrayarak hareket etmeye, sonra da tıpkı kuşlar gibi havalanmaya başlamış. Bir anda köşkü ve bahçeyi ardında bırakmış. Bunu görünce, genç kız, iyice şaşırarak, “Hey, sen! Efendinin buyruklarını yerine getirmeksizin böyle nereye gidiyorsun?” diye haykırmış. O da, “Efendim mi! Efendi de kim?” diye sormuş. Kız, “Şahın oğlu!” demiş. O da, “Hangi şahın?” diye sormuş. Kız, “Bilmiyorum!” demiş.
     Bu sözleri duyunca sihirbaz kahkahalarla gülmüş ve “Eğer şu genç Kamer-ül-Akmar’dan söz ediyorsan, Allah onun belasını versin! Budalanın biri, kısacası zavallı bir çocuktur!” demiş. Kız, ”Allah senin belanı versin, ey sakallı felaket! Sen efendin hakkında böyle konuşmaya nasıl cesaret ediyor, ona nasıl karşı çıkıyorsun?” diye haykırmış. Sihirbaz, “Sana yine söylüyorum ki, bu delikanlı benim efendim falan değil! Sen, benim kim olduğumu biliyor musun?” diye sormuş. Sultan da, “Ben, senin bana söylediklerinin dışında senin hakkında bir şey bilmiyorum!” demiş. O da gülerek, “Benim sana söylediğim bütün şeyler, sana ve şehzadeye karşı kurduğum bir tuzağın gereğiydi! Aslında, bil ki, bu alçak benden kendi elimin eseri olan şimdi üzerinde olduğun atımı çaldı; atımın yitmesi dolayısıyla uzun uzadıya gönlümü yaktı ve ağlattı. Ama, işte yeniden malımın sahibi oldum, şimdi onun gönlünü yakmak ve yitirdiği şeyden dolayı gözyaşı döktürmek sırası bende! Sen de yüreğini pek tut ve gözlerini kurut, ferahlığa kavuş! Çünkü ben senin için bu genç budaladan daha büyük bir kazanç olacağım. Ben, ayrıca cömert, kudretli ve zenginim; hizmetkarlarım ve kölelerim sana hanımları olarak itaat edecekler! Seni en güzel giysilerle ve en değerli süslerle donatacağım; en olmayacak arzularını bile daha açığa vurulmadan yerine getireceğim” demiş.
     Bu sözleri işittiğinde, genç kız elleriyle yüzünü dövmüş ve hıçkırmaya başlamış; sonra da , “Ah! Başıma gelenler! Ah! Ne yazık! Sevdiğimi yitirdim; anamı, babamı yitirdim!” demiş. Ve başına gelenlerden dolayı bol bol acı gözyaşları dökmüş; o sırada büyücü atının uçuşunu Rum ülkelerine doğru yöneltiyormuş, uzun ama süratli bir yolculuktan sonra, onu, ağaçların ve akarsuların bol olduğu yeşil bir çayırlığa indirmiş. Oysa bu çayırlık çok kudretli bir hükümdarın hükmettiği kente pek yakın bulunuyormuş. Ve tam da o gün, hükümdar, kent dışına hava solumaya çıkmış ve gezisini bu çayıra kadar uzatmış bulunuyormuş. Ve atın yanında duran sihirbazla genç kızı görmüş. Sihirbazın korunmasına zaman kalmadan, hükümdarın köleleri onun üzerine atılmışlar. Onu, genç kızı ve atı yakalayıp hepsini hükümdarın karşısına çıkarmışlar.
     Hükümdar, yaşlı adamın feci çirkinliğini ve yüzünün korkunç anlatımını, genç kızın da güzelliğini ve baş döndüren çekiciliğini görünce, “Sultanım, ne gibi bir yakınlık, şuradaki berbat yaşlı adamı sana bağlıyor?” diye sormuş. Ama yanıt vermede acele eden İranlı olmuş ve “O benim eşim ve amcamın kızıdır!” demiş. O zaman, genç kız da, sırası gelince, yaşlı adamı yalanlayarak, “Ey hükümdar, vallahi! Bu çirkin adamı hiç tanımıyorum! Ve kesinlikle benim kocam falan değildir! Hile ve zorla beni kaçıran hain bir sihirbazdır!” diyerek yanıt vermiş.
     Genç kızın bu sözlerini duyunca, Rum ülkelerinin hükümdarı sihirbazın sopalanmasını buyurmuş; onu öylesine dövmüşler ki neredeyse canı çıkıyormuş. Sonra da hükümdar onu kente göndererek zindana attırtmış; genç kızı da kendi alıp götürürken, sırrını ve işleyişini bilmedikleri sihirli atı da sarayına taşıtmış.
     Şehzade Kamer-ül-Akmar’a gelince, gezgin kılığına bürünmüş; yaşaması için gerekli azık ve parayı yanına alarak yüreği üzgün ve ruhu karmakarışık yola koyulmuş ve ülkeden ülkeye, kentten kente sultanı aramaya başlamış ve gittiği her yerde abanoz at hakkında soruşturmalara girişmiş; dinleyen herkes, onun konuşmalarından hayretlere düşüyor ve sorularını tamamen akıl almaz ve saçma sapan buluyorlarmış…

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz